Bugün yine aynı şeyleri düşündüm, ama her seferinde kalbimde bir şeyler değişiyor. Sabahın erken saatlerinde, evimizin köşesinde duran eski, koyu kahverengi dolabı açtım. Ağır kapakları, ufak ellerim için zorlayıcıydı; açılınca çıtçıt sesleri yankılanıyordu. İçine, kırık kulağı olan ayıcığım, kırmızımavi şapkasıyla palyaçom ve bir at. Evet, bir at.
At bir zamanlar kırlangıç kanadı gibi kara bir yelesiyle süslüydü. Zamanla plastik boyası güneşte çatlamış, ama yelesi hâlâ neredeyse eksiksiz kalmıştı. Her gün ona ot verirdim, sanki bir dost gibi.
Bu dolap benim gizli dünyam, Narniam gibi; burada gerçek mucizeler yaşanır. Palyaçom bir şövalye olur, atına binip güzel bir prensesi kötü ayıdan korur. Şövalyepalyaçomun zaferiyle ne olacağını henüz hayal edemedim; oyun en heyecanlı anına geldiğinde annemi duyuyordum.
Babaanne beni çok korkuturdu. Ellerindeki kirli, bağlanmamış parmakları, yüzündeki kırışıklıklar, sabahları ev işlerine koyulan eller gibi sesi, dışarıda bir köpeğin (Kara) hırıltısına benzerdi; boğuk, keskin ve gürültülü. Kara, kışın soğuk rüzgârıyla neredeyse çatı penceresini uçuracak kadar sert esince, kulübesinde hasta kalırdı.
Bir gece, kar fırtınası şiddetliydi. Üstümde pamuk gibi pijama, ayı çorapları ve ayı ayakkabılarıyla sessizce evden çıktım, Karayı kurtarmaya koştum. Yolda annemin telaşlı sesi ve babaannenin kızgın bağırışı yankılandı:
Oğlum, Alparslan, neredesin?
Dön geri, seni aptal! Nereye girdin! Babanın işini de unuttun!
Babam daima uzak şoför olarak bahsedilir, evde olmaz; işinin çok önemli olduğunu söylerdi. Ben ne kıdemli şoför ne de uzak şoför ne demek olduğunu tam bilemezdim, ama babamın nadiren gelmesi, omzuma bir dokunuş ve nasılsın? demesiyle yetinirdim.
Babaanne beni uzak babaannem diye çağırır, annem gözlerini kaçırarak şöyle derdi:
Sorun değil, canım oğlum, hallederiz! Sen benim mutluluğumsun, artık büyüyen bir çocuksun. Bak, sana babamın saatini veriyorum. Tıpkı büyüklerinki gibi. Babam geldiğinde, küçük ve büyük oklar aşağıda buluşur, tarih kutusunda 12 yazar. Unutma, sakla.
Baba saatini çok gururla taşıdım, ama bir yandan da arkadaşım Fikretin babasıyla pazar sabahı oltasını sallayan, büyük bir spinningi olan babasını izlerken kıskanırdım. Fikretin minik oltası ve bir kova içinde hiç tutamayan balıkları vardı.
Altı yaşındaki Nazlıyı ise hâlâ okuma öğrenemediği için aptal sanıyordum. Ben beş yaşındayken Eczane ve Optik tabelalarını yüksek sesle okuyabiliyordum (tam anlamasam da). Oysa Nazlı, her pazar babasının beyaz Nivasına binip pazara gider, gülümseyerek otururdu.
Bir gün babam beni büyük kamyonuna alıp, onunla birlikte işine gitmeyi hayal ederdim. Ancak babam evde olduğunda, annemle tartışır, annem ağlar, babaanne öfkeyle bağırır, baba kapıyı çarpıp dışarı sigara içmeye çıkar. O zamanlar ben gizli dolabımda saklanıp, güvenilir ayıcığıma sarılarak ağlardım. Gerçek erkekler ağlamaz derler, ama ayıcığım ve palyaçom hiçbir şeyi söylemez; bu bizim gizli sırımızdır.
Bugün annemin doğum günüydü. Dışarıda koşarken babamı bir kırmızı elbise giymiş genç kadınla gördüm. Kadın gülüyordu, babamın elinde büyük, kırmızı güllerden bir buket vardı. Annem için! diye düşündüm içimden, Tam da annemin günü! Kalbim sevinçle çarptı.
Akşam, annem ve babaanne şık bir sofra kurdular: fırından yeni çıkmış patates, şeffaf soğuk çorba, mahzeme turşusu ve pembe gül kremasıyla süslenmiş dev bir pasta. Tek eksik bir gül kalmıştı; ben bir anlık heyecanla o gülü alıp gizlice yedim. Misafirler otururken baba geldi, elinde beyaz karanfillerle sarılmış bir buket vardı. Annem ışıldadı, boynuna sarıldı ve bir kız çocuğu gibi neşeyle güldü.
Ben de derin bir nefes aldım, dudaklarım kurudu; O ilk çiçekler nereye gitti? diye sormak istedim ama annemin yeni pembe elbisesi, yanaklarının kızarması beni susturdu. Sessiz kaldım.
Daha sonra karanlık dolabımda, ayıcığım ve palyaçomun arasında oturdum, babamın saatini bileğimde döndürdüm. Eskiden çok önemli, büyüksü, büyülüydü; oklar hareketsiz, donuk duruyordu. Birkaç kez çevirsem de bir şey değişmedi. Gözlerimin önüne yaş geldi ama bu kez ağlamadım. Anladım ki ağlamak bir yana, artık o küçük çocuğun umutlarıyla bekleyen bir yolculuk değil; ben büyümüş bir çocuğum.
Saati rafın ortasına, ayıcığım ve palyaçomun arasına koydum, dolabın kapısını sessizce kapattım. Artık Narniamda sihirli bir şey kalmadı.
Oda içinde annem yarım sesle şarkı söylüyor, hediyeleri açıyor. Yanına gittim, beline sarıldım, onun hafif bir titremesini hissettim.
Seninle birlikteyim, anneciğim demek istedim içimdeki kararlılıkla. Her zaman senin yanındayım.




