Babasına Mutlu Bir Yaşlılık Sunan Kız

Alo, Ayşegül? Gel buraya, lütfen, bir şeyler oluyor babamın telefonu diğer tarafta titrek, çaresiz bir sesle çaldı. Kadın sesini bir çığlık gibi kısarak, Ne oldu, babacım? diye sordu.

Mahallede içki içen gençler gürültü yapıyor. Birisi bağırıyor, Onu öldüreceğim! diyor, bir diğeri ise Sen beni dışarı çıkar, bir şey yap! diye bağırıyor. Kapı çalınıyor, ayak sesleri yankılanıyor sesin ardında çarpma ve bağırışlar duyuluyordu. Kapı açılıyor, Ayşe! Beni öldürecekler, ne yapacağım?

Ne zaman öldürürlerse, o zaman ara. Ne, bütün gün seni öğrenmeliyim? Bir sandalye koy, belki de yarısı kadar taşıyamazlar. babamın sesi bir anda soğuklaştı.

Nasıl da diyerek bir şey söyleyemedi, telefonun ucundan tutuştu. Sesini kaybetmeden önce Beni daha çok sevdiğin birine gönder, orada haklarını söyle, senin de bir erkeğin var, ona bakacak, istediğini yapacak diye alaycı bir şekilde ekledi.

Ayşegül, babasının arkasından telefonu kapattı. O an ne söyleyeceğini düşündü; düşüncesi onu aldatmıştı.

Ayşegül, annesini bebekken kaybetmiş, babası Ahmetin tek başına onu büyüttüğü bir evde, İstanbulun eski bir mahallesinde, dört odalı bir ortak dairede büyüdü. Aile dışarıdan sıradan görünse de içinde birkaç sır vardı. En gizlisi, Ahmetin annesi Zeynep ile Ahmetin karısı Fatmanın hâlâ hayatının içinde hâkimiyeti sürdürmesiydi.

Zeynep, Ayşegül adını taşıyan bir kadındı. O, yaşlı bir kendini beğenmiş gibi davranan, ama aslında neyi sevmediğini bilemiyor, kendine hayran bir kadın olarak nitelendirilebilirdi. Emekli olmasına rağmen, resmi bir hastalık raporu olmadan, sanki unutkanlık hastalığının son aşamasındaymış gibi davranırdı. Yatakta kalır, ihtiyacını kendine yapar, bazen duvara bulaşır, duvarı fayansla kaplayınca hâlâ şikayet ederdi. Yemekte ise sadece et, balık ve şekerlemeler isterdi. Çay saatinde barbunya yerine gerçek Belçika çikolatası ister, o çikolata o zamanlar bir avuç lira lira lira bir bedel tutardı.

Ahmet, iyi bir tornacıydı. Çok para kazanmazdı belki, ama işten çıkmadığı sürece aç kalmazdı. Kazancının çoğu, Zeynepin istedikleri için harcanırdı. Dört odalı dairede bir oda Zeynepe, bir oda Ahmet ve Ayşegüle, bir oda ise Kıbrısta çalışan göçmen bir ailenin ve bir başka Türk ailenin ortak odası olarak ayrılmıştı.

Komşular içki içmeyi, gürültü yapmayı severdi. İçki sonrası, gençler bazen Ayşegüle doğru yönelir, Çocuğu tutar mısın? diye sorar, birileri onu bir çuval gibi çevirir, bir darbe ya da bir sıkıştırma verirdi. Ahmet, kızının bu durumu anlatmasını duyunca, Koridoru çıkma, kapıyı sandalye ile tut, uyumaya çalış, ben eve gelince televizyon izleyebilirsin diye cevap verirdi.

Ayşegül, büyüdükçe evden ayrılmayı düşündü. Onu bir kez çiçek saksısının altındaki eski bir tencereye koydu, o da sevgili baba adlı tencereyi başına devirdi. Bu olaydan sonra da evdeki durum ona daha da tuhaf geldi; Zeynep, komşuların içki içmediği gecelerde bile evde yemek bulundurur, her şey taze olurdu.

Ayşegül, babasının en pahalı çikolatayı almasını, kendisinin ise makarna ve en ucuz sosisle doymasını kıskanıyordu. Ama çevredeki herkes aynı şekilde yaşadığından, çocuğun aklına hiç bir şikayet gelmezdi. Üç on bir yaşına geldiğinde Ahmet, yeni bir ilişki kurmaya karar verdi ve evine Marikayı getirdi. Marika, evin düzenini kendine göre yönetti, Ahmetle sadece ikisi kalmalı, diğeri odalarını dışarı çıkarmalı dedi. Çocukla aynı odada uyumak da uygun değildi; babasını ayrı bir odaya, yani Zeynepin odasına taşımalarını istedi.

