Bana öyle bakma! Bu bebeği istemiyorum. Al! diye bağırdı yabancı kadın, bebek arabasını benim elimdeki gibi fırlattı. Ne olduğunun farkına varamadım.
Mert ve ben uzun yıllardır bir uyum içinde yaşıyorduk. Neredeyse hiç kavga etmezdik. Ben de iyi bir eş ve ev hanımı olmaya çalışır, üniversitede evlenir, ardından ikiz çocuklar dünyaya getirirdik. Çocuklar büyüdükçe küçük bir atölye açtık; ben sadece ara sıra ona yardım eder, ev işlerini ve çocukların bakımını üstlenirdim. En çok mutfakta vakit geçirmekten hoşlanır, hafta sonları Merti yeni bir tarifle mutlu etmeye çalışırdık. Çocuklarımız da her seferinde Anne bu sefer ne pişirecek? diye merak ederdi. Tüm bu sorumluluklar arasında Mertin ne yaptığına hiç dikkat etmezdim. Onun beni aldatacağını düşünemezdim. Gerçek şu ki, geçen yıl işlerde zorlu bir dönem geçirdik; atölye durma noktasına gelmişti, tasarruf etmek zorundaydık. Mert bütün Türkiyeye seyahat edip yeni alım sözleşmeleri imzalıyordu. Çocuklar ilkokula yeni başlamıştı, ben de evde onlarla kalıyordum.
Bir akşam işten eve dönerken, bizi güzel bir kadın karşıladı. Arabadan indiğimizde yabancı kadın bana doğru yürüdü ve bebek arabasını elime sıkıştırdı.
Bana öyle bakma! Bu bebek benimle kalmak istemiyorsa, almaktan vazgeç! diye bağırdı çılgınca, parmağını Merte doğru işaret etti.
Ne olduğunu bir türlü kavrayamıştım.
Sen söz verdin, onu bırakıp benimle olacaksın! Bunu yapmazsan, bu çocuğu istemiyorum! diye bağırdı, ayakkabı bağcıklarını çevirip uzaklaştı.
İçimdeki şok geçip, elimde bir bebek taşıyıcısı olduğunu fark ettim. Merti sormadım; yüzündeki ifadeden, bu kadının kim olduğunu ve Mertin içinin parçalanmak üzere olduğunu anladım. Sessizce evimize girdik. Orada, iki haftalık bir erkek bebek, bir bebek sarığında yatıyordu.
Çocukları okuldan al ve bana söyleyeceklerimin hepsini al; bebek için her şeyi yap, diye Mert, sanki bir komut verirmiş gibi sustu.
O günden itibaren on sekiz yıl geçti. Çevremdeki birçok kadın, iki kız çocuğum varken, başkasının çocuğunu büyütmemi garip bulup beni yargıladı. Merte o kadını hiç sormadım; çocuğu kendi evlatmış gibi yetiştirdik. Kızlar, bir erkek kardeşin varlığıyla mutlu oldular. Oğlumuzun gerçek kimliğini saklamadık; büyüdüğünde her şeyi anlattık. Şaşırtıcı bir şekilde, o da soğukkanlılıkla kabul etti, annesini hiç sorgulamadı. Ben üç harika çocuğa sahip olduğum için mutluydum; evlatlarım beni sevdi. Mert ile aramızdaki bağ o zamandan beri sarsıldı, ama o da elimden geleni yaparak düzeltmeye çalıştı.
Baranın on sekizinci doğum günü geldiğinde, ailece bir kutlama düzenlemeyi planladık. Kızlar evlenip, ayrı hayatlar kurmuştu; hepsi de gelmek istiyordu. Masaya oturacakken kapı çaldı. Misafir beklemiyorduk, bu yüzden içimi bir gerginlik sardı. Gün boyu bir şeyler beni rahatsız etmişti ve haklıydım. Koridora adım attığımda, bana oğlunu teslim eden kadınla aynı görünüme sahip ince bir kadın gördüm.
Ben oğlumla konuşmak istiyorum! dedi kadın.
Sizin burada bir oğlunuz yok! diye Baran ve ben bir ağızdan bağırdık.
Baran kapıyı kapattı, kadını masaya davet etti ve herkes oturdu. Gözlerimdeki yaşlar birikmişti. O anda, kendi çocuğum olmasa da, ona sahip olduğum için derin bir sevinç ve huzur hissettim.
Bu an, hayatın acımasız döngülerine rağmen, sevginin her zaman yeni bir kapı açtığını bana hatırlattı.




