Erken kalk, anneye çorba pişir, dedi kocası. — Kimden doğduysa, o annesine çorba yapsın!

30 Ekim 2025, Cumartesi

Sabahın erken saatlerinde uyanıp anneme çorba pişirmemi istedi, dedi kocam. Anneme çorba yap, onu doğan sen yap diyerek.

Ben, Elif, sevdiğim koltukta bir bardak ayranla oturmuş, televizyonun ekranına boş boş bakıyordum. Saat sekiz; ekranın üstünde bir dizinin kapanış jeneriği akıyordu, ama gözüm başka bir günün düşünceleriyle doluydu. Yine bir cumartesi, yine kayınvalidamın gelişiyle gelen kutsal ritüeli

Beş uzun yıl evliliğimizde bu hafta sonları bir hayatta kalma sınavına dönüştü. Her cumartesi bir lanet gibi, bir türlü kalkamayan.

İlk başta her şey masum ve sevimliydi. Meryem Hanım ayda bir kez yeni evli çifti ziyaret eder, sohbet eder, çocukların nasıl olduğunu sorardı. O zaman Ali, içten bir ses tonuyla şöyle derdi:

Anne yalnız, yaşlı. Baba on yıldır yok. Biraz vakit ayıralım, ona moral verelim, sohbet edelim.

Ben de memnuniyetle kabul ederdim. Tabii ki kocamın annesi, yaşlı nesli saygıyla anmak gerekir.

Fakat zaman geçtikçe, durum kökten değişti.

İlk adım ev işlerine takıntıydı. Meryem Hanım ilk ziyaretten sonra çocuğu Pekini koridora çağırdı:

Pekin, evin zeminlerini kim yıkıyor?

Elif, ben yıkıyorum anne, şaşkınlıkla yanıtladı.

Ama linolyumda hâlâ lekeler var, süpürgelere toz birikmiş.

O günden sonra kayınvalidam gelmeden önce ben bir temizlik çılgınına dönüşür, saatlerce çamaşır odasında, süpürgeyi beş kez dolaştırırdım. Zeminleri iki kez yıkar, önce güçlü bir temizlik spreyiyle, sonra kurulayarak. Tozu mobilyalardan, kitap raflarından, hatta radyatörlerden ve süpürgelerden bile silerdim. Banyo ise parlatılmış bir aynaya dönüşürdü.

Annem çocukluğundan beri mükemmel temizlik tutkunu, diye açıklardı Ali, bana odayı süpürürken izlerken. Evinde her şey müze gibi olmalı.

Ben mi kirli bir evde yaşıyorum? yorgun bir sesle bağırdım, sırtımda bükülmüş bir omurga.

Tabii ki hayır, sadece biraz daha rahat olmanı istiyorum.

Rahat Bankada günde on saat çalışan, müşteri şikayetleriyle boğuşan bir kadının hâliyetine nasıl denir? Ama ben dayanırım. Aile demek karşılıklı fedakârlık ve uzlaşma demektir.

Bir yıl sonra Meryem Hanım ziyareti iki haftada bir, sonra da hiçbir cumartesiz kalmayacak şekilde artırdı.

Boş evde tek başına sıkılıyor, derdi kocam anlayışlı bir tavırla. En azından bir yer var, dinlenebilsin.

Dinlenmek Burada sadece kayınvalida dinlenir, ben ise adeta bir at gibiyim.

Temizlik beklentileri yanı sıra zorunlu eğlence programları da ortaya çıktı. Meryem Hanım sadece çay ve bisküviyle oturmakla yetinmez, alışveriş merkezlerinde yeni elbiseler aramaya çıkardı.

Pekin, yeni bir bluz alalım mı? her cumartesi aynı şarkıyı söylerdi. Gardırobum eskidi.

Tabii ki anne! Hemen hazırlan, Elif!

Ve ben de bir çuval çantalarla, dar koridorlarda, deneme kabinlerinde beklerken, Meryem Hanım beş, yedi kıyafet dener, sonunda birini alır ya da hiçbir şey almadan çıkardı.

Kaliteli ürünler eskiden daha iyiydi; Sovyet zamanında dikiş daha sağlamdı.

Başka bir mağazada deneyelim mi? diye önerdim.

Evet, kesin daha iyidir.

