Annem fazla geliyor.
Peki ya o daire ne durumda? Dördüncü katdakinden mi?
Ben orada fazla biriyim! diye itiraf ediyor Özgül Kaptan, yüzü kızarıyor.
O zaman benim evime gel! diye aniden öneriyor eski sınıf arkadaşı.
Şirin, Balıkçın, sen misin? diye bağırıyor bir teyze Özgüle.
Ben Balıkçıyım! diye cevaplarken, artık Balıkçı değil, Fahriye adıyla tanınıyor boşandığında kocasının soyadını korumuş. Acaba bu adam onu nasıl tanıyor?
Ben de Sami Lale! diye sevinçle bağırıyor tanımadığı adam. Anlamadın mı? Seni hemen tanıdım, hiç değişmemişsin!
Levent, ikinci çocuğu doğduktan sonra eşiyle ayrılıyor. Anlaşılıyor ki, Özgül ona gelişmesi için gerekli ortamı sunamamış.
1990ların çılgın günleri geçiyor. Kişisel gelişim diye bir şey duymamış herkes, ayakta durabildiği kadar yaşıyordu; internet yok, koç da yoktu. Levent gitti, Özgül iki çocukla kalıyor; biri emzirmede.
İlk düşüncesi, her şeyi bir anda bitirmek. Ama mantığı, şükür ki, ona galip geliyor.
Babası devreye giriyor: fabrikası iflas etmiş, işten çıkarılmış, mühendislikten çocuk bakıcılığına geçmiş.
Aile zor günler geçiriyor, neredeyse karnı tok olmayan bir hayat. Tek kazanç anneden geliyor. Levent nafaka ödüyor, ama yetersiz. Hayat, geometrik bir artışla pahalanıyor.
Küçük çocuk bir yaşına geldiğinde, Özgül yurt dışından montlar getiriyor; maddi açıdan bir nebze rahatlıyor.
Birlikte çocuklarını ayakta tutmayı başarıyorlar, hatta ücretsiz eğitimle öğrenmelerini sağlıyorlar.
Çocukları büyüyor, kendi ailelerini kuruyor. İlk evlilik Lalenin: Anne, hamileyim! Yakında büyükannen olacaksın! diyor.
Sevinç evin içinde dolup taşıyor.
Her şey yolunda gittiği sürece sorun yok, ama bir gün Leventin kızı, 70lerde babasının fabrikada aldığı iki odalı daireye getiriyor. O zamanlar, ebeveynler zaten yok. O küçük daire hanehalkı için bir hücre gibi sayılıyor, bir depo ve balkonla birlikte.
Şimdi Özgül, oğluyla aynı odada uyumak zorunda kalıyor. Serkan da bir kız arkadaşını getirince, Başvuruyu yaptık! diyorlar.
Her şey güzel ve yüce görünse de, hayatın gerçekleri ağır basıyor: anne yatacak yeri bulamıyor.
Kız arkadaş geceleri burada kalıyor, bu hâlâ tolere edilebilir bir durum; katlanabilir bir çarşaf mutfakta da, depoda da aynı derecede uyuyor evet, depoda!
Mutfakta uyumayı Özgül kesinlikle reddediyor; ona göre bu aşağılayıcı. Tek seçenek depo
Kapıyı kapatma, her şey düzelecek! diyor çocuklar, gözlerinde samimiyet.
Beş yıl sonra, depo hâlâ onun yattığı yer.
İki gün boyunca her şey sakin geçiyor; kapıyı kapatmaz. Sonra Özgül, depodaki eşyalarını, dolaptan atılmış kıyafetleri, süs eşyalarını görüyor ve oraya kalıcı olarak yerleştirildiğini anlıyor.
O sırada Serkan evlenmiş: Anne, anlayış göster, kiraya para yok! Özür dilerim
Özgül faydalı olmaya çalışıyor, yemek yapıyor, temizlik yapıyor; ama onlar onu bir köpeğe benzer şekilde depoya itiyor.
Sonsuza kadar kutular ve kutular arasında kalmak ona çekici gelmiyor; aynı zamanda utanıyor: bir oğul ve bir kız büyüttüm, bir şey söyleyemiyorum!
