Sonbahar Parkı’nda Son Buluşma

Sonbahar parkında son buluşma

İkisi de aynı parkta buluştu; her şeyin yirmi sene önce başladığı yer. Bir anlaşma değil, sonbahar rüzgarının tuhaf bir keyfi, sanki şehirde dolaşıp birilerinin geçmiş yaşam sayfalarını çeviriyormuş gibi.

Erdem, altın lambalarla süslenmiş bir yolun kenarında yürürken, palto cebinde, akşam çıkacak trenin kırışık biletini sıkıca tutuyordu. Şehrin tüm yazını, gençliğinin ilk ışığını geride bırakıp gitmek üzeresiydi; bu yürüyüş onun sessiz vedasıydı.

O sırada Çiğdem, köşesi kırılmış, M. + V. harfleriyle oyulmuş eski bir bankta oturuyordu. Bej bir paltoya bürünmüş, göle bakıyor, su kenarında yürüyen ördeklerin ekmeğe hasret kalmış bakışlarını izliyordu.

Erdem durdu ve kalbi eski, unutulmuş bir hareketi yaptı; darbı gibi değil, zamanın geriye ölçen bir sarkaç gibi sallandı. Çiğdemi binlerce kişi içinde tanıyabilirdi; sadece o hafif yorgun insanın içinde değil, başını eğişiyle, ellerini dizlerinin üzerine birleştirmesiyle.

Çiğdem? diye fısıldadı, sesi hırıltılı ve yabancıydı.

Çiğdem dönüştü; şaşkınlık yok, sanki adını duyacakmış gibi bekliyormuş gibi. Griyeşil gözleri genişledi.

Erdem? Aman Tanrım Erdem.

Yanına oturdu, aralarına on yıl gibi bir boşluk sığacak kadar mesafe bıraktı. Nemli yaprakların, dumanın ve eski, pahalı parfümlerin kokusu hâlâ havada; gençlikteki tatlı ve asi aromalardan farklıydı.

Ne yapıyorsun burada? diye hep bir ağızdan sordular ve gülüşmeleri sakınca bir hâlde.

Çiğdem, yakındaki bir yüksekokulda ders sonrası bir yürüyüşe çıkmış, Erdem ise vedalaşmaya hazırlanıyormuş.

Bir anlık sessizlik, hem rahatlatıcı hem de sıkıntılıydı.

Hatırlıyor musun, diye Çiğdem suya bakarak aniden başladı ilk kez burada nasıl tanıştığımızı? Sen kaykayla dolaşıyordun, neredeyse ayağımı çarpıyordun.

Ben neredeyse demedim; çarptım, diye Erdem gülümsedi. Düşmüştün çamura. Ben özür dilemek yerine bağırdım, kaykayımın kırıldığına.

Ben de yırtılmış çoraplar yüzünden ağlamadım; senin kaba tavrın yüzündendi, diye Çiğdem başını salladı, gözlerinin köşelerinde kırışıklık ışıkları toplandı; bu ışıklar ona dünyanın en güzel takısına eş değildi. Sonra sen bir gün Sincap şekerleme kutusuyla geldin.

Ve o bankta karanlığa kadar oturduk, diye sessizce ekledi Erdem.

O anda hafıza, eski bir sinema projektörü gibi çalıştı, ekranda solmuş ama hâlâ parlak sahneler yansıttı. Genç ve komik bir grup, ateş başında sosis kızartıyor, Çiğdem kirli elleriyle ona çataldan veriyordu; Erdem ise parmağını ısırıyormuş gibi yapıyordu. Yağmur altında bir film galası öncesi koşuyor, bütün bedenleri sırılsıklam; heyecan çığlıkları gökyüzüne karışıyordu. Doğum gününde ona minik bir safirli gümüş yüzük hediye etti, tüm yaz kazancını harcayarak; Çiğdem elini dudağına götürüp gözyaşları içinde.

Şimdi bunları konuşuyorlar, kelimeler sanki yıllar boyunca bir sandığın dibinde saklanmış gibi kolayca akıyordu.

Hatırlıyor musun, üniversiteye nereden gideceğimiz konusunda tartıştığımızı? diye Çiğdem sordu. Sen Petersburga gitmek istedin, ben annem yüzünden ayrılamadım.

Aptalca davranmıştım, diye fısıldadı Erdem. Seviyorsan, dünyanın sonuna bile gideceksin derdim.

Ben de seviyorsam, anlayacaksın derdim, dedi Çiğdem derin bir nefes alarak. O zamanlar çok gençtik. Aşkın her şeyi çözebilecek bir sihir olduğuna inanıyorduk. Ama o sihir nazikti; göletteki ilk buz gibi.

Sessizlik çöktü. Akçaağaçtan bir dal, bir yaprak demeti koparıp yavaş bir veda valsine dönüştü.

Senin her şey yolunda mı? diye Erdem sordu, cevabı zaten bildiği bir sesle. İyi demek, hayatlarının gerçek özetini vermezdi. Çiğdemin bir ailesi, bir işi vardı; Erdemin başka bir şehirde bir şirketi, sorumlulukları. Her şey normaldi, ama yirmi yıllık bir bankta iki genç insanın iyi demesi farklı bir anlam taşıyordu.

