Nazlı, kadının elindeki yanan kibritlere bakıyordu. Kibritleri yakıp söndürüyordu; bir yandan da Nazlının kendisi de bildiği, içinde saklı hisleri tekrar tekrar söylüyordu. Kafasını sıkıştıran bir acı, çıkmaz bir umutsuzluk ve kurt gibi uluma isteği arasında, sonunda cadıya gitmeye karar verdi.
Nazlı, hayatının en büyük trajedisini yaşıyormuş gibi hissediyordu. Kocası, iki çocuğuyle birlikte evden kaçmış, dört ay sonra geri dönmüş, sanki her şey eskiye dönmüş gibi görünmüş. Fakat bu sadece bir yanılsamaydı. İlişkileri büyük bir çatlağa dönüşmüş, Nazlı ile kocası birbirlerinden gittikçe uzaklaşmıştı.
İlk başta Nazlı, her şeyin eski haline dönmesini isterken gözyaşları içinde Nasılsın? İyi geceler mesajlarını özlemişti. Ardından intikam ateşi yaktı: kocasının da aynı acıyı çekmesini, bir otobüsün ona çarpmasını dahi hayal etti. Zamanla umursamazlığa kaydı; kocası nerede, ne zaman dönecek, kimle olacak soruları bir kenara itildi. Çocuklarla da ilgilenmek ona yabancı gelmeye başladı.
Bir gün, üzerini gri bir örtü gibi saran bir sıkıntı dalgası geldi; nefes alamıyor, düşünemiyordu. Kendiyle başa çıkmak için çabaladı, bir an için rahatladı ama sıkıntı daha da şiddetlenip üzerini örttü. Hastalıklar bir bir yağdı. Diş altındaki bir kist çıktığı için diş çekildi, implant takıldı ve bu, cok büyük bir tutar TL demeye değer bir masraf yarattı. Görüşü birden azaldı. Bir sabah parkta yürürken düz asfalt üzerinde düşüp kolunu üç yerden kırdı. O an, Bu hâlâ devam etmeli mi? Hayatımı erken bir yere getirmeli miyim? diye düşündü.
Bir kadın ona şöyle dedi: Kimse sana kötü bir büyü yapmadı. Düşünme, bu senin kocan, onunla ilgili bir şey. O sadece kendini görebilen biri, başkalarını görmez. Senin yaşadığın her şeyin sorumluluğu yine sende, kendini mahvediyorsun. O, içindeki boşluğu kadınla doldurmuş, ama bir yere gitmeye cesaret edemiyor. Korkak. Ve geri dönse de kimse onu kabul etmeyecek, yer doldurulmuş.
Nazlı, Ben ne yapayım ki? diye sordu. Kadın cevapladı: Yaşa. Kendi hayatını, istediğin gibi yaşa. Nazlı ayağa kalktı; kafası demir gibi ağırdı. Yaşamak demek kolaydı.
Kadın ona bir kutu mum ve küçük bir şişe su uzattı. Al, yak, su iç. İçinde biraz rahatlama bul. Nazlı, Teşekkür ederim, dedi, dışarı çıktı. Boğazına bir düğüm düğüm gelip, aynı ses kulağında çınlıyordu: Bu senin kocan, senin kocan 12 yıllık evlilik sonrası, birlikte yaşadıkları her şeyin gölgesiydi bu.
Akşam, not defterine oturdu. Kendi hayatımı yaşamak. Ne istiyorum? Ne istiyorum? Ne istiyorum? sorularını yazdı, ama kalem soru işaretleriyle durdu. Çocukların istediği şeyler hep aynı: deniz kenarında, su parkında, oyun odasında ya da en azından evin önündeki parkta vakit geçirmek. Kocası ise bir ev, bir araba, annesine ziyarete gitmek, balkonda tadilat, gece yarısına kadar film izlemek ya da çadırla doğada bir tatil. Peki ya Nazlının kendi istekleri? O, son yıllarda tamamen aileye eriyip, kendi ilgi ve hedeflerini unutmuştu.
Yarım saatten fazla not defterine bakıp birkaç hedef belirledi:
– Sabah koşuları yapmak, zaman ve enerji bulmak.
– İş değiştirmek, yönetici olmak ve hak ettiği maaşı almak, mesleki olarak gelişmek.
– 7 kilo vermek.
– Kendi paltomı almak.
– Kendi evimi almak.
– Çocuklarla sakin bir ilişki kurmak.
– Bir hobi bulup ondan zevk almak.
