André, şapkanı tak, oğlum, dışarıda havalar soğuk!

14 Aralık 2025

Bugün yine o eski evin önünde duruyorum, soğuk rüzgar burnuma çarpıyor, “Alparslan, kaptığını tak, dışarısı buz gibi!” diye bağırıyor annem Hatı.
“Tamam anne, eğer Transilvanyada donmadıysam, buraya da gelmem!” demişti en son, otobüse binerken.

Alparslan, Ankara otobüs terminalinden kalkan otobüse bindi, oradan da uçakla Torontoya, Kanadaya doğru yol aldı. İki sene içinde döneceğim demişti. On iki yıl geçti.

Hatı, bir zamanlar sevdiği odun sobasını, aynı perdeleri, yirmi yaşındayken dokuduğu kilimi aynı yerde tutmaya devam etti. Duvarın ortasında, Alparslanın mezuniyet cüppesindeki fotoğrafı asılı. Altında sararmış bir kağıt: Çabuk döneceğim, anne. Söz veriyorum.

Her pazar annem uzun bir şal sarar, posta şubesine gider, bir mektup yazar, yanıt almayacağını bilerek. Bahçemizdeki sebzelerden, komşunun ineklerinden, soğuk kış günlerinden bahseder, her zaman aynı cümleyle bitirirdi:
Kendine iyi bak, oğlum. Annen seni seviyor.

Postacı bir kez, şefkatle şöyle demişti:
Hanımefendi, mektuplarınız belki de Kanadaya ulaşmaz Çok uzak bir yer.
Sorun değil kızım. Posta yapsa da, Allah iletecek.

Köyde zaman başka akıp gider. Bahar gelip geçer, sonbaharlar döner. Hatı, yavaşça eriyen bir mum gibi yaşlanır. Akşamları lamba sönerken, fısıldar:
İyi geceler, Alparslan. Anne seni seviyor.

Soğuk bir Aralık sabahı bir mektup geldi. Gönderen, tanımadığım bir kadın:

Sayın Hatı Hanım,
Ben Gülizar, Alparslanın eşi. O, sık sık sizden bahsederdi ama size yazma cesaretini bulamamıştım. Şimdi bağışlayın beni Alparslan hastaydı. Elinden geleni yaptı ama huzur içinde veda etti elinde fotoğrafı tutarak. Gözlerini kapatmadan bir kez şöyle dedi:
Annemize söyle, eve dönüyorum. Her gün onu özledim.
Eşyalarını bir kutuya koydum, sevgiyle gönderiyorum.
Sevgilerimizle,
Gülizar.

Hatı mektubu sessizce okudu, sonra sobanın yanında oturdu, uzun süre hareketsiz kaldı. Ertesi gün komşular, bir kutu taşıyan Hatıyı gördü. Kutuyu yavaşça açtı, sanki eski bir yara açıyormuş gibi. İçinde bir mavi gömlek, küçük bir defter ve Anneye yazılı mühürlü bir zarf vardı.

Şaşkın elleriyle zarfı açtığında, kağıt kış karı ve özlemin kokusunu taşıyordu:

Anne, eğer bu satırları okuyorsan, çok geciktim. Çalıştım, biriktirdim, ama en önemli şeyi kaçırdım zaman satın alınmaz. Kar yağdığı sabahlarda seni çok özledim. Sesini, çorbanı, evimizi rüyamda gördüm. Belki iyi bir evlat değildim, ama bil ki seni sessizce sevdim. Gömleğimin cebine bahçemizin bir avuç toprağını koydum, yanımda taşıyorum. Artık sesin duymadığım zaman Biraz daha dayan, evlat diyor. Dönemeyeceksem ağlama; sevgim rüyalarında buluşur. Eve döndüm, anne artık kapıyı çalmaya gerek yok.
Sevgiyle,
Alparslan.

Hatı mektubu göğsüne bastırdı, sessizce ağladı; annelerin hâlâ bekleyecek bir kimse kalmadığı ama hâlâ sevilecek bir yürek olduğu gibi. Gömleği yıkadı, ütüledi ve sandalyesinin sırtına, masanın yanına asıp koydu.

O günden beri yalnız yemek yemedi. Şubatın soğuk bir gecesinde, postacı onu koltukta uyurken buldu; elinde mektup, masada hâlâ ılık bir çay, yüzünde huzurlu bir gülümseme. Yanında mavi gömlek sanki ona sarılıyor, rüzgarın bir an için durduğu söyleniyordu. Mahalle sakinleri, o gece rüzgarın hiç esmediğini, köyün sessizliğin bir kez daha evine döndüğünü dile getirdiler.

Belki de Alparslan sözünü tuttu. Belki de bir başka biçimde döndü. Sözler ölmez; gözyaşları ve kar arasında sessizce gerçekleşir. Ev sadece bir yer değil; bazen beklediğimiz bütün hayatın sonunda bulduğumuz bir karşılaşmadır.

Bu anı bana şunu öğretti ki: Zamanın kıymetini bilmek, sevdiklerimize her anı dolu dolu vermek ve vaatlerinizi tutmak, en büyük mirasınızdır.

Rate article
Lifequest
André, şapkanı tak, oğlum, dışarıda havalar soğuk!