Geçmişin İzleri

Sabah, her zamanki gibi sessiz bir kabus gibi başladı. Ali Yılmaz, alarmın çalmasından bir dakika önce gözlerini açtı; bu, on yıllardır tekrarlanan bir ritüeldi. Birkaç saniye başını tavana yaslayıp, banyodaki suyun hafif uğultusunu dinledi; eşi zaten ayağa kalkmıştı. Oda serin, perdeler yarı yarıya çekilmiş, gri bir ışık odaya süzülüyordu.

Ali telefonuna uzandı, e-postalarını, mesajlarını, takvimini kontrol etti. Hiç sürpriz yoktu. Saat 09:00da günlük brifing, 11:00de banka görüşmesi, ardından potansiyel bir ortakla öğle yemeği. Her şey planlıydı.

Mutfakta kahve ve kızarmış ekmek kokusu hâkimdi. Eşi, ince bir sabahlık içinde, dağınık bir topuzla hâlihazırda tost makinesinden iki dilim ekmeği çıkardı. Masada yayılmış bir gazete, yanındaki ise Alinin en sevdiği fincandı.

Bugün geç mi çıkacaksın? diye sordu, arkasını dönmeden.

Bilmiyorum, Ali kahvesini doldurdu. Bankaya bağlı. Eğer imzalarsak, sekizde bitebiliriz.

Elif başını salladı, karşısındaki koltuğa oturdu ve telefonunda haber akışını kaydırmaya başladı. Konuşma akıcı değildi, ama bu artık tuhaf gelmiyordu. Birbirine dokunmadan, iki paralel hat gibi yaşıyorlardı. Dışarıdan bakıldığında her şey yerinde görünüyordu: şehir merkezinde bir daire, Boğaziçi kıyısında bir yazlık, bir Audi, planlı tatiller

Ali yemeğini neredeyse tadına bakmadan yemeye devam etti; aklı ofisteydi. Rakamları bir kez daha gözden geçirmesi, bankanın pazarlığa girmesini engellemesi gerekiyordu. Her şeyin programa uygun, sürprizsiz olmasını sevdi.

Fakat bir anı, düzenli yaşamının dışına çıkan tek parçaydı. Yaklaşık yirmi yıl önce, küçük bir ofiste, kiralarını peşin nakit ödeyen, maaşları geciken bir firmada çalıştığı zaman. O zamanlar, ortağı Mehmet ile sahte sözleşmeler düzenlemişlerdi. O günkü meblağ günümüz bakış açısından önemsizdi, ama o zaman kurtuluş gibiydi. O dönemde bir muhasebeci hayatını ve evini kaybetmişti. Ali, bunun sadece bir tesadüf olduğunu, kendi hatası olmadığını düşünmeyi tercih etti.

Anıyı bir kenara itti, bir yudum daha kahve aldı ve saate baktı.

Şimdi yola çıkıyorum dedi, ayağa kalkarken.

Elif telefonu bırakmadan başını salladı.

Dışarıda arabalar gürültü yapıyor, birileri aceleyle siren çalıyordu. Sürücü, her zamanki gibi zamanında bekliyordu. Ali arka koltuğa oturdu, çantasındaki belgeleri kontrol etti.

Ofisi, şehrin iş merkezindeki cam kuledeydi; bir zamanlar minik bir odada başlayan kariyeri, şimdi bir katın yarısını kaplamıştı. Resepsiyonda sekreteri ona doğru geldi.

Günaydın Ali Bey, bir kurye bir şey getirdi, masanıza bıraktım.

Kimden?

Söylemedi, sadece bıraktı ve gitti.

Ali başını salladı, ofisine yürüdü. Geniş bir oda, panoramik pencereler, kütlesel bir masa, duvarda özenle yerleştirilmiş diploma ve sertifikalar Her şey istikrar ve başarıyı haykırıyordu.

Masada, düzenli evrak yığınları üzerine, bir zarf duruyordu. Kalın, beyaz, geri adresi yoktu. Üstünde sadece adı ve soyadı, biraz eski tarz bir el yazısıyla yazılmıştı.

Zarfı eline aldı, kağıt dokusu pütürlü, pahalı bir his veriyordu. O an, kusursuz bir gün içinde bir şeyler ters gittiğini hissetti.