Derin bir nefes alıp defteri kapattı. Kendi isteklerini ortaya koymak hiç de kolay değildi, ama bir yerden başlamak gerekiyordu. Yanındaki koltukta oturan Serkana baktı: bilgisayarına dalmış, ilgisiz bir hâlde. Kocan böyle diye sesinde yankılandı.
Nazlı arabasının kapısını çarptı. Bugün yine cadıya gidecekti; yeni işte ekibini verimli kılmak, aşırı görevlerle boğulmadan nasıl yönetileceğini konuşacaktı. Boyun ağrısından bıktı, sonunda iyileşmek istiyordu; manuel terapi kursu işe yaramadı. Büyük oğlunu savaşa göndermek mi, yoksa çizmeye bırakmak mı? Kocası hâlâ bir şeydi, yoksa yoktu?
Beni tanıyamazsın dedi cadı.
Niye? diye sordu Nazlı. Hayatımda çok bir değişiklik olmadı; işi değiştirdim ama bu beni çok etkilemedi.
Bugün hangi sorularla geldin?
Sırt ve boyun ağrısı, iş, oğul ve kocam. cadı gülümsedi.
Bugün bana hayatını getirdin. Hastalığın yavaşça kocan tarafından hafifletildi. Kocanın nerede olduğu, eski sevgilisiyle görüşüp görüşmediği artık önemsiz. Bir gün tüm bu soruların unutulacağını göreceksin; nerede gideceğin, kime gideceğin belli olacak. Ama bu bir anda olmayacak.
Kibritler tekrar yanıyordu.
Çocuk çizmeye devam etsin.
İşin ne?
Somut hedefler koy, o zaman somut çözümler çıkar; düşüncelerini okuyan kimse yok.
Kocan daha da sıkı sarılacak. Hayatın ne kadar ilginç olursa, o kadar etrafında dolanacak. O sadece bir gölge; gölge güneş olduğunda var olur, güneş yoksa gölge kaybolur. Güneş ne kadar parlarsa, gölge de o kadar net görünür. Anladın mı?
Nazlı başını salladı. Teşekkür ederim.
Tamamlamadın; omurganın arasına bir tenis topu koy, duvara yasla, oturup topu yukarı aşağı kaydır. Her şey yerine oturur.
Sağ ol.
Nazlı içten bir gülümsemeyle topu düşündü. Şimdi bana ne getiriyor bu top? Manuel terapist para alıp bir şey yapmadı, top iş görecek. Diğer yandan, başka bir seçenek yoktu; kendi hayatını yaşamak dışında.
Zaman akıp geçti; kış, bahar, yaz, altın renkli sonbahar. Okulun yeni yılıyla birlikte Nazlı oğlunu bir resim okuluna kaydetti, Dimo artık resim yapıyordu. Nazlı, çocuğunun yeteneğini gözden kaçırdığı için çok utanıyordu. Dimonun eserleri şehir ve bölge sergilerine katıldı, tablet ve telefondan uzak, tüm vakti fırça ve boya ile geçti.
Nazlı odasına bir tahta ve renkli kalemler aldı. Sabahları hedef ve tarihleri yazdı, tartışma yoktu. Zamanla bu hedefler tartışmaz bir hâle geldi. Arkasında eleştiriler olsa da iş ilerliyordu; bu en önemli şeydi. Eğitimde personel eğitimi kursları başladı; önce hobi, sonra uzman, sonra eğitmen. Eğitimler, maaşıyla eşdeğer gelir getirmeye başladı.
Bir gün, anonim bir buket kırmızı gül geldi. İmza yok, not da yok. Sürpriz mi, kimin gönderdiğini anlamaya çalışıyor, ama zaten kocası.
Nasıl buldun? diye sordu. Bir saat bekledikten sonra hiçbir yanıt alamayınca, Teşekkür ederim. diye bir mesaj attı. Nazlı zencefilin acı, yanıcı kokusunu sevdi; bu mevsim de onun zamanıydu. Serkan hâlâ bu tercihi hatırlamıyordu; onun dünyasında tüm kadınlar gül severdi.
Pencereden parlak bir sonbahar güneşi içeri süzülüyordu, kızıl ve kırmızı ırmak gibi akıyor, ofisin yanındaki caddeyi sarıyordu. Nazlı, pencereden derin bir nefes aldı, Ben bir şey yapamam diye düşünmeyi bıraktım. Özgürlüğünü bulmuş gibi hissetti. Ve evet, tenis topu işe yaradı.
Sonunda Nazlı, kendi hayatını yaşıyor, kendi hedeflerini kovalıyor, hem işini hem çocuklarını hem de kendini seviyor, bir yandan da kocasının hâlâ bir gölge olduğunu ama artık onu yönetebileceğini biliyordu.




