Ali, on beş yaşındayken Lütfühanda gördüğü Nazlıyı tanıyamayacağından korkuyordu. Son kez on beş yaşındaydılar; şimdi otuz yaşındalar ve Ali, kasabanın dar sokaklarında Nazlının nasıl bir kadın olmuş olabileceğini hayal ediyordu.
Üç çocuğu ve alkol bağımlısı bir eşi olur, diye öfkeyle düşündü Ali.
Nazlıya öfkelenmesinin nedeni bir türlü anlaşılmıyordu; aslında giden Aliydi, Nazlı değil. Mezun buluşmasına girince, sanki bir yıldız gibi karşılandı; bu durum onu biraz utanttı. Sınıf arkadaşları arasında Nazlı yoktu; Ali, bu bile daha iyi, diyerek nostaljiyi tutmaya çalıştı.
Bir anda karşısında belirdi. Nazlının ince ellerinde mavi damarlar, tilki gibi sivri bir yüz, daima kısa kesilmiş, yumuşak sarı saçları vardı; sanki bir karahindiba tomurcuğu gibi başını eğmişti. Ali, ona Ne kadar güzel Nazlı diye seslenince sınıf arkadaşı Mert Gül gülerek, Sen de mi? Bak Arzu ne kadar güzel, uzun saçları, pürüzsüz cildi. Nazlı ise sivilceli ve solgun, dedi. Nazlının yüzünde ufak sivilceler vardı; Ali ise bunun onun güzelliğini bozmadığını düşündü ve Belki de öyle diye onayladı.
Nazlıya nasıl yaklaşacağını bilemiyordu; kızlar artık erkeklerle eskisi gibi konuşmuyordu. Mert, doğum gününü kutlamak için arkadaşlarıyla bir araya gelmeyi önerdi. Mertin dairesi Alininki kadar büyük değildi, ama kalabalık, neşeli bir ortamdı; annesi onlara bulmacalar hazırlıyor, herkes eski Transformers oyuncaklarıyla oynuyordu.
Ali, Anne, bütün sınıfı davet edebilir miyim? dedi.
Bütün sınıf mı? Nereye koyacağız? annesi şaşırdı.
Lütfen, anne! diye ısrar etti.
Gelmeseler de olur, diye babası başka odadan fısıldadı. Bir ikram masası yap, oturmasınlar.
Ya akrabalar? diye sordu annesi.
Başka bir gün, akrabalar da, diyerek baba, masa örtüsü, peçete, yedi çeşit yemek dedi.
Ali, Nazlının hediyeye para kalmayacağını düşündüğü için çekinceliydi; Nazlı büyük bir ailenin kızı, annesi kütüphaneci, babası ise alkolle mücadele eden bir adamdı. Tatlılar sadece bayramda, ceketler ise büyük kız kardeşinden ödünç alınırdı. Bu yüzden Nazlıya doğum günü davetini şöyle sordu:
Senin için özel bir şey rica ediyorum, bir albüm kapağına bir resim çizer misin?
Nazlı ne demek istediğini anlamadı, Ali köpeğinin albüm kapağını yırtıp sadece beyaz bir kâğıt kaldığını anlattı. Müzik çalarınız yok mu? diye sordu; Ali, Var, ama plakları seviyorum, diyerek tekerleği döndürdü. Nazlının çizim yeteneği sınıf birincisiydi; eserleri sık sık mahalle sergilerinde yer alırdı. Tamam, çizerim, dedi Nazlı.
Doğum gününde, bir grup arkadaş konsol oyunları oynarken, diğerleri eski bir videomakine izliyordu. Ali, Beatlesın plaklarını, babasının da sevdiği bir grubu, köpeği Simlinin yediği bir plakla birlikte gösterdi. Nazlı başlangıçta ilgisizdi; ama müzik çalmaya başladığında gözleri parladı, bir marş gibi dinledi. Mert sıkıldı, konsola geri döndü; kızlar bir diskoya başladı, odada bir sürü genç zıplamaya başladı, ama Nazlı hâlâ yatağın kenarında oturuyordu.
Birkaç gün sonra Nazlı, Bir kez dinleyebilir miyim? Söz veriyorum, çok dikkatle, dedi. Ali, Babamın plakları, kimseye vermez, diye yanıtladı, ama evime gelmek ister misin, istediğin zaman dinleyebilirsin. Nazlı utanarak, Biraz zor, dedi. Ali, babasının titiz tavrını taklit ederek, Pantolonları başın üzerinden geçirme ve yatağa yatma gibi şeyler zor, ama diğer her şey rahat, dedi ve Nazlıyı ikna etti.
İki genç, Beatlesa ortak bir sevgiyle arkadaşlık kurdu, zamanla bu bağ başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan büyüdü.
Nazlının annesi, Bu kız seninle ne konuşur? Sözlerini bile anlamaz, diye eleştirdi; O bir yoksul; seninle ne ortak var? dedi. Ali, Lise değişikliği konusunda annemin ısrarını duydu ama Ben bu okulumda kalmak istiyorum, öğretmenler iyidir, sözlüğüm zengin, diyerek karşı çıktı.
Babası, İstanbulda yeni bir restoran açıyorum, Ankaraya taşınıyoruz, sen de orada lise okuyacaksın, dedi. Ali, Gitmeyeceğim, diye bağırdı. Nereye gideceğim? sorusuna babası Nasıl bir seçenek kalmadı? diye yanıt verdi. Nazlı, haber aldığında gözleri doldu, Sen gelmeyecek misin? diye sordu. Ali, Bitireceğim, sonra seni alıp gelirim, diye yemin etti. Nazlı, Bir daha gelmeyeceksin, diyerek ağladı.
Veda anında Ali, Nazlının çizdiği albüm kapağını ona verdi; o plak çalındığında ilk kez öpüştüler.
Yıllar sonra bir sınıf arkadaşı Londraya gitti; Ali de aynı hayali paylaştı. Annesi gözyaşları içinde O yalnız kalacak, bize bırakma! diye bağırdı. Ali, bir zamanlar kalp hastalığı nedeniyle bir yıl yaşamını kaybetmiş kardeşinin acısını hatırladı, annesinin kaybetme korkusunu anladı, ama içinde bir hazla Neden olmasın? diye düşündü.
Londrada Beatles hayranı kafelerde dolaştı, yeni bir saç kesimi, yeni bir stil, her hafta yeni bir kızla flört etti; ama hepsi çabuk sıkıldı. Türkiyeye döndüğünde babasına restoranlarda yardım etti; iki uzun ilişki yaşadı: bir Yunan kız, tutkulu bir bağ, bir İngiliz kız, soluk tenli ve sarı kıvırcık saçlı. Annesi, Uygun eşler bulalım, diye evlilik adayları gösterdi; Ali, babasından aldığı gençlik evine taşındı, annesi aradı ama yanıt vermedi. Baba, Daha yumuşak olmalı, dedi; Ali, Başarılı oldum ama evlenmek istemiyorum, diye yanıtladı.
Mezuniyet buluşması daveti geldiğinde, Ali katılmayı kabul etti. Nazlı hâlâ o ince, solgun, mavi damarlı elleriyle, şimdi uzun saçıyla odada belirdi. Boşanmış, on yaşındaki bir oğlu vardı; adı Alinin adıydı. Ali, Adını duyunca utanıyorum ama içim ısınıyor, dedi. Nazlı, Sen hâlâ hayalperestsin, dedi. Ali, Bu hayır demek mi? diye sordu; Nazlı sessiz kaldı, bir an için odadan çıkmak istedi.
Nazlı, Ben de seyahat edeyim isterim, dedi, Hangi otelde kaldın?
Merkezi otelde, diye yanıtladı Ali.
Gidelim, diye güldü Nazlı.
Taksi çağırıp şehri terk ederken, kapıyı çaldıklarında bir temizlik görevlisi sandılar. Oda kapısında Nazlı, hırçın bir ifadeyle duruyordu. Arzu nerede? diye bağırdı; Ali gülerek Arzu yok, kontrol et, dedi. Nazlı içeri girdi, bir sandalyeye oturdu.
Nazlı, Yusuf beni aradı, birlikte gittiğinizi söyledi.
Ben onu taksiyle eve bıraktım, bir centilmen gibi, dedi Ali.
Öpmüş müydünüz? diye sordu.
Ali, ellerini havaya kaldırıp Suçlu değilim! dedi.
Nasıl yani, dudakları dolgun, başka bir şey de var, dedi Nazlı.
Ali, Buraya başka bir şey için gelmedim, diye yanıtladı.
Nazlı, O zaman neden geldin? Benimle mi görüşmek, 15 yıl sonra sözümü hatırladın? diye sordu.
Ali, Sen bekledin mi? dedi.
Nazlı, Acı çektim! Ertesi gün unuttun!
Ali, Ben de seni uzun süre hatırlamadım.
Nazlı, O zaman gideyim mi?
Ali, Git. Ama önce plak dinleyelim.
Nazlı, Plak mı?
Ali, Evet, bir çalar getirdim.
Nazlı kaşlarını çattı, alaycı bir bakış attı: Beni unuttun ama çaları buraya getirdin?
Ali, Evet, öyle.
Nazlı çantasını aldı, içinden bir paket çıkardı ve Aliye uzattı. Bu, o çizdiği albüm kapağının olduğu plaktı.
Ali, Beni ertesi gün unuttun ama plak hâlâ saklıydı? diye güldü. Nazlı omuz silkti. Ali, plak kutusundan çıkardı, parmaklarıyla hafifçe okşadı, hiç bir çizik yoktu. Çaları çalıştırdı; odada Beatlesın melodisi çalmaya başladı.
Birbirine doğru yürüdüler, Ali Nazlının beline, Nazlı da omzuna eliyle dokundu. Yavaş bir vals gibi döndüler; sanki hiç gerçekleşmemiş bir mezuniyet balosundaydılar. Nazlının solgun yanaklarında bir kızarıklık belirdi, Alinin kalbi bir koşunun bitişi gibi çarptı. Zaman durmuş gibiydi; All You Need Is Love ses yükseldi ve ikisi de bir kez daha anladı ki, gerçek sevgi ve anılar, maddi zenginlikten, zamandan ya da geçmişte yapılan hatalardan bağımsız olarak kalplerde yaşar.
Hayat, geçmişi hatırlatır; ama önemlisi, kalbimizdeki sevgiye yön verdiğimizde, her anı bir ömür gibi değerli kılar.