Gidilecek yer yok, para da yok; o bir İngilizce öğretmeni, ek dersler de veriyor ama iyi bir kiralık daireye yetmiyor. Ücretsiz depoyu zaten kullanıyor…
Bu yüzden Özgül, pasaport ve maaş kartı bulunan çantasını alıp evden çıkıyor, apartman girişindeki bir banka oturuyor; belki bir fikir bulur.
Yarın öğretmenlik yapmayacak; oturup bir şeyler düşünüyor.
Şirin, Balıkçın, sen misin? diye bağırıyor bir adam yine.
Ben Balıkçıyım! diye cevaplıyor kadın, artık Balıkçı değil Fahriye. Merak ediyor, bu adam onu nereden tanıyor?
Ben de Sami Lale! diyor yabancı neşeyle. Tanımadın mı? Seni hemen tanıdım, hiç değişmemişsin!
Aldatmayalım; hiç değişmemişsin! Nasıl da değişmişsin! diyor Lale, artık Özgül Kaptan.
Zaman, iyi bir hekim ama kötü bir kozmetikçi! Bunu kanıtlayan, sınıfın bir zamanlar yakışıklı çocuğu, şimdi kellik, obezite ve yaşlılıkla dolu. Özgül de aynı kaderi paylaşmış gibi.
Yirmi yıl boyunca birbirlerini görmemişler mi? O yıllarda, bir buluşma akşamında hâlâ birbirlerini tanıyabilirmiş.
Özgül, okuldaki ona aşık olduğu çocuğu hatırlıyor; mezuniyet balosunda beyaz slow için ona davet etmişti.
O, bir parti memurunun çirkin kızına evlenmiş; ne de olsa kariyerine odaklanmış biriydi.
Neden oturuyorsun? Üşüyor musun! diye alaylı bir şaka yapıyor Alexander, o zamanlar Özgülün gülücüklerini tetikleyen bir adamdı.
Okul arkadaşı, eski bir dost, bir bankta otururken: Şu bölgede ne yapıyorsun? diyor.
Torunları ziyaret ediyorum; eski dairemde yaşıyorlar! Şimdi eve dönüyorum! Sen nereye? Sen de eski dairede mi yaşıyorsun? Katı hatırlıyorum dördüncü!
Sonra birlikte dağa doğru yola çıkıyorlar, okul zamanlarını, slow balosunu hatırlıyorlar.
Onu hatırlıyor musun? diye sorar yaşlı kadın.
Hatırlamıyorum, sen o maymunla takılmaya başladın! Ben de uzaklaştım! diye cevaplar Lale.
Nedensellik zincirini karıştırma, önce sen uzaklaştın, sonra ben maymunla takılmaya başladım! diyor Lale.
Nereye gideceksin? sorar kadın, içi titriyor.
Hiçbir yere değil! diye ağlıyor.
Nasıl yani, evin yok mu? soruyor genç adam.
Görünüşe göre yok! diyor sessizce.
O daire nasıl? Dördüncü katta mı?
Orada fazla biriyim! itiraf ediyor Özgül, yüzü kızarıyor.
O zaman benim evime gel! aniden öneriyor eski sınıf arkadaşı.
Ama o Eşi nasıl? diye soruyor Özgül; kocası bir kadın getiriyor ama sokakta kalmak istemiyor!
Maymunla boşandık! Hadi, beşinci noktanı göster! Korkma, sana sormam; ısrar etmeyeceğim!
Ve ben artık veda ettim! Sen huzur içinde uyursun! diyor adam.
Elini uzatarak, banktan kalkmasına yardım ediyor ve: Ne dersin, uçalım mı? Arabam köşede! diyor.
Ve uçuyorlar
Eski sınıf arkadaşının dairesi, şaşırtıcı bir şekilde rahat. Sami yalan söylememiş; gerçekten rahatsız etmemiş!
İlk iki ay sadece güzel, ardından evlenme teklif ediyor.
Üç elli yaşındalar, hâlâ gençler gibi; Sami, neşeli Laleyi sevmiş; o anı ömür boyu hatırlayacak.