Evet, dedi Çiğdem, gözlerinde aynı kelimeyi okuyan Erdem. Her şey yolunda.

Erdem cebinden o kırışık bileti çıkardı, elleriyle sıkıştırdı; şehirden, parktan, ondan bir kesit ayırıyordu.

Biliyor musun, diye elini uzatarak söyledi saçlarının kokusunu hâlâ hatırlıyorum. Parfüm değil, sadece saçların; elma şampuanı ve güneş karışımı.

Çiğdem ona baktı, gözleri pırıl pırıl parladı.

Ben de senin ıslık çaldığını hatırlıyorum. İki parmakla çaldığın o ıslık, evime yaklaşırken duyulurdu, ben de balkona koşar, çılgın bir kuş gibi uçar dururdum.

Şimdi ıslık çalmaya çalıştı, ama sadece çekingen bir ses çıktı; yetenek kaybolmuştu. İkisi de tekrar gülümsedi, bu kez hafif ama derin bir hüznün içinde.

Zamanı gelmişti. İkisi aynı anda banktan kalktı, sanki eski bir alışkanlık gibi.

Hoşça kal, Erdem, dedi Çiğdem.

Hoşça kal, Çiğdem, yanıtladı Erdem.

Sarılmadılar, yana yana yanaşmadılar; sadece iki ayrı aleme doğru yürüdüler, yirmi yıl önceki gibi sabah yarısı buluşacaklarını umut ederek, ama şimdi bir daha asla.

Erdem parkın çıkışına geldi, arkasına döndü. Çiğdem artık uzakta, alacakaranlıkta eriyen ince bir siluet. Biletini çıkardı, bulanık harf ve rakamlara baktı, yavaşça birkaç parçaya ayırıp çöp kutusuna attı.

Yükle birlikte gitmiyordu; sadece orada bıraktı, yerinde kalması gereken bir şey gibi. Sonra soğuk akşamın yolunu sürükledi, sadece elma şampuanının tatlı kokusunu içinde taşıyarak.

Parkın çitlerinden dışarı çıktı; şehir gürültüsü üzerine bir çığ gibi çaldıarabaların uğultusu, sokak satıcılarının bağırışları, köşe tezgâhındaki döner ve kebap kokuları. Erdem, ceketi sıkıca çekerken, trenin artık beklemediğini bilerek, yönünü gar yönüne çevirdi.

Tanıdık sokaklarda yürürken, her köşe bir kitap sayfası gibi önüne serildi; bir zamanlar birlikte yazdıkları bir romanın bölümü. Anadolu sineması, yağmurdan kaçmak için öpüştükleri merdivenler; bir zamanlar sıcak bir kahve dükkanı olan yer, Çiğdemin Türk kahvesine bir lokma alıp toprağ gibi acı dediği anı hatırlattı. Şimdi büyük bir bankanın tabelası ışıldıyordu.

Geri dönüp onu bulup, Ne söyleyecektim? diye düşünmek çılgınca bir hayal gibi geldi. Başarıların hiçbiri, onun elma şampuanı kadar tatlı kokmazdı. Yetişkin sorumlulukları, takvimleri, biyografileri birbirine karışık, birbirine uymayan iki hayat.

Bu arada Çiğdem, bir adım öteki bankta oturdu; rüzgar su yüzeyinde sararmış yaprakları savururken yaşamın tuhaf düzenini düşündü. Yirmi yıl; başka bir eş, bir çocuk, korunmuş bir tez, rutin bir hayat hepsi bir sohbetle on dakikada solabilir.

Erdem, garın büyük panosunda şehir isimlerinin ışıldadığı bir tablo gördü; kimse onu beklemiyordu. Kasiyere doğru yürüdü.

Nereye? diye yorgun bir sesle sordu kasiyer.

Erdem ona, bir saat önce hâlâ boş bir bilet tutan ellerine baktı.

Hiçbir yere, diye fısıldadı. Zaten geldim.

Arkasını döndü, garın dışına çıktı. Yarın ne getirecek bilmiyordu. Belki bir iş bulur, belki park manzaralı bir daire kiralar, belki de sadece birkaç gün daha bu şehirde kalır, sonbahar havasını içine çeker.

Artık Çiğdemle bir buluşma aramıyordu; o buluşma gerçekleşmişti. Onu sarsmış, gerçek kimliğini hatırlamıştı; yılların ve iş anlaşmalarının altında saklanan kendisini. Uzun yıllar sonra artık bir acele yoktu; sadece bir zamanlar Çiğdemi seven bir Erdem vardı ve bu yeterliydi. Geçmiş geri gelmez, ama peşinden koşmak da gerekmez. O anki durak, garip bir acı ama iyileştirici bir özgürlük sunuyordu.

Şimdi boş akşam sokaklarında yürürken, şehir artık kayıp bir müze değildi. Sokak lambaları geçmişin bir ışık süsü gibi yanmıyor, sadece ileri yolu aydınlatıyordu. İçinde bir hafif boşluk, yeni bir şey için yer açmış gibi hissetti. Geçmiş, nihayet bir çarpma kapısı gibi kapanmadı; bir kapı çınlaması gibi hafif bir nefesle çekildi. Sessizlik içinde, kendi gerçek, kendi anı başlıyordu.

Rate article
Lifequest
Sonbahar Parkı’nda Son Buluşma