“Erdem, beşiğiyle geri döndü.”
“Ben gidiyorum!” diye haykırdı Erdem.
“Nereye?” diye sordu, akşam yemeği listesini düşünerek notlar alıp duran İrem.
“Tamamen!”
“Tamamen nereden?” dedi İrem, gözleri hâlâ süpermarket kağıtlarına takılmışken. “Peki Ya Yılbaşı?”
Yalanların komik olduğu tek yer şaka bölümleridir; gerçek ise acı, soğuktur.
Erdem yılbaşından önce evden çıktı. Ama uzak bir yere, uçakların bile geçmediği bir yere değil, sadece kapı çalınamayan bir daireye doğru.
Üzerinde İremin ona hediye ettiği pahalı parfüm kokusu kalmış bir çift ayakkabıyla adım attı.
Erkek, bir süredir çantasını topluyor, eşyalarını bir bir dizerken, “Beni anlamalısın, bağışlamalısın” diye kendine bir iç monolog kurmuştu. Kendi kendine bir televizyon programı gibi anlatıyordu. “Tanrı bile senin yanındadır!”
Evin çam ağacı süslenmişti. İrem, kanepede otururken kutlama kıyafetini, sofranın düzenini, arkadaşlarla paylaşacakları ikramları ve eksik malzemeleri not alıyordu. Yılbaşı öncesi her zaman bir tür coşku, bir ritüel gibi üzerimize çöker; o an, gecenin en parlak ışıkları gibi parlar.
Ellili bir İrem Maximovna, tıpkı diğer tüm Türk kadınları gibi bu bayramı severdi. Ancak kar taneleri şehrin sokaklarında azalmaya başladıkça, biraz eksildi kutlu atmosfer. Neyse ki Kasım ayından itibaren yılbaşı indirimleri çılgına dönerdi.
İrem, tasarruflu bir ev hanımıydı; hediyeler önceden hazırlanır, hem para hem zaman hem de sinir tasarrufu sağlanırdı. Artık her şey hazırdı: bütün kız kardeşler takılarınla, torunlar, çocuklar ve sevgili kocası için eksik bir şey kalmamıştı.
Erdeme bir kutup geyik desenli yün kazak alınmıştı; o, uzun zamandır istediği bir şeydi. İrem, “Bu bir kuruş bile etmedi, ama sevdiğim için ne harcamam?” diyerek almıştı. Hepsi paketlenmiş, saklanmış ve zamanı bekliyordu. Şimdi ne hediye edecek? Bir yüzük mü? Yoksa para mı? Erdemin tadı pek de seçici değildi
Tam o anda Erdem bağırdı: “Ben gidiyorum!”
“Nereye?” diye tekrar sordu, hâlâ alışveriş listesini gözden geçiren kadın.
“Tamamen!”
“Tamamen nereye?” diye tekrar eden İrem; “Peki Ya yılbaşı?”
“Eğer aklına gelirse, yılbaşı ne demek? Akıllanacak zamanın var mı?” dedi Erdem, bir iki kıvrım atarak. “Ben senden ayrılıyorum! Tamamen! Anladın mı?”
“Başka birini sevdim ve çocuğumuz olacak!” diye ekledi, sesi bir kadeh kırıkça. “Şimdi her şey açık, değil mi?”
İremin ağzı açık kaldı. “Ya ben?” diye sormak isterdi, ama o soru da bir başka kutlu bayram gibi yanıp sönerdi. Görünüşe göre, Erdem yeni sevgilisiyle aynı akşamı paylaşacaktı
Rakibi, İremden çok daha genç bir kadın, adı Aylin. Sanki bir klasik romanın karakteri gibi. “O daha iyi, daha güzel,” diye düşündü Erdem.
Erdem, “Neden yaşlı bir evde kalayım ki?” diye bağırdı. “Benim yeni sevgilim yakında bana bir oğul getirecek! İremin iki yetişkin kızı var, ama ben bir mirasçı kazanacağım!”
Miras nedir ki? Erdem, evleri hâlâ İremin kazanını taşıyan bir iş kadınıydı; iki daire onun adını taşıyordu. Bir daire Erdemin adına, diğeri kira geliriydi. İrem, kırmızı bir taş gibi Erdemin kalbinde bir damla acı bırakmadan devam etti.
“Evlilik bir şirket gibi; kimin kime ne kadar borcu var?” diye düşündü. Erdem, “İşim bitti; yeni bir başlangıca ihtiyacım var.”
Erdem, bir şirket yemeğinde tanıştığını, “Nasıl? Neden bana söylemiyorsun?” diye sordu İrem. “Benimle ne ilgisi var?” diye iç çekti. Erdem, “Benim tek sorunum seninle yeni bir hayat kurmak, ama senin için sadece bir boşluk.”
İrem, “Bana bir yük, senin için bir süs… Sadece kirli bir çamur.” dedi, eriyen bir buz gibi. Erdemin bakışları ona dolu bir çukur gibi yansıdı; o da anlamadan, kendini bir bulmacanın içinde sıkışmış hissetti.
İlk kez “Acaba ben onu çok mu abarttım?” diye düşündü. Erdem, yeni ve mutlu bir hayata atladı; İrem ise bir yandan taş gibi katılaştı. Gözlerinden bir damla bile akmadı; çığlık atmadı, bağırmadı, sadece ağlamaz bir gölge gibi durdu.
Erdem gitti, İrem hâlâ elinde yarım kalmış bir alışveriş listesiyle oturuyordu. Yirmi sekiz yıldır evliydiler; bir çorap gibi rahatlamışlardı. Sağlam bir aile, güvenli bir belde, yetişkin çocuklar Yeterli miydi? Birine göre değildi, her şey sadece bir illüzyon gibi kalmıştı.