Lale, bu yakışıklı emlakçıyla evlenmeyi kabul ediyor; kim bu durumda hayır diyebilir?
Bu sürede çocuklar annelerine bir kez bile telefon etmiyor.
Özgül önce yoğun bekliyor, sonra sadece bekliyor, sonra başka bir amaca yöneliyor: düğün hazırlıkları ve aile hayatı.
Çocuklara evlilik haberini söylemiyor; büyük bir kutlama yok, sadece dört kişi bir kafede oturuyor. Böylece akrabaların yokluğu açıklanabilir.
Sonra Özgül, kızının ve oğlunun telefon numaralarını rehberden siliyor.
Eğer uzun bir süredir bir şeyi hatırlamıyorsan, ona ihtiyacın yoktur diye akıllı koçlar öğretiyor.
Bu mantığı insanlara da uygulayabilir: anne, çocukların hayatında gereksiz bir şey haline gelmiş.
O da gereksizse, onlar da ona ihtiyaç duymuyor. Acımasız mı? Evet. Adil mi? Evet.
Kadının evden ayrılışından sekiz ay geçmiş; yeni yıl tatili yaklaşıyor, Özgül ve kocası süpermarkete gidiyor.
Aniden çığlık duyuluyor: Anne! diyor kız, Özgülün boynuna atılıyor; yanına sevinçli bir oğul koşuyor.
Sarılıyorlar, sonra Özgül soruyor:
Bu kadar garip bir grupla ne yapıyorsunuz?
Çünkü kardeş kardeş daha önce mağazaya tek başına ya da eşleriyle giderdi.
Artık her zaman böyle garip bir grupla geziyoruz! diye utanarak açıklıyor Serkan.
İkisi de boşanmış!
Hemen mi? diye şaşırıyor anne. Çok çılgınsınız! Neden?
Çünkü böyle! diye cevaplıyorlar; anne çılgın kelimesiyle tam olarak doğru noktaya değiniyor.
Yanlış bir zamanda gelmişler, Leventin eşi ve Samirin karısını bulmuşlar; açıkça aşkları uzun zamandır var.
Ne zaman döneceksin, anne? diye soruyor gülümseyen oğul; artık her şey yolunda olacak!
Nereye kayboldun? Özlemiştik! diye ekliyor.
Neden şimdi fark ettiniz? diye bir teyze, biraz şişmiş bir anneden soruyor. Siz bir iki yıl sürecektiniz ki Lale sizi tanımasın!
Sizin işiniz ne? diye öfkeyle soruyor Serkan, Laleden bahsediyor
Ben kocam! diye cevaplıyor bir adam, drape bir palto içinde.
Nasıl bir koca? çocuklar hayret içinde soruyor.
Sıradan, eşim vulgar! diyor kendinden emin adam. Bu yüzden anne geri dönmeyecek; artık kendi hayatı var!
Büyükanne olmak ister misin? diye umutla soruyor Lale.
Lale eş olmayı tercih ediyor, bu çok daha güzel! diyor adam, bir şaka yapıyor, ardından: Tanıştığımıza memnun oldum, şimdi gidelim!
Biz de mi? diye sessizce soruyor Serkan.
Siz de muhtemelen gideceksiniz, diyor annesinin eşi alaycı bir tonla.
Anne bu süreçte hiç bir şey söylemiyor, sadece dudak kenarlarından gülümsüyor.
Adam Özgülü kolundan tutup:
Ne dersin, uçalım mı? diyor.
Ve uçuyorlar; çocuklar şaşkınlık içinde kalıyor.
Özgül ve Sami alışverişi bitirip eve dönerken, adam soruyor:
Nasıl, uzay kıyafetin sıkmıyor mu? Hava yeterli mi? Boğuluyor musun?
İkisi de ne demek istediğini biliyor; Alexandr ismi uzay giysisini, koruyucuyu simgeliyor. Adam gerçekten koruyucu. Sevgiyle boğulmak mümkün mü? Kimse onu sevmezken
Özgül, sonunda tam uyumlu bir uzay kıyafeti bulduğunu düşünüyor; uzaya rahatça çıkabilir.
Ne dersin, uçalım mı? diyor ve yine uçuyorlar.




