Onu Bana Karşı Kandırdın mı?

Defne, buraya gel, çorapları çantaya koyayım! Elifin sesi bütün daireyi sardı, mutfakta oturan Deniz ise bir an için çene çattı ve bir şey söylemekten kendini alıkoydu.
On altı yaşındaki yeğeni, uzun kollarını bir türlü nereye koyacağını bilemezmişçesine, itaatle odanın kapısına adım attı.

Anne, hava güzel olacak diye vaat ediyorlar.
Vaat! Elif, sanki hava tahmincileri ailesine hakaret etmiş gibi homurdandı. Ya soğuk olursa? Ya yağmur yağarsa? Kendi kendine bakmayı bilmezsin, hastalanırsın da
Deniz, ekşi kahveyi dudaklarına götürdü. Ağzını bir şeyle doldurmuştu, fazladan söz söylememek için. Üç yıldır bu gösteriyi izliyordu ve hâlâ alışamamıştı. Defne çamaşır makinesini açamazdı. Akıllı değil, anne bir kez bile ona makineyi kullandırmamıştı. Bozarsın. Komşulara su dökersin. Programları zor. Çöp atmayı da sevmezdi; Elif, kızının merdivende kayıp bir sokak köpek tarafından ısırılmasından korkardı. Defnenin odasını temizlemesine de izin vermezdi tozu silmek yerine yayarsın derdi.

Elif, çorapları çantaya kendisi koyabilir. O on altı. Deniz sonunda dayanamadı.
Elif, bakışını Denize çevirdi; bu bakış buzdolabındaki sütün ekşimesine neden olmalıydı.
Deniz, çocuğun yok. Benim bakış açımdan bir şey anlayamazsın.
Bu her zamanki, beton gibi bir tartışmaydı. Deniz, çocuk sahibi olmamanın onu aptal kılmadığını söyleyebilirdi ama susmayı tercih etti. Boş bir çaba olurdu.

Defne kapının önünde durmuş, yere bakıyordu. Yüzünde, hayvan barınağındaki köpeklerde gördüğü itaatkar, çaresiz bakış vardı. Bu en korkunç şeydi.

O akşam Deniz, kız kardeşine telefon etti.

Elif, Defne bir gece benimle kalabilir mi? Harry Potterı yine izlemek istiyorum, tek başıma sıkılıyorum.
Elifin sesi titredi. Deniz, zihninde kardeşinin diş diş çarklarını dönerken bir dizi endişe belirdi: Yolda hastalanırsa?, Balkonu açıkmış gibi olur mu?, Belki.

Tamam, sonunda Elif dayandı. Ama onu eve götür. Ne olur ne olmaz
Benim dairemle seninki arası kırk metre.
Deniz!
Tamam, tamam. Götürürüm.

Yarım saat sonra Defne, teyzesinin dairesinin balkonunda bacaklarını çekip oturmuştu. Balkon dar ama samimiydi; Deniz oraya battaniye, yastık ve bir süsleme ışığı getirmişti. Film izlemeye niyetlenmemişti zaten.

Defne, çaydanlığı ocağa koy. Benim ocak çakmak çubuğum kırıldı, kibritler dolaptadır!
Deniz, kızının cevapsız bakışını gördü ve içinde bir şüphe kıvranmaya başladı.

Kibirlerle ne yapıyorsun? diye sordu Deniz.
Defne gözlerini ona çevirdi, bir anda her şey netleşti.

Annem onlara dokunmamamı söylüyor. Zaten çakmak var.
Annem burada yok. Şimdi öğrenme zamanı!
İlk üç denemede Defne kibritleri ikiye bölmeye çalıştı, çok sert bastı, çok hızlı çekti. Dördüncüsü işe yaradı; ufak bir alev parladı ve kız ona bakıp bir mucizeye tanık olmuş gibi gülümseyerek izledi.

Bu Defne kelimeleri toplarken takıldı. Normal bir şey.
Denizin kalbi sıkıştı. Kız kardeşinin aşırı koruyucu tutumu, yeğenini bir kafeste yaşamaya mahkum ediyordu.

Bir hafta sonra Elif panikle aradı.

Düşünsene, okul üç günlüğüne kamp alanına götürüyor!
Ne? Deniz telefonu hoparlöre açtı, raporunu yazmaya devam etti.
Uzaktan çalışıyordu, teslim tarihi yanıyordu, bir kez daha kardeşi felaketle karşı karşıyaydı.

Nasıl olur? Eylül! Soğuk! Orada belki rüzgar, kötü yemekler, hastalık!
Elif, o on altı. Bağışıklığı var. Kabanı var. Beyni Ne kadar akıllı bırakmışsan ona göre.
Çok komik. Elif kırgın bir sesle bağırdı. Onu serbest bırakmam.
Defneye sordun mu?
Bir sessizlik.
Neden? Ben anneyiğimi. Ben daha iyi bilirim.
Deniz, dizüstü bilgisayarını kapattı. İçinde bir yangın varmış gibi çalışması boşunaydı.

