Leyla. İçimdeki Dünya.

13 Nisan 2025

Bugün günlüğüme, çocukluğumun o sıcak, sessiz köy evini hatırlayarak başlamak istiyorum. Dört çocuğuz; iki büyük erkek kardeşim Ahmet ve Hasan, kız kardeşim Elif ve ben, en küçük oğul. Bana annem hep Küçük Kuzu derdi; babam ise beni Mete diye çağırırdı, sanki adını rüzgârın hafif esintisiyle birleştirirmiş gibi. O isim bana içimde bir bahar gibi bir sıcaklık verir, bu yüzden babamın sesini taklit ederek herkesin beni öyle seslendirmesini isterdim.

Anne Ayşe, kasabamızda bir markette kasiyerlik yapar, baba Mustafa ise köyün çobancılık ve ahır işlerini yöneten bir işçi. Yaşamlarımız sade ama huzurlu, gürültülü sözlerden çok, sessiz bir güven içinde akardı.

Babam işten dönerken arabasının motor yağının kokusunu, yollardan gelen rüzgârı ve toprak kokusunu yanına alırdı. Çoğu zaman komşulardan aldığımız turşu kavanozları, patates çuvalları, hatta bazen en beklenmedik anlarda taşıdığı karpuzlar çantasında bulunurdu. O, birinin yardım elini görmezden gelemeyen insandı.

Harcamaları ise annem yönlendirirdi. Onun dünyası düzen, hesap ve titiz bir tasarruf içindeydi. Fazla harcama yapmaz, ancak eğitim, kitap ve kulüpler söz konusu olduğunda düşünmeden harcardı. Kendi ihtiyaçlarını kısıtlar, ama bize yetersiz kalmazdı.

Her Cuma akşamı, televizyonun önüne oturur, eski yün iplerden bir topuz çıkarır ve dikiş iğnesiyle evimizdeki yırtıkları onarırdı. Annem tamirci gibi bizim kıyafetlerimizi de, sakinliğiyle ruhumuzu da iyileştirirdi. Saçları koyu, hafif dolgun ve güzel bir topuzda toplanmıştı. Annem ve babam hiç bağırmazdılar; uzun uzun, sessizce konuşurlardı sanki sadece ikisinin anlayabileceği bir dünya varmış gibi.

Babam bize sık sık şöyle derdi: Nasılsınız çocuklar, her şey yolunda mı? Ve ardından birer birer başımızı okşar, beni kollarına alıp hafifçe havaya fırlatırdı; bir an için tüm dünyayı yukarıdan görebilir, uçuyormuş gibi hissedebilirdim. O anlar en değerli hatıralarım oldu.

Ailemizi kitaplardan çıkmış mükemmel bir tablo gibi görürdüm. Okul günlerinde farklıydım; gürültülü, renkli, duygusal bir çocuk. Şiirler bana kolay, metinler ise daha da kolay gelirdi. Beşinci sınıfa geldiğimde sahneye çıkmak istediğime karar verdim ve tiyatro bölümüne girmeyi hayal ettim. Anneme bu isteğimi söylediğimde çay bardağını neredeyse dökerdi. Babam gülerek, Neden olmasın, Mete? dedi.

Böylece kendi yolumu çizmeye başladım; ders çalıştım, festivalde sahne aldım, metinler yazdım, kutlamalar için kısa skitler hazırladım. Bir gün küçük bir hikâye kitabı yazmaya karar verdim; içinde bir kız çocuğu kendi kimliğini arıyor. Elimi titiz tutarak, geceleri işe yaramaz bir sır gibi kâğıda döktüm. Kitabın bir kâğıt parçası bile olmasını bir türlü kabullendim; sonunda sadece en yakın arkadaşım Zeynepe göstermeye cesaret ettim.

Zeynep kitabı okurken birden şöyle dedi: Bu kitabı doğum günümde her kadına hediye etmek istiyorum. Ben şaşkınlıkla, Hangi kitap? Ne hakkında? dedim. O ise hafifçe başını eğip, gülümseyerek şöyle yanıtladı: Mete, yıllardır dostluğunu kalbime nakşettin. Bu yıl senin kitabını herkese vermek benim teşekkürüm. Bunu yapabilirim. Bu sözler içimi karıştırdı. İki gün boyunca ne yapmalı, ne yapmamalı diye düşündüm; ama Zeynep zaten bir tasarımcı bulmuş, bir matbaacı ile temasa geçmişti. Kitap çıkmalı, herkes beğenecek, dedi ve kitap gerçekten de ilk günler çok satmaya başladı. İnsanlar içinde kendilerini, korkularını ve umutlarını gördü; bu yüzden hediye olarak sipariş etmeye başladılar.

Daha derin bir şey yazmak istedim; aile, kökler, beni ben yapan insanlar üzerine. Bu karar, beni hazırlıksız olduğum bir kapıya götürdü.

Aile geçmişiyle ilgili sorular sormam gerekti. Anneme telefon ettim; sesinde bir tereddüt vardı. Baba yok, dedi. Giderken… işte. Annemin sesindeki duraklamalar beni şaşırttı; her zaman babamın nerede olduğunu bilirdi. Babamı aradığımda hemen, neşeli bir sesle, Merhaba Mete! Ninenin evinde çit onarıyorum, dedi. Neden annem bana bunu söylemedi?

Eve geldiğimde annem mutfakta duruyordu. Sessizce, Baba ile yollarımızı ayırdık, böyle olur, dedi. O an içimdeki dünya yıkıldı; anne ve baba, ideal bir tablo gibi bana kalmıştı. Kardeşlerim yıllardır biliyordu ama bana söylememişti; Seni korumak istedik, dediler.

Babamla yüzleşmek için onun yanına gittim; sessizce durdu, gözleri yere bakıyordu. Annem bir gün pat diye, Neden mutlu bir evde yaşadığımızı düşündün, Mete? Sen küçüktün, çok şey görmedin, anlamadın, diyerek ağlamaya başladı. O asla sevemezdi, dedi, bunu bana kendisi söyledi. İçimde bir şey kırıldı; babamın aramalarını kesip, kitabı düşünmeyi bıraktım; kendim olmaktan vazgeçtim.

Bir arkadaşım beni Hindistana davet etti. Şimdi mi? Gidemez miyim? diyerek bahaneler buldum ama eşim Selim, akşam sohbet ederken gülümseyerek, Git, bu yolculuk sana lazım, dedi. Mete, git, biz hallederiz. O sözle yola çıktım.

Orada, Jaya Şanti adında bir kadınla tanıştım. Adı zafer ve huzur demekti; öğretmeni ona bu ismi vermişti. Kadın, derin bir içsel huzurla konuşur, hiçbir zaman hayır demezdi; bu bir boyun eğişten ziyade kabullenişti. Kârni Mat tapınağında, kutsal farelerle dolu bir oda vardı; fareleri okşayıp elleriyle yemi verirken, Hayat her biçimde gelir, ama hayat yine de hayattır, derdi.

Akşam, meditasyon sonrası çatı katında oturduk; güneş batarken gökyüzü kızıl bir tabaka gibi yayılmıştı. Jaya sessizce yanımda oturdu, gözlerini ufka dikerken, Sessizliğinde bir rüzgar var, Mete, dedi. Düşüncelerin çok, ama gizleniyorsun. Ben de, Her zaman böyleyim, diye hafifçe gülümsettim. Hayır, dedi nazikçe, Bugün düşünmüyorsun, sadece saklanıyorsun. Ardından, Bazen susmak, konuşmak istemediğimiz için değil, kendi gerçeğimizi duymaktan korktuğumuz için olur, diye ekledi.

Bu sözler içimde yankılandı; bir anlık bir bakışla, kalbimi okşadı. Kadın gerçeği gizlediğinde, önce kendisinden gizler. Kalp ise her zaman bilir. Şu an senin kalbin bir civciv gibi kaygılı, saklanacak yer arıyor. Sordum, Bu civciv nereden geliyor, bu kaygı? Jaya gözlerimi kalbime, gözlerine değil, bakarak cevap verdi. O, doğrudan sorularla değil, varlığıyla gerçeğe götürüyordu.

Sen çok seviyorsun ebeveynlerini, onları ayrılıktan korumak istiyorsun, dedi, Ama çocuklar ebeveynleri kurtarmaz. Çocuklar sevip bırakır. Sen onlara bir yük bindirdin; bu senin yükün değil. Gözlerim doldu. O, elimi okşayarak, Sen bir kız çocuğusun, yargıç değilsin, barışçı değil, terapist de değilsin. Kendi yerini bul, o zaman hayat daha hafif olur, dedi. İlk kez gerçekten bir nefes aldım.

Eve döndüğümde babama telefon açtım. Baba, beni affet. Seni seviyorum, dedim. Sessizlik ardından bir hıçkırık duydu, Bekliyordum, Mete Senin aramanı bekliyordum. Akşam anneme gittim; mutfakta oturduk, annem yeniden ışık saçan, biraz utangaç, hafif esprili bir hal aldı. Saatlerce konuştuk; annemi sadece anne olarak değil, kendi hayatı, acısı, kararları ve özgürlüğüyle bir kadın olarak gördüm.

Birkaç gün sonra laptopumu açıp yeni bir kitap yazmaya başladım. Artık gerçek bir aileyi, canlı bir sevgiyi, farklı yolları, hafızayı, kabullenmeyi ve ışığın sadece mükemmel yerde değil, dürüstlükte olduğu bir öyküyü kaleme alıyordum. Bu kez bir kız çocuğu değil, bir kadın olarak kalemi elime alıyordum; dünyamın içinde, kendi içsel barışımı bulmuş bir Mete olarak.

**Kişisel ders:** Hayatı, başkalarının eksiklerini tamir etmeye çalışmak yerine, kendi iç sesimize kulak vererek ve kendimizi olduğu gibi kabul ederek yaşayabilirim. Bu, hem kendime hem de sevdiklerime en büyük iyileşme olur.

Rate article
Lifequest
Leyla. İçimdeki Dünya.