Yine reklam mı, mırıldandı, ama bu bir reklam değildi.

Sekreter kapıyı araladı.

Kahve getiririm mi?

Evet, teşekkürler dedi, sekreter çıkınca zarifçe zarfın kenarını yırttı.

İçinde tek bir sayfa vardı. Siyah harflerle, yazıcıdan basılmış, imzasız bir metin.

«1998de üçüncü kattaki küçük ofiste sahte hizmet sözleşmeleri imzaladınız, kimsenin zarar görmeyeceğini söylediniz. Ancak bir çalışan işsiz kaldı, daha sonra evsiz oldu. Hala yaşıyor.

Kontrol sizde, geçmişiniz ise silinmiyor. Sadece bir an rahatlayınca çıkar ortaya.

Eğer şimdi sizi, ailenizi ve ortaklarınızı bu gerçeği öğrenmek istemiyorsanız, bir görüşme şart.

Yakında sizinle iletişime geçeceğim.»

Alinin ağzı kurudu. Metni tekrar okudu, kelimeler ağızda bir ağırlık gibi durdu. Çok net, dolaysız ifadelerdi.

Koltukta oturdu, kağıt titredi. Kalbi alışılmışın dışına çıktı. O eski ofisin solmuş duvarlarını, eski masasını, geceleri yan yana oturdukları anları hatırladı.

O zaman kimse zarar görmeyecek demişti. Gerçekten de bir muhasebeci, sessiz bir orta yaş adam, o sabah işe gelmedi. Sonra işten çıkarıldı dedikleri söylentiler dolaştı. Ali fark etmedi. O zamanlar geçmişi unutarak ilerledi.

Kağıdı masanın yanına koyup gözlerini kapattı. Bu mektubu kim yazmıştı, yıllar sonra neden şimdi ortaya çıkmıştı?

Kapı çaldı.

Ali Bey, brifinge hazır mısınız? finans direktörü, şık bir kesim, kısa saçlı bir adam içeri girdi. Katılımcılar bekliyor.

Ali hızlıca kağıdı bir dosyayla kapattı.

Evet, geliyorum dedi, sesinin düz kalmasını çabalayarak.

Brifingde alışılmış cümleleri söyledi, notlar aldı, raporları dinledi. Fakat aklı hâlâ masadaki zarfın üzerindeydi. Geçmişini birileri karıştırıyordu. Çok şey biliyorlardı.

Toplantı bitince ofise döndü, kağıdı tekrar eline aldı; arkasında hiçbir şey yoktu, imza yok, iletişim bilgisi de yok. Sadece yakında iletişime geçileceği yazıyordu.

Telefonuna baktı, eski ortağı Mehmeti aradı. Onlarla on yıl önce yolları ayrılmıştı. Belki bir şey bildi, ama muhasebecinin hikayesi nereden geldi? Diğer çalışanlar eski belgeleri mi bulmuştu?

Masada dolaşıp düşündü. Arama mı yapsam? Soracak mıydı? Bana mektup gönderdin, değil mi? diye sorarsa gülünç olurdu. Ya da kimse mi?

Telefon titreşti. Elifin mesajı: Bu akşam geç döneceğim. Akşam yemeği hazırlamam gerekiyor, ne zaman dışarı çıkacaksın?

Ekrana baktı, ne cevap vereceğini bilemedi. Her şey bir anda kırılgan bir cam gibi oldu. Ev, iş, rutin yollar sarsıldı.

Erken döneceğim diye yazdı, telefonu kapattı.

Gün, görünmez bir tehdit gölgesi altında sürdü. Banka görüşmesi, ortakla öğle yemeği, yeni projeler Hepsi programlıydı, fakat içinde birinin aramasını bekliyordu.

Akşamüstü sekreter ofise girdi.

Bir numaradan arandı, kim olduğunu söylemedi dedi. Bir erkek sesi, sakin bir ton. Kişisel bir şey olduğunu söyledi.

Ali başını salladı, göğsündeki sıkışmayı hissetti.

Araba ile eve dönüş yolunda, camdan dışarı bakarken şehir ışıkları, sokak lambaları, insanlar otobüs durağında Hepsinin üzerine bir perde gibi bir şey çökmüştü.