Sen daha iyi biliyorsun, sınıf arkadaşlarıyla konuşmamalı? Evde kalmalı, diğerleri kamp ateşi etrafında şarkı söylemeli?
Kamp ateşi?! Elifin sesinde gerçek bir korku çınladı. Orada kamp ateşi olacak mı?

Defne kamp alanına gitmedi. Deniz, o gün yeğeninin odasında oturup başkalarının hikayelerini karıştırdığını gördü: sınıf arkadaşları otobüsten fotoğraf paylaşmış, şakalar yapmış, surat takmıştı. Defne telefon ekranına bakıyordu, yüzü tam bir boşluktu.

Mart ayında Defne on sekiz yaşına girdi. Deniz ona küçük bir çanta hediye etti parlak turuncu, cesur, Elifin onayladığı gri çantalardan hiç uzakta.

Defne melankolik bir gülümseme sürdü. Gözlerinde Denizin adlandıramadığı bir şey pırıldıyordu. Ne öfke, ne kızgınlık, daha çok uzun süredir mücadele etmeyi bırakmış bir yorgunluk.

Mayıs ayında Deniz, köyde bir ev kiraladı. Küçük, ahşap, eğik bir verandası ve bir elma bahçesi olan bir evdi. İnternet vardı, iş için yeterliydi.

Defneyi de yanımda götürmek istiyorum, dedi kız kardeşine.
Elif neredeyse tavanı dövecek kadar bağırdı.

Tüm yaz? Köye mi? Orada normal bir doktor bile yok!
Elif, bir sağlık ocağı var, merkeze de yarım saatlik araba yolculuğu. Sibiryaya götürmüyorum.
Pire ısırırsa? Zehirli mantarlar yerse?
Mantar yemeyecek, Deniz sabırla kesti. Ve ben yanındayım. Gözetleyeceğim, söz veriyorum.

Bir hafta boyunca ikna etti. Deniz, temiz hava, sessizlik, şehir gürültüsünden kaçış faydalarını saydı. Elif, eksik eczane, kuyu suyu, köy köpekleri gibi karşı argümanlar sundu. Defne sessiz kaldı. Kendi hayatına dair kararların içinde artık konuşmayı öğrenmemişti.

Tamam, sonunda Elif teslim oldu. Ama her gün ara. Ne yediğini fotoğraflayın. Ateş yükselirse hemen eve!
Koşullar üç sayfalık bir deftere sığdı. Deniz onayladı, not aldı, sonra defteri çöp kutusuna attı.

Ev, kuru ot ve eski ahşap kokusuyla karşıladı onları. Defne avlunun ortasında durdu, başını gökyüzüne kaldırdı; büyük, mavi ve ufukta hiç bir yüksek bina yoktu.

Burada çok boş, fısıldadı.
Ferah, Deniz düzeltti. Çaydanlığı tek başına koyar mısın? Ocak gazlı, başarabilir misin?
Defne sarardı.

Evet!

İlk hafta Deniz, yeğenine temel işleri öğretti. Eski çamaşır makinesine çamaşır koymak, titreşip uçak gibi ses çıkaran makineyi çalıştırmak. Defne hatalar yaptı; yumurtayı yaktı, musluğu kapatmadan zemini suyla doldurdu, beyaz tişörtü kırmızı çorapla yıkadı. Her başarısızlık yüzünde yeni bir şey belirdi. Umutsuzluk değil, merak; yeniden deneme arzusu.

Ben kendi başıma pilav yaptım! bir sabah mutfağa koşarak çırçır bir tencereyle bağırdı Defne.
Pilav yapışmış, topaklanmıştı, ama Defne ışıldıyordu sanki Nobel ödülü almış gibiydi.

Tebrikler, ciddi bir sesle karşılık verdi Deniz. Artık bir kıyamette hayatta kalabilirsin.
Defne kahkaha attı; yüksek sesle, başını geriye atarak. Deniz, o kahkahanın sesini ne zaman duyduğunu hatırlamıyordu.

Köyde iki on kişi yaşıyordu; çoğu yaşlı ve birkaç aile yazı geçirmek için gelmişti. Komşu Zehra, Defneye keçi sağmayı öğretti. Komşu Peker, yaşıt bir çocuk, onu balığa götürdü. Deniz, Defnenin insanlarla konuşmayı, annesinin gölgesinden çıkıp sorulara cevap vermeyi öğrenişini izledi. Omuzlarını gerdi, gözlerine baktı, esprilere gülümseyerek yanıt verdi.

