Düğün töreninde oğlu Mehmet, annesi Ayşeyi gariban, yoksul diye nitelendirdi ve evden çıkmasını emretti. Ama Ayşe mikrofonu eline alıp konuşmaya başladı
Ayşe, odanın kapısının aralığını hafifçe aralayarak içeri girdi; hem engellemek hem de o önemli anı kaçırmamak için. Oğluna, içinde bir taraftan anne sevgisi, bir taraftan gurur ve bir de kutsallık hissi taşıyan bir bakışla baktı. Mehmet, parlak bir takım elbise içinde, kuşak takması arkadaşlarıyla birlikte aynanın karşısında duruyordu.
Her şey bir film sahnesi gibiydi; Mehmet yakışıklı, disiplinli ve sükûnetli görünüyordu. Fakat Ayşenin içinde bir acı kıvrımı belirdi; kendisini bu karede gereksiz bir figür gibi hissetti, sanki yaşamda bir yeri yokmuş gibi.
Kırışık bir elbisesinin eteğini düzeltti, yarın giymeyi düşündüğü yeni ceketini hayal etti; çünkü davete davetsiz olsa bile gidiyordu. Tam adımını atacakken Mehmet, sanki onun gözlerini fark etmiş gibi, arkasını döndü ve ifadesi bir anda değişti. Kapıyı kapatıp odada kaldı.
Anne, bir konuşmamız lazım, dedi sakin ama kararlı bir sesle.
Ayşe sırtını dikti, kalbi çarpmaya başladı.
Tabii ki, evladım. Şimdi hatırlıyor musun, sana gösterdiğim o ayakkabıları aldım, hatırlıyor musun? dedi.
Mehmet onu kesti. Anne, yarın gelmeni istemiyorum.
Ayşe bir an için ne anlama geldiğini kavrayamadı, sanki acı kalbine girmeyi reddediyordu.
Niçin? diye titrek sesle sordu. Ben ben
Çünkü bu bir düğün. Orada insanlar olacak. Sen görünüşün pek uygun değil. İşin de Anne, anla, ben kim olduğumu sorgulanmak istemiyorum. dedi Mehmet. Sözleri buz gibi yağmur damlaları gibi düştü.
Ayşe savunmaya çalıştı. Kuaföre randevu aldım, manikür yaptıracağım Mahçup bir elbisem var, ama
Yapma, gereksiz. Fark edeceksin zaten. Lütfen, gelme, diye yine kesti.
Mehmet odadan çıktı, Ayşe ise karanlık odada yalnız kaldı. Sessizlik, pamuk gibi üzerini sardı. Nefesi ve saat tiktakları bile söndü.
Saatlerce oturdu, ardından derin bir itme hissiyle ayağa kalktı, dolaptan tozlu bir kutu çıkardı, kapağını açtı ve içinden bir albüm çıkardı. Albüm eski gazete kokusu, yapıştırıcı ve unutulmuş günlerin havasını taşıyordu.
İlk sayfada sararmış bir fotoğraf; buruşturulmuş bir elbiseyle duran küçük bir kız, yanında bir şişe tutan bir kadın. Ayşe o günü hatırladı; annesi fotoğrafçıya bağırmış, sonra ona, sonra da yürüyüşçülere bağırmıştı. Bir ay sonra anne hakları elinden alınmış, Ayşe yetimhaneye gönderilmişti.
Sayfa sayfa, çocukluk anıları birer darbeydi. Grup fotoğrafı; aynı kıyafetli, gülümsemeyen çocuklar ve sert bakışlı bir bakıcı. O an, kimsenin istemediği bir çocuğun ne demek olduğunu ilk kez anladı. Dövülüyor, cezalandırılıyor, akşam yemeği bile verilmiyordu. Ama ağlamıyordu; zayıflar ağlardı, zayıflara merhamet edilmezdi.
Gençliğe geçiş… Mezun olduktan sonra yol kenarı bir kafede garsonluk yapmaya başladı. Zorluklar vardı ama artık korkmuyordu; özgürlüğü ona yeni bir heyecan vermişti. Kıyafetleri düzenli tutuyor, ucuz kumaşlardan etek dikiyor, eski usul saçlarını tarıyordu. Gece geç saatlere kadar topuklu ayakkabıyla yürümeyi öğreniyordu; kendini güzel hissetmek için.
Bir gün kafede bir karışıklık yaşandı; domates suyu bir müşteriye döküldü. Panik, bağırışlar, yönetici öfkeyle bağırıyordu. O anda yüksek, sakin bir adam, açık renk bir gömlek içinde, Veysel, gülümseyerek şöyle dedi: Sadece su, bir tesadüf. Kızımızı rahat çalışmaya bırakın. Ayşe, daha önce hiç bu kadar nazik bir ses duymamıştı; elleri titredi.
Ertesi gün Veysel çiçek getirdi, bir tezgaha koydu ve Seni bir kahveye davet etmek istiyorum, hiçbir koşul yok, dedi. Gülümsemesiyle Ayşe, uzun yıllar sonra bir garsondan çok bir kadın gibi hissetti.
