Bak, sana bir şey anlatayım, bir de içimi dökeceğim, sıkıntı bir yana. Ben 60 yaşında, tek başıma yaşıyorum şimdi, İstanbulda bir apartman dairesinde. Çocuk da yok, koca da yok; bir zamanlar evlendim elbette. 25 yaşındayken aşkımızla bağlandım Mehmete, ama o da beni kandırdı. Kocam başka bir kızla evimize geldi, ben de o durumu kabul edemezdim. Eşyalarımı toplayıp, annemin yanına taşındım. Boşanmanın iki ay sonrasında hamile kaldığımı öğrendim.
Açıkçası o haberi Mehmete söylemek istemedim, ona hiç ulaşmadım. Tek başıma büyüteceğime karar verdim. Oğlum doğdu, doktorlar da bana kötü bir haber verdiler: Bebeğiniz çok zayıf, içinde ilerleyemez bir hastalık var, on bir, on iki yaşına kadar yaşayabilir. O an aklıma tek bir şey geldi, çocuğumun bu dünyadan çabuk ayrılacağını.
Emiri büyüttüm, her gün emzirmek, ona bakmak bir bütün gibi oldu. O 15 yaşına geldiğinde bir hafta farkla babam ve o da vefat etti. İki sevdiğim insanı bir anda kaybettim. Babamın geride bıraktığı geniş daire, şehrin tam ortasında. Yıllardır yalnız yaşıyordum, pek çok erkek de tanımamıştım. Çocuk yapma düşüncesi aklıma bir kez daha girdi, ama aynı acıyı tekrar yaşama korkusuyla risk almadım. 45 yaşında bir dizüstü bilgisayar aldım, akrabalarımın mesajlarını okuyup onlarla iletişim kurmaya başladım.
Akrabalarım Ayşem, tek başına yaşıyorsun, bir testamento var mı? diye sormaya başladı. Testamento olmadığını öğrenince, para dertlerine daldılar, hatta birbirlerini kıskanıp daha iyi gözükmeye çalıştılar. Ben de kimin dairemi alacağını biliyorum; dostumun kız kardeşi Zeynep, hep bana karşılıksız yardım eder. Ailem sadece daireyi istiyor. Bir noktada onlarla teması kestiğimde bile, hâlâ kulaklarını duymak istiyorlar.
Bir gün kuzenim Serkan çabuk çabuk aradı, Ayşe, hâlâ hayattasın mı, daireyi kime veriyorsun? diye sordu. O kadar kırıldım ki, tüm akrabalarıma mesaj atmayı, telefon açmayı yasakladım. Şimdilik sessizliğe büründüm, belki de en iyi karar bu.
Umarım bu uzun öyküyü dinleyince bir şeyler anlar ve bana biraz da destek olursun. Çok sevgiler.