Eve geldiğinde sessizlikle karşılaştı. Elif masada bir not bırakmıştı: Arkadaşa gittim, bekleme. Yanında bir tabak, üzeri streç filmle kaplanmıştı. Isıtmadı, bir viski doldurdu, oturma odasına oturdu ve televizyon açtı, bir kanalda sabit bir görüntü

Telefon hep yanındaydı; her yeni bildirimde bir titreme hissetti. Ama sadece iş e-postaları ve reklamlar geliyordu.

Gece uyuyamadı. Kafasında muhasebecinin yüzü, ortağının baskıcı bakışı, bir zamanlar umutla bakan ofis çalışanının görüntüsü Hepsi bir anıydı, bir dikiş gibi çekişiyor, bir ipliği çekiyordu.

Ertesi gün mektup artık bir rüya değildi. Çekmecede düzenli bir şekilde duruyordu. Ali onu alıp bir kez daha okudu; yeni bir şey çıkmadı.

Öğleye doğru yabancı bir numara çaldı.

Evet dedi, içi gerildi.

Ali Bey, merhaba ses sakin, aksanlı değildi. Mektubumu aldınız, değil mi?

Kim bu?

Önemli değil. Sizin saklamak istediğiniz şeyleri biliyorum. ve bunu sevdiklerinize anlatabilirim. Ya da işinize zarar verebilirim.

Ali telefonu o kadar sıktı ki parmakları beyazladı.

Şantaj mı yapacaksınız? demeye başladı, ancak sesinde bir titreme duyuldu.

Düşünmüyorum. Üç sahte sözleşmeden bahsediyorum. O zaman işini ve evini kaybeden adamı Sizin kariyeriniz yükseldi, o ise geçici işlerle ayakta kaldı. Şimdi ise televizyonda bir başarı öyküsü izliyorum ve hâlâ susamıyor.

Ne istiyorsunuz?

Bir konuşma. Bu akşam yedi de, sokağımızdaki küçük kafede. Biliyorsunuz, o yer Tek başınıza gelin, kimseye söylemeyin. Anlamadınız mı, bilgi ne kadar çabuk yayılır?

Hat kesildi. Ali birkaç saniye telefonun kulaklığını tutarak sessizliği dinledi.

Kafeye baktı, yolunun sonuna varmıştı. Küçük bir pencere vitrinli, akşamları anneler çocuklarıyla, emekliler gazeteleriyle oturdukları bir yerdi. Oraya birlikte gitmişlerdi.

Saat üç buçuktu. Buluşmaya birkaç saat kaldı; bekleyiş bir gerilim şarkısı gibiydi. İş artık yoktu; pencereden damlayan yağmur damlaları bile zamanı ölçüyordu.

Ali, finans direktörüne kısaca kişisel bir işim var, çıkıyorum dedi. Adam hiç soru sormadı; gizli işlerin saygı gördüğü bir dünya bu.

Araba sürerken, geçişteki insanların bakışlarını fark etti. Her yüz, bir şeyler biliyor gibiydi. Şoför yolu sormaya çalıştı, Ali sadece başını salladı.

Eve geldiğinde, kafeyi pencereden izledi. İçeride insanlar kahkahalar atıyor, telefonlarına bakıyor, her şey sakin.

Elif mutfağa girdi, hafif bir şaşkınlıkla baktı.

Çok erken geldin. Bir şey mi oldu? diye sordu.

Ali içinde bir öfke dalgası hissetti. Normal bir cevap vermek isterdi ama kelimeler boğazına düğüm gibi takıldı.

Alt kattaki bir toplantım var dedi. İşle ilgili.

Alt kat? kaşlarını kaldırdı. Toplantı odalarınız var ya

Şartları onlar istedi. diye ekledi, omuz silkti.

Elif bir an düşünceli baktı, sonra omuzlarını bıraktı.

Tamam. Akşam ablamın doğum günü. Gelebilir misin? diye sordu.

Bilmiyorum dedi, sesinde bir soğukluk. Bakalım.

Elif yüzünde hafif bir gerilim belirdi, ama söz söylemedi, çantasını alıp mutfaktan çıktı.