İrem, otomatik bir şekilde kalemi alıp “Prossecco”yu listeden sildi; bu, Erdemin çok sevdiği bir içecekti. Sonra koltuğa yığıldı; düşünce yok, sadece bir boşluk. Üç saat bir dakikaya dönüştü, bir uyku gibi. Oda karardı, telefon çaldı. Arkadaşı Tülin aradı:
“Ne getireceğiz İskendere?” diye sordu.
“Erdem gitti!” dedi İrem.
“Gerçekten mi?” diye Tülin şaşırdı.
“Evet, sen nereden biliyorsun?” diye İrem sordu.
“Herkes biliyordu!” diye Tülin, Erdemin birlikte çalıştığı İskenderi hatırlatarak cevap verdi. “Biliyor muydun, sessizce sakındın?” diye bağırdı İrem.
“Hayır, biliyorum!” diye Tülin, alayla söyledi. “Barışıp ne yapacağız? Ben? Ne bir şey yaparım?”
Tüm bu kelimeler bir anda suskunluğa dönüştü; İrem bir an için kendini kaybetti. Tülinin sözleri doğruydu; ama yılbaşı akşamı arkadaşlarla buluşmak ona çekici gelmedi; iki kişi, bir kadın; yalnız kalmak istemiyordu. O da annesine, ardından kızına gitti; aile bir araya geldi.
Kızına, “Baba genç bir kadına gitti,” dedi; ama bu sefer herkes biliyordu. “İhanet edenler!” diye bağırdı. Rüzgar gibi soğuk bir şaka duydu; hayal kırıklığı iyice çökmeden önce, bir anı daha sanki içinde saklıydı.
İrem, erken saatlerde kalabalıktan ayrıldı, yürüyerek eve döndü. Kar sessizce yağıyordu; şehir yeni yıl ışıklarıyla süslenmişti ama sokularda neredeyse kimse yoktu. Buz gibi bir hava içinde, adımları hafifleyerek yürüdü.
“İyi ki mutlu olsunlar,” diye düşündü “kendi kederimden bir şey elde edicem yok.”
Bir yıl geçti; geçen yıl 29 Aralık’ta Erdem gitti. Yine çam ağaçları süslendi, İrem listelerine koydu; Tülin’le eski yılbaşı planları yapıldı. İrem, yeni birini tanıştıracaktı: Veysel, ona evlenme teklif etmişti. “Ne bekliyorsun?” dedi arkadaşları; yalnız kalıp tozlu koltukta oturmak yerine, ilgi çekici, bağımsız bir kadın olmayı seçti.
Kapı çaldı; eski kocası Erdem, sırtında bir çanta, ellerinde bir paketle duruyordu.
“Senin…,” diye içinden bir şey düşündü; “Bir bebek mi getirdin?”
Seslenerek, “Eğer evde ben olmasam?” diye sordu.
“Eğer kilidi değiştirseydin?” dedi Erdem, alayla.
“Değiştirir misin?” diye sordu İrem, çantasını çantadan çıkarıp bebeği gördü. “Çocuğun yaşı?” diye sorunca, “Beş aylık,” dedi Erdem soğukkanlılıkla.
“Aşkın başka bir yerde mi?” diye sordu İrem, planlamasında olmayan bir yabancı adam ve çocuğu.
“Sevgilim başka biriyle beraber,” dedi sessizce.
“Yüksek bir ilişki mi?” dedi İrem. “Buraya ne için geldin?”
“Eğer onu çıkarmazsam?” Erdem, çocuğun kıyafetlerini çıkarmaya çalışırken sordu.
“Benimle kalacak mısın?” diye sordu İrem, çaresizce.
“Evet, tek başıma baş edemem, affet beni İrem,” dedi Erdem, gözleri kararlı. “Bu bir şeytan işi değil; sadece bir hata, bir gecede oldu. Ama ben sürekli bu işi yapıyorsam, çocuğa zarar vermek bir şeytan olur.”
İrem, “Beni böyle izle, çocuğu al ve git!” diye bağırdı. “Herkese yeter, ben bir şey kalmadı.”
“Eğer kalmazsam?” diye Erdem sordu bir kez daha.
“Kal, ben gideceğim!” dedi İrem, “Tülin’de yılbaşı planları var, Veysel evine taşınmak istiyor.”
“Senin hakların burada yok,” diye ekledi, “Satacağım daireyi ikiye bölmeyecek, ama ben burada bir ses duymazdım!”
Erdem bir an için durdu; yalnızca bir bebekle başa çıkamazdı. Eski sevgilisi bir not bırakmış; “Ara, beni arama, bizi yormayın.”
İrem banyoda, kapı çaldı; Erdem çıktı, yatağa katlanmış bir mendil bıraktı. “Ağladı mı?” diye düşündü, gülümseyerek. “Geç oldu ama geç kalmadı.”
İrem, “Bu çocuk güzel,” diye düşündü, “Ama ne önemi var? Brezilya’da bir bebek, Türkiye’de bir bebek.” Erdem bir yıl önce onunla ilgili hiçbir şey hissetmemişti.
Şimdi yalnız bir kadın bir yılbaşı pastası yapmaya karar verdi; Veysel’i mutlu ederken, eski Erdem’in hediye ettiği geyik desenli yün kazak hâlâ saklıydı. Bu kazak, geçen yıl ona gitmemişti; erkeklerin geyik desenini ne çok sevdiğini biliyordu.