Zeynep, yeni misafiri sevinçle karşıladı ama Ayşegülün okulda sık sık dövüşen bir kız olduğu, bir gün ona Deneme, seni yaşlı bir…” diye bağırmasıyla korktu. Bu tehdit, Zeynepi daha da gerginleştirdi, ama Ayşegül babasından yardım istemekten vazgeçmedi. Marika, Ahmetin gelirinin artmasından memnun kalmıştı; şimdiden kıyafet, kozmetik ve kafelerdeki arkadaşları için harcama yapıyordu.

Onuncu sınıfa girdin mi? Yeter artık, annene bak, ekmeğini kazan, diye Ahmetin sözü hâlâ kulağında çınlıyordu. Ayşegül, eğitim alıp bir meslek edinmek istediğini söylediğinde, Ahmet onu evden dışarı atmayı düşündü. Altı yaşına yeni gelmişti, belki bir hile yaparak babasının imzasını taklit etti ve bir kolej için belge hazırladı. O kadar çok çalıştı ki hiçbirinin Ebeveynleri okula getirsin istemesi kalmadı.

İlk maaşını aldığı gün, yıllardır hayalini kurduğu Belçika çikolatasını denedi. Koleji bitirince muhasebe ve analiz bölümüyle kariyerine başladı. Yirmi yıl içinde mükemmel bir uzman olarak tanındı, iyi bir birikim yaptı, bir ev kurdu, bir oğul ve bir kız çocuğu doğurdu. Tüm bu süreçte babasını hiç düşünmedi. Bir buçuk yıl önce babası Ahmet, yaşlı, yıpranmış ve boş bir hayatın içinde buldu kendini. Zeynepi gömerdi, Marikayı boşadı, evini kaybetti; eski evini ikinci bir evlat çocuğuna devretmişti. Baba bana gerek yok diyerek çocuğundan uzaklaştı, Ayşegülden ise Bana yardım et diye yalvardı.

Ayşegül, ona bir daire buldu. Bu fiyat uygun mu? diye sordu satıcı. Tam emin misin? Kadın bir şekilde nasıl yaşayacak? diye uyarıldı. Ben satın alıyorum, dedi Ayşegül, satıcıyı yatıştırdı ve bir hafta içinde babasını yeni daireye taşıdı. Yerleş, şimdi evin, dedi.

Bu harekette bir tür karanlık memnuniyet vardı; babasının şikayetlerine kulak vermek, onun ne kadar kızgın olduğunu izlemek ona bir tatmin sağladı. Zeynepi ise artık bir anne gibi değil, bir sorunlu bir aile büyüğü gibi görüyor, ona doğum günü hediyesi alıyor, bir hafta sonu yurt dışına bir seyahat teklif ediyordu.

Ben seni büyüttüm, Ayşegül. Ahmet, bir gün dedi.
Şimdi ben de seni besliyorum, baba. Ayşegül cevap verdi, İşte sana o ucuz makarna, annene bir zamanlar yemek olduğum zaman. Ve senin için iki paket indirimli sosis, çünkü senin için bir kampanya var, ben de senin gibi bir kızım. Senin emekliliğin hâlâ var, istediğin gibi harcayabilirsin.

Sen çok bencil diye iç çekti Ahmet, sosis paketlerine bakarak. Ayşegül, Ben teşekkür ederim, babam. Her şey için kıymetini biliyorum, ama artık ben de kendi yolumu çizeceğim, dedi.

Çevresindeki insanlar, Ayşegülün babasına hâlâ çok iyi davranmasını aptalca buluyor, Bıraksın, sokakta dursun diye söylüyorlardı. Ama Ayşegül, babasının onu yetimhaneye göndermediğini, bir zamanlar onu koruduğunu biliyordu. Sevgi ve bakım nadir bir kaynaktır; herkesin hakkı değildir, bu da Ayşegülün çocukluğundan öğrendiği en önemli dersdi.

Hayat, bize ne verdiyse, neye ihtiyacımız olduğuna göre paylaşmamız gerekir; çünkü gönül verdikçe, sevgi döner derler. Bu deneyimle Ayşegül, aslında kendine, başkalarına ve geçmişe nasıl değer verileceğini öğrendi.

Rate article
Lifequest
Babasına Mutlu Bir Yaşlılık Sunan Kız