Altı ay önce Almanyada iki yıl geçirdikten sonra İstanbula döndüğümde, oğlumun büyük sürprizi beni bekliyordu.
Kızım Çiğdem, bir Alman vatandaşıyla evlenmişti. Ben iki yıl boyunca onların evinde kaldım, torunumun bakımını üstlendim, ev işleriyle meşgul oldum.
Çiğdem ve kocası aynı firmada çalışıyordu; akşamları yalnızca evlerine dönebiliyorlardı. Bu durumun hiç değişmeyeceğini umuyordum ama öyle olmadı. Bir gün aniden Artık bize ihtiyacın yok, dediler ve evi boşaltmamı istedi. Bir ay geçmeden yeniden kendi evimin kapısındaydım. Orada da hoş karşılanmadığımı fark ettim.
Çiğdemin evinde kaldığım sırada, oğlum Ahmet birinci eşinden boşandı, evini terk etti ve benim yanımda yaşamaya başladı. Yanında, hâlâ hamile olan sevdiği Meralı da getirdi. Bana bir satır bile sormadan kapılarını açtı. Ne yapmalıydım? Oğlumla hamile eşini evden atmak mı? Elbette ki hayır. Ama bir odalı dairede, üç kişi, yakında dört kişi nasıl yaşayacak? Kiraya bir ev alamayacek kadar paramız yok; elimizdeki tek para da Türk lirası.
Çiğdemle telefonla konuştum, durumu açıkladım. Umudum, beni tekrar evine kabul etmesiydi. Ancak cevap, Biz başka bir yaşam biçimini seçtik, oldu.
Ahmetin tutumu anlaşılır, geri dönüşünü düşünememişti. Şimdi mutfak koltuğunda uyuyorum, gündüzleri evden çıkıp markete gidiyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum. Ahmet ve Meral birbirine çok iyi, kavga etmiyorlar; ama gelin, beni görmezden geliyor. Evdeki havayı hissetmek bile zor; beni istemediklerini söyleyen bakışları var.
Altmış yaşımda, bir anda gereksiz bir nesne gibi hissetmek, beni derinden yaralıyor. Oğlum sadece hamile eşini düşünüyor, konut sorununu düşünmüyor.
Şimdi yarı zamanlı bir iş arıyorum, kendi dairemde ayakta durmak istiyorum. Meralın ailesi köyde yaşıyor; ona ebeveynlerime taşınsın dememi söyleyecek miyim? Ahmet orada bir iş bulabilecek mi? Şüphelerim çok. Ne yapacağımı bilmiyorum, kararım bir sis perdesi gibi. Gözlerim kapanınca, yalnızlığın soğuk nefesi çöküyor içimde.




