İnsan Kalabilmek: Soğuk Bir Aralık Akşamında Anadolu Otogarında Gerçek Bir Yardımlaşma Hikâyesi

İnsan Kalmak

Aralık ayının ortalarıydı, Eskişehirin soğuğu yukarıdan aşağıya kemikleri titretiyordu. Kar, toprağı zar zor beyazlatmıştı. Otobüs terminali ise, daimi rüzgarıyla, zamanın adeta donup kaldığı son bir sığınak gibiydi. Büfeden yükselen kahve kokusuna, dezenfektan ve eskiyen koltuk döşemelerinin ağır havası eşlik ediyordu. Cam kapılar aralıksız çarpar, içeriye her seferinde buz gibi hava ve kırmızı yanaklı yolcular doluşurdu.

Nazlı, terminalin bekleme salonunda hızlı adımlarla yürürken dijital saatine takıldı gözü. Ankaradan gelen küçük bir iş seyahati beklenenden önce bitmişti, şimdi evine ulaşmak için iki aktarma yapması gerekiyordu. Ve bu terminal, en kasvetli durağıydı yolunun.

Bileti akşam otobüsüneydi. Şimdi üç saat boyunca bu kasvetli boşlukta varlığını sürdürmek, soğuğun yalnızlığını ince paltoya kadar hissetmek vardı içinde. Buraları çocukluğundan beri ilk defa görüyordu; her şey ona küçülmüş, renkleri solmuş, ağır çekimde ilerleyen ve şimdiki hayatının uzağında, yavan geliyordu.

Topuklu ayakkabıları, fayans zeminde çıtır çıtır yankılanıyordu. Üzerinde kum rengi yün kaban, düzgün taranmış saçları, elinde kaliteli deri çantasıburada fazla parlak, fazlaca yabancı bir görüntüydü.

Salonu taradı bir göz ucuyla: telefonuna yaslanmış uykulu büfeci kadın; bir köşede sessizce simit bölen yaşlı bir çift; yıpranmış montlu, gözleri boşluğa bakan bir adam.

Bakışların üstünde olduğunu hissediyordudüşmanca değildi; sadece sıradan bir tesbit: yabancı. Kendisi de aynısını düşündü. Yapması gereken sadece beklemek, bu soğuk zamanı ve mekanı adeta bir rüya gibi geçirmekti. Sabah olduğunda, merkezi ısıtmalı konforlu evinde, camdan içeri güneş süzülürken bu kasvet unutulacaktı.

Tam oturacak bir köşe bulmaya niyetlenmişti ki, bir adam yolunu kesti.

Adam altmış yaşlarında, belki biraz daha fazla. Yüzü rüzgardan kırışmış, sıradan, iz bırakmayan bir sima. Üzerinde yaşı geçmiş ama temizce dikilmiş bir mont, elinde ise kapalı mekan için çıkardığı bir şapka… Nazlı’nın önüne bir anda çıkmadı; sanki salonun griliğinden birden belirdi ve konuşmaya başladı. Sesi tuhaftı; zayıf, düz ve ifadesiz.

Afedersiniz kızım Burda su nereden bulabilirim? dedi.

Soru garip bir şekilde havada asılı kaldı. Nazlı neredeyse adama bakmadan, elini telefonuna yaslamış büfeci kadına doğru salladı. Camdan seçilen pet şişeler gözünün ucundaydı.

Şuradan, büfeden alın, dedi kısa bir tonla, adamı dolanarak geçerken. Hafif bir kızgınlık büyüdü içinde. “Su bulmak bu kadar mı zor? Hem bana kızım demek de ne?” diye geçirdi içinden.

Adam hafifçe başını eğip teşekkür etti: Sağ olun ama