Ali bu alışveriş maratonlarına hiç katılmazdı; onun daha acil erkek işleri vardı: TVde futbol maçı, garajda arkadaş buluşması, arabayı yıkama ya da balık tutma.

Kadınlar bu tür şeyleri sever, derdi felsefi bir tavırla. Ben sadece tavsiye ederim.

Yoğun bir haftanın ardından bir gün işten çok geç döndüm, yorgunluk beni sarstı. Bankada çeyrek aylık rapor, müdürle acil toplantı, zor bir müşteriyle tartışma Başım dönerken, Ali rahat bir koltukta, bir suç dizisi izliyordu, çayını yudumluyordu.

İş nasıl? sordu, ekrandan gözünü ayırmadan.

Çok yorgunum, itiraf ettim ve koltuğa çakıldım.

Anladım. Dinlen, anne yarın sabah gelecek.

Biliyorum, kısaca yanıtladım.

Yarın erken uyan, anneme çorba yap. Çiftlik yumurtasından, çünkü annemin mide problemi var; marketten alınan kimyasal çorba ona göre değil.

Şaşkın bir şekilde başımı kaldırdım:

Çiftlik yumurtası mı?

Evet, merkezi pazarda iyi bir satıcı var, teyze Lütfiye. Canlı tavukları var, sıcak ve taze. Dondurulmuş tavuk sadece bir yemek değil, çorba için uygun değil.

Saat kaçta gitmemi istersin?

Altı buçuk gibi uyan, pazar sabah altıda açılır, sekizde evde olursun. Anne genelde dokuzda gelir.

Neden kendin gitmiyorsun?

Ben de isterdim, ama sen bu işte daha iyisin. Çorba kadın işi; ben de bir iki saat uyuyup enerjim tazelenir.

Banyoya girdim, dişlerimi fırçalarak adaletsizlik üzerine düşündüm. Alışık olduğum bir günün içinde, öğleye kadar uyumak istiyorum, ama yarın sabah altı buçukta koşup tavuk almam gerekiyor.

Alarm kuracak mısın? bağırdı Ali oturaktan.

Hangi alarm? şaşırdım.

Tabii ki erken kalkman için bir alarm. Anne dokuzda gelir, çorba uzun sürer.

Banyodan diş fırçasını ağzımda tutarak çıktım:

Sen bir alarm kuracaksın mı?

Bana alarm lazım mı? Yarın çorba pişirmeyecek ki.

Onun sorumluluğu değil gibi davranması, annemin gelmesiyle ilgili bir sorumluluk gibi görünmüyordu.

Tamam, hafifçe yanıtladım, ama telefonuma alarm kurmadım.

Sabahın yedinci dakikalarında kapı çaldı; dışarıda ince bir yağmur damlaları pencereye çarpıyordu.

Kim olabilir? iç çekerek ev paltosunu buldum.

Şimdi geldim! neşeli bir ses duyuldu.

Kalbim bir an yere yığıldı; kayınvalidam beklenenden erken gelmişti.

Kapıyı açtığımda Meryem Hanım iki büyük çanta, hafif bir trençkoyla duruyordu; taze, enerjik ve neşeliydi.

Elif, günaydın! Çorba kokuyor mu? Çok erken mi geldim?

Bir kez duyduğum çorba sözcüğünü hatırlamadan boğazıma bir düğüm düğmesi gibi sıkıştırdım.

Çorba yok, boğuk bir sesle karşılık verdim.

Ah! paniğe kapıldı Meryem Hanım. Pekin, sen erken kalkmanı söylemişti

Pekin uyuyor.

Meryem Hanım içeri girdi, paltosunu askıya astı.

Sorun değil, hemen pazara gidelim, taze tavuk alalım. Çiftlik tavukları, market tavukları kimyasal bir şey.

Ben bir an için durup, bu enerjik kadına baktım ve içimde bir şeyler kaynamaya başladı.

Gidip getirmeyeceğim.

Nasıl gidemezsin? şaşkınlıkla sordu. Çorba nerede?

Çorbayı sipariş eden kişi kendisi yapar.

Ama Pekin haftanın tüm gün çalışıyor! Dinlenmesi lazım!

Ben de çalışıyorum, dinlenmek istiyorum.

Meryem Hanım mutfağa oturdu, uzun bir tartışma başlatmaya hazır gibi.

Elif, doktor sabahları sıcak çorba öneriyor. Midem ağrıyor!

Anlıyorum; neden bu benim sorunum?

Tam beş dakika sonra Ali, kırışmış bir tişörtle uyandırılarak ortaya çıktı.

Anne, geldi mi?

Pekin! Meryem Hanım çocuğa umutla baktı. Çorba nerede? Elif tavuk almaya gitmeyecek diyor.

Ali şaşkın bir bakış attı:

Dün sana erken kalk ve anneme çorba yap demiştim.

Elif yavaşça başını çevirip ellerini temiz bir havluyla kuruladı, gözleriyle Aliye baktı.

Çorbayı annesi yapar, annesi çorbayı yapan o.

Mutfakta bir sessizlik hâkim oldu. Meryem Hanım donakaldı, Ali ağzını kapattı.

Ne dedin? fısıldadı.

Uzun zamandır düşündüğüm şeyi söyledim.

Elif! kayınvalida öfkeyle bağırdı. Nasıl konuşabilirsin böyle!

Basit bir cümle, dedi sakin bir ses tonuyla.

Ama ben senin kayınvalidam! bağırdı Meryem Hanım.

Ne? Ali araya girdi. Annem aile demektir!

Senin ailen, senin annen. Ona çorba demek senin işin.

Bilmem!

İnternetten tarif bul, öğren!

Kadın sen misin? kocam şaşkınlıkla sordu.

Evet, sen uzaylı mısın?

Meryem Hanım nazikçe şöyle dedi:

Elif, biliyorum yorgunsun, ama aile sorumlulukları

Kiminki? Elif yükseltti sesini. Benim mi? Sizin nerede?

Yaşlı bir kadınım

Ama sürekli köy evine gitmek, mağazalarda dolaşmak, eğlence talep etmek Yaşlı sayılmaz.

Nasıl cesaret edersin! kayınvalida öfkeyle yanıtladı.

Beş yıldır sabrettim; artık bıktım. dedim.

Ben ocağın başına geçtim, küçük bir tencereyi ısıttım.

Ne yapıyorsun? sordu Ali.

Kahvaltı için yulaf.

Peki ya biz?

Siz yeterince büyüksünüz, kendi işiniz.

Elif, bu doğru değil! kayınvalida bağırdı.

Ne doğru değil? Ücretsiz bir ev hizmetçisi olmak istemiyorum mı?

Ben senin annen değil miyim!

O zaman anne sorumluluğu senin. Oğlumu besle.

Burada pişirmek istemiyorum!

Ali masaya oturdu, kayınvalidaya bakarak:

Anne, kafede bir şeyler yeriz mi?

Kafe pahalı, homurdandı Meryem Hanım. Mideme de zararlı.

O zaman evde bir şeyler yap.

Ben yapmayacağım!

Ben de yemek yapmayı bilmiyorum! patladı Ali. Elif, aileye bakmalısın!

Kendi aileme bakarım, başkalarına değil.

Annem yabancı bir teyze değil!

Bana yabancı geliyor; onunla büyümedim, tanımadım, seçmedim.

Meryem Hanım gözyaşına boğuldu:

Ne kadar acımasızsın!

Acımasızlık beş yıldır bir insanı hizmetçi gibi kullanmak demektir, yanıtladım.

Nereye gidiyorsun?

Kendi işime. Siz büyüksünüz, halledeceksiniz.

Banyoya yöneldim, sıcak su yorgunluğumu yıktı.

Mutfakta iki yetişkin kaldı; şimdi basit bir çorba ya da bir kase kahvaltılık pişireceklerdi.

Bugün öğrendim ki, aile birliği demek, görev dağılımını adil paylaşmak ve herkesin sınırlarını gözetmek demektir. Çorba yapmanın ya da temizlik yapmanın kimsenin tek başına taşıması gereken bir yük olmadığını anladım. Kendi sınırlarını korumak, sevgiyle ama kararlı bir dille konuşmak, en sağlıklı çözüm olur. Bu ders, hayatımın her alanına rehberlik edecek.

Rate article
Lifequest
Erken kalk, anneye çorba pişir, dedi kocası. — Kimden doğduysa, o annesine çorba yapsın!