Yaz ortasına gelindiğinde Deniz, Defneye tek başına markete gitmesine izin verdi. Bir buçuk kilometre toprak yol, ayçiçeği tarlası yanından geçiyordu.

Kaybolursam? diye sordu Defne, sesi korkudan çok merak doluydu.
Burada tek bir yol var. İstemesen bile kaybolamazsın.
Defne bir saat içinde döndü; ekmek, süt ve geniş bir gülümseme getirmişti.

Geldim, dedi.
Ne büyük bir başarı, Deniz alaycı bir homurttı ama sıkıca sarıldı onu.

Üç ay çabuk geçti. Defne beş yemek pişirmeyi, çamaşır yıkamayı, ütülemeyi, haftalık bütçesini düzenlemeyi öğrendi. Köy çocuğu gibi nehir kenarında yüzdü, Zehraya bahçeyi süpürmeye yardım etti, akşama kadar verandada kitap okudu. Deniz, önünde bambaşka bir genç gördü; boş gözlü bir kız değil.

Eve dönüş zor oldu. Elif kapıyı açtı ve kızını başka bir gezegenden gelmiş gibi inceledi.

Defne? şüpheyle tekrar sordu. Sen bronzlaşmış gibisin.
Ve çorba yapmayı öğrendim, Defne ekledi. İstersen bir tane yapayım?
Elif gözlerini kocaman açtı.

Çorba? Sen? Deniz, ne yaptın ona?

Önümüzdeki haftalar bir savaşa dönüştü. Defne bir iş bulmak istedi. Özgeçmiş gönderdi, mülakatlara gitti, işe alım telefonlarını cevapladı. Elif dairede telefonla kalp atışını dinler, bir yandan da kendi işini savunmaya çalıştı.

Çalışmana gerek yok! Ben yeterince kazanıyorum!
Bana lazım, anne. Defne sesini yükseltmedi ama kararlıydı. Yetişkin olmak istiyorum.
Henüz çocuksun!
On sekiz yaşındayım.

Defne bir kafede resepsiyonist olarak işe başladı. Ne büyük bir adım, ne bir iş, ama bir ilk adımdı.

İlk maaşını aldıktan sonra para biriktirmeye başladı. Üç ay içinde, Denizin mutfağında kiralık daire ilanlarını karıştırıyordu.

Bu uygun, parmağını ekrana koydu. Tek odalı, işe yakın, ucuz.
Anne rahatsız olur, uyardı Deniz.
Biliyorum.
O beni lanse edecek, Deniz gülümsedi.
Bunu da biliyorum. Defne gözlerine kararlılıkla baktı. Artık dayanamıyorum, teyze. Hâlâ banyodaki ışığı kapattımı soruyor. On sekiz yaşındayım, ne zaman uyuyacağımı bile soruyorum.
Deniz başını salladı.

O zaman dairesine bakalım.

Elif uzun uzun bağırdı. Deniz, susmadı, söz söyledi.

Bunu sen yaptın! Tüm yazı onun kafasını karıştırdın! Bir şey öğretmedin! Aileyi mahvettin!
Elif, Deniz bir duraklamadan sonra, ona yaşamayı öğrettim. Senin yapman gereken, ama korktuğun şey.
Korktum! Korudum onu!
Sen onu korudun! Deniz sinirsiz bir şekilde, sadece gerçeği söyleyerek devam etti. O kadar korktun ki, o çocuğu bu daireye hapsedip, dış dünyayı görmesini engelledin.

Elif bir sandalyeye oturdu, yüzü soluklaştı.

O benim kızım, fısıldadı.
O artık bir yetişkin. Ve dışarıdaki hayatı keşfetmek istiyor.

Defne, Aralık ayının başında taşındı. Daire küçüktü, tavanları alçak, zemin gıcırtılıydı ama Defne odasını eşyalarla doldururken bir saray gibi heyecanlıydı.

Bak, buzdolabını açarak söyledi, kendim alışveriş yaptım! Perdeleri astım! Çarpık belki ama düzelteceğim.
Deniz kapıda durdu ve gülümsedi. Kızının klâsik, deneyimsiz ama güzel bir hayatı artık tam bir nefes alıyordu.

Teşekkür ederim, Defne akşam çayını yudumlarken, kibritleri, köyü, her şeyi için söyledi.
Ben bir şey yapmadım.
Beni özgürleştirdin. Defne gülümseyerek yanıt verdi.
Deniz, elini uzattı ve torun parmaklarını sıktı.

Korkularının zincirini kıran bir genç, artık kendi yolunu çizmeye cesaret eden bir kız. Hayat, korkularımızı aştığımızda gerçek özgürlükle buluşur.

Rate article
Lifequest
Onu Bana Karşı Kandırdın mı?