Parkta bir banka oturup plastik bardaklardan kahve içtiler, Veysel kitaplardan, yolculuklardan bahsetti; Ayşe yetimhane, hayaller, ailesiz rüyalarından söz etti. Veysel elini tutunca, Ayşe dünyanın en nazik dokunuşunu hissetti. O andan itibaren Veyselin her gelişi, onun acısını unutturdu. Sen güzelsin, sadece kendin ol, dedi ve Ayşe inanarak dinledi.
O yaz uzun ve sıcak geçti; Ayşe bu dönemi hayatının en aydınlık dönemi olarak hatırladı. Veyselle nehir kenarına, ormana, küçük kafelere gittiler. Veyselin arkadaşları zeki, neşeli, eğitimli insanlardı; Ayşe başlangıçta çekiniyor, yabancı hissediyordu ama Veyselin masada elini tutması ona güç verdi.
Gün batımını çatı katında izlediler, termoslu çay getirdiler, battaniyeye sardılar. Veyselin hayalleri uluslararası bir firmada çalışmak, ama ülkeden gitmemek üzerineydi. Ayşe her kelimeyi yavaşça, nefesini tutarak dinledi; bu kırılgan anların ne kadar değerli olduğunu anladı.
Bir gün Veysel, şaka gibi ama ciddi bir şekilde, Düğün nasıl olur? dedi. Ayşe gülerek utanmadan baktı; içi bir bin kez evet diye bağırıyordu ama sesi çıkarmaktan çekiniyordu.
Ardından bir kaza gerçekleşti. Ayşe, uzun yıllar çalıştığı kafede, bir müşterinin kokteyli yüzüne çarptı. Kıyafeti ıslak, gözleri dolu. Veysel hemen koştu ama çok geçti. Yan masada Veyselin kuzeni Derya, öfkeyle bağırdı: Bu kız mı? Senin seçimin mi? Yetimhane çocuğu mu? Bu sevgi mi?
İnsanlar bakıyordu, bazıları gülüyordu. Ayşe gözyaşlarını silip sessizce çıktı.
Artık telefonlar kavgalarla, tehditlerle doldu. Git, daha da kötüleşmesin,, Herkese söyleyeceğiz kim olduğunu, gibi sözler yükseldi. Komşu Yaşar Amca, Sen iyisin, onlar yılan, diyerek destek verdi.
Ayşe Veysele bu durumu anlatmadı; onun yurtdışına eğitim için gideceği bir dönemde, ona yük olmaktan kaçındı. Ancak bir gün Veyselin babası, belediye başkanı Murat, Ayşeyi ofisine çağırdı.
Ayşe saygılı ama sade bir elbise giydi, masanın karşısına oturdu. Murat, Seninle ne işimiz var? Oğlumun geleceği bu aile için, sen ise bir leke, dedi. Git, yoksa ben hallederim.
Ayşe ellerini dizlerine bastırdı. Onu seviyorum, o da beni seviyor, diye fısıldadı. Murat alayla, Sevgi eşitler arasında bir lükstir. Sen o seviyede değilsin, dedi.
Ayşe başını dik tutarak çıktı, Veysele bir şey söylemedi; sevginin galip geleceğine inandı. Veysel ise uçağa bindi, gerçeği hiç öğrenmedi.
Haftalar sonra kafe sahibi Kemal, Eşyalar kayboldu, Ayşe bir şeyler çıkarmış gibi söyleniyor, dedi. Polis soruşturma başlattı; deliller zayıftı, tanık ifadeleri ise çelişkiliydi. Başkan Murat baskı yaptı, karar üç yıl hapis.
Ayşe, hücre kapısını kapattığında, her şeyinsevgi, umut, gelecekkafesin ötesine itildiğini fark etti. Birkaç hafta sonra hamile olduğunu öğrendi; Veyselden bir bebek.
Doğum zorlu ama sağlıklı bir bebekti. İlk kez çocuğunu kucağına aldığında gözyaşları döktü; bu kez umutsuzluk değil, yeni bir başlangıçtı.
İki kadın, birinin cinayetten, diğerinin hırsızlık suçundan cezaevindeydi; ama bebekle ilgileniyor, ona şefkat gösteriyorlardı. Ayşe, yarı yıl önce şartlı tahliye edildi. Yaşlı komşu Yaşar Amca, eski bir mektup uzatıp Yeni bir hayat seni bekliyor, dedi.
Oğulları Şahin, beşiğinde, Ayşe ise sabah saat altıda işe gitti; temizlik, çamaşır yıkama, çamaşır makinesinde dikiş, el işi. Günler gecelerle karıştı, beden yorgun ama ayakları yoluna devam etti.
Bir gün eski bir sokakta, kafede çalışan Laleyi gördü. Lale, Tanrım, sen hâlâ yaşıyorsun? dedi. Ayşe, Ne olacaktı ki? diye cevap verdi. Lale, Kemal iflas etti, belediye başkanı artık Moskovada. Veysel evlendi ama mutsuz, içki içer, diye anlattı. Ayşe dinledi, içi bir şeyle kıpırdandı ama sadece Teşekkür ederim, hayırlısı olsun dedi.
Ayşenin oğlu Şahin büyüdü; ona oyuncaklar, renkli mont, lezzetli yemekler, güzel bir çanta aldı. Hastalandığında yanına oturdu, masallar fısıldadı, kompres koydu. Dizini kırdığında çamaşırhaneden çabuk koştu, kendini suçladı. Tek bir tablet istediğinde, bir tek altın yüzüğü sattı; geçmişin hatırası.
Şahin bir gün, Anne, neden telefonun yok? diye sordu. Ayşe gülerek, Sen benim en değerli aramamsın, dedi. Sen benim en önemli zilimsin.
Şahin büyüdükçe kendine güvenli, karizmatik bir genç oldu, çok arkadaş edindi. Ama sık sık Anne, bana bir şey al, bu eski bezlerden çıkıyor, diye söylerdi. Ayşe gülerek, Tamam oğlum, bakarım, derdi, ama içinde bir hüzün çöküyordu.
Şahin evlenmek istediğinde, Ayşe gözyaşları içinde ona sarıldı. Şahin, çok seviniyorum. Sana beyaz bir gömlek dikeceğim, tamam mı? dedi. Şahin duymazlıktan gelmiş gibi başını salladı.
Bir gün, yılların biriktirdiği acı sözler tekrar çaldı: Sen temizlikçisin, bir rezaletsin. Ayşe, o küçük Şahinin mavi patik içindeki fotoğrafına bakarak, Ben her şeyimi sana adadım ama artık kendim için de yaşamalıyım, diye fısıldadı.
Kendi birikimini eski bir metal kutuya koydu, yeterli birikimle bir kuaför randevusu alarak, sade bir makyaj ve şık bir saç kesimi yaptı. Mavi, sade ama ona çok yakışan bir elbise aldı.
Düğün günü uzun süre aynada durdu. Yüzü farklıydı; artık sadece çamaşırhanenin yorgun kadını değildi, bir geçmişi, bir hikayesi olan kadın. İlk kez dudaklarına renk sürdü.
Nikah dairesine girdiğinde herkes ona baktı; kadınlar merakla, erkekler gizlice. Ayşe dik bir duruşla, hafif bir gülümsemeyle yürüdü. Gözlerinde ne öfke ne de korku vardı.
Mehmet onu hemen tanıyamadı; fark ettiğinde solgunlaştı ve bağırdı: Ben senden gelmesini istemiştim!
Ayşe ona yaklaştı: Ben senin için değil, kendim için geldim. Ve her şeyi gördüm. Düşünceli bir şekilde Duyguya, Senin de günün, dedi, ama Duygu hafifçe başını salladı.
Nikah salonu kalabalıktı; çanaklar çınlıyor, avizeler ışıldıyordu. Ayşe ise sanki başka bir dünyada gibiydi; aynı mavi elbisesi, toplanmış saçları, sakin bakışıyla. Dikkat çekmek istemedi, sadece varlığını hissettirdi.
Duygu, samimi bir genç kadın, gözlerinde ilgi ve hayranlık vardı. Çok güzelsiniz, dedi nazikçe. Bu günü kutladığınız için teşekkür ederim.
Ayşe cevap verdi: Bu senin günün, mutluluklar dilerim. Ve sabır.
Duygunun babası, saygın bir adam, nazikçe: Bize katılın, mutluluk duyarız, dedi.
Mehmet, annesinin sessiz, gururlu duruşunu izleyerek, bir şey söylemeden onu takip etti. O an, annesinin onun üzerindeki kontrolü kırılmıştı.
Bir kadeh kaldırıldı; konuşmalar, espriler, anılar. Sonra sessizlik hâkim oldu ve Ayşe ayağa kalktı.
İzin verirseniz, diye hafif bir sesle, birkaç kelime söylemek isterim. Gözler ona çevrildi; Mehmet gerildi. Ayşe mikrofonu eline aldı, sanki ilk kez değilmiş gibi, sakin bir sesle konuştu:
Çok fazla söylemeyeceğim. Sadece size sevgi dileyebilirim. Taşıyan, zor zamanlarda bile yanınızda olan bir sevgi. Kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi sormayan, sadece var olan bir sevgi. Birbirinize iyi bakın, hep.
Gözlerinden bir damla süzüldü, ama gözyaşı değildi; sessiz bir huzurdu. Salon alkışlarla çalkandı; içten, gerçek.
O anda bir gölge masanın üzerine düştü; Ayşe gözlerini kaldırdı ve Veyseli gördü; gri saçlı, aynı gözler, aynı ses:
Sen gerçekten sensin? diye sordu.
AyşeAyşe, geçmişin zincirlerini kırarak, yeni bir gelecek inşa etmenin gücünü kendine ve herkese hatırlattı.




