Altıtan kırk bir yaşımdayken, Galatanın dar sokaklarındaki eski bir çarşıda, gözleri pütürlü bir yaşlı Rom kadını elimi tuttu, kaderin iplerini süzdü ve fısıldadı:
Sen bir hiç evlenmeyeceksin.
Ben, o an sadece gülümseyerek karşı koydum. Yıllar su gibi akıp gitti; Vali adındaki genç bana yüzükle geldiğinde, o sözler aklıma düştü ve hafif bir tebessümle, Olur, en azından gelinlikte bir damla ışık olurum, dedim ve kabul ettim.
Evlendik. Çocuk beklemek uzun sürdü. Doktorlar sert bir dille, Kısırlık. Kesin. diye ilan ettiler, başka bir çıkış yoktu.
Peki, ben bir eş olacağım, diye içimden hüzünle söylenip gözlerimi topladım.
Bir gün mucize gerçekleşti; hamile kaldım. Doktorlar uyarı yaparak, Bu çok tehlikeli, hayatta kalamayabilirsiniz, dediler.
Ben, sadece bir kez daha gülümsedim: Olur, en azından hamile bir ruh olurum.
Sağlam, güçlü bir erkek çocuğu dünyaya getirdik. Yıllar geçti; Valiyle birlikte ne sevinçleri, ne hüzünleri, ne kahkahaları, ne de gözyaşlarını kaçırmadık. Dört yüzyıl gibi bir sürede, bir gün gibi geçti zaman.
Sonra yeni bir haber geldi: Yaşamınızdan yarım yıl kaldı. diye doktorlar söylediler. Gözlerimi ona dikerek, O zaman paraşütle atlayacağım. Hep hayalini kurmuştuk, dedim. Ve atladım. Bir kez, iki kez, defalarca
Aylar sonra tekrarlanan testlerde hastalığın izine rastlanmadı. Çünkü insan gerçekten yaşadıkça, kaderin omuzları sadece hafifler,
ve hikâye yeniden kaleme alınır.
Bu hikâye, eski İstanbulun dar sokaklarında bir anı gibi yankılanıyor; bir zamanların gölgesinde, lira ve kalbin ortak çarpmasıyla…