Saatler yavaş yavaş yediye yaklaştı. Ali ceketini giyip merdivenlerden indi, dışarı çıktı. Hava serin, nemli, gökyüzü gri bulutlarla örtülmüşti.

Kafeye girdi, içi hafif bir müzik çalıyordu, birkaç masa doluydu. Gözlerini dolaştırdı, kim olduğunu anlamaya çalıştı.

Pencerenin yanındaki küçük bir masada, elli yaşlarında, hafif beyaz saçlı, sade bir gömlekli bir adam oturuyordu. Yüzü tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı. Ali, eski ofisteki o muhasebeciyi hatırladı: eski bir takım elbise, elindeki hesap defterleri

Adam göz teması kurdu, boş bir sandalyeye işaret etti.

Oturunuz, Ali Bey dedi sakin bir sesle.

Ali sandalyeye oturdu, kalbi bir anda soğuk bir çığlık attı.

Bu mektup arama diye sordu.

Evet adam başını salladı. Beklemediniz mi?

Ali boğazına bir soğuk düştü.

Biliyordum o zamanlar herkesin bir işi vardı. Sizin kariyeriniz yükselirken, bizim gibi birileri çöküyor.

Garson çay getirdi, Aliye kahve teklif etti. Adam bir çay sipariş etti, Aliye de bir kahve verdi.

Ne istiyorsunuz? Ali, garson gidince sordu.

Para isterim, evet. Ama asıl istediğim, o gün ne yaptığınızı kabul etmeniz. Şimdi ortaklarınız, eşiniz ne söyleyecek? Ben onların sizi nasıl göreceğini görmek istiyorum.

Ali gözlerini kapadı, içi bir karanlıkla doldu.

Ne kadar? diye sordu.

Adam bir miktar belirtti; yıldızlar gibi parlak değildi ama kolay da değildi. Ali için ölümcül değildi, ama hissedilir bir yara olurdu.

Bu sessizlik için mi? diye sordu.

Hayır. Bu, kaybettiğim yıllar için. Sessiz kalmamı istemiyorum; gerçeği siz söyleyin, bana gerek yok.

Nasıl kanıtlayacaksınız? dedi.

Basit. Bir hafta içinde ortakınıza ararım. Eğer her şeyi biliyorsam, sorun biter. Bilmezseniz adam omuz silkti. O zaman ben yapmam gerekeni yaparım.

Ali bir panik dalgası hissetti. Bir hafta içinde bütün hayatını yıkmak zorunda mı kalacaktı? Yoksa şantajı kabul edip bir şeyler mi ödeyecekti?

Benim de suçum var dedi. O zamanlar birçok kişi vardı; ortak, Mehmet

Biliyorum. Onları da biliyorum. Ama siz imzalayan sizsiniz. Diğerleri kayboldu, siz ise öne çıktınız. Dünya böyle işliyor.

Ali adamın gözlerine baktı; ne zevk ne öfke, sadece yorgunluk ve bir kararlılık vardı.

Neden şimdi? sordu. Yıllar geçti.

Çünkü artık dayanamazdım muhasebeci sessiz bir sesle yanıtladı. Ve siz hâlâ kaybedecek bir şeyiniz var.

Birkaç dakika sessiz oturdular; yan masada genç kızlar kahkaha atıyor, bir grup ise film hakkında tartışıyordu. Dünyada her şey aynı kalıyordu.

Düşüneceğim dedi Ali, sesinde bir kırılma.

Zamanınız az adam ayağa kalktı. Bir hafta. Ben ararım.

Para çay masasına bırakıldı, adam çıkıp gitti.

Ali bir an oturdu, soğuyan kahvesine bakarak elleri titredi. İçinde bir ses, öde diyor, diğeri ise söyle diyor, bir diğeri ise bekle diye fısıldıyordu.

Ev karanlıktı. Elif bir mesaj bırakmıştı: Kardeşimin doğum günü, geç döneceğim. Ali ofise girdi, çekmecedeki zarfı çıkardı, yanına telefonunu koydu, eski muhasebecinin adını bilgisayarda aradı, borçlu listeleri,Ali kararı alıp telefonu tuşa bastı, geçmişiyle yüzleşerek artık gerçeği söylemeye hazır olduğunu ilan etti.

Rate article
Lifequest
Geçmişin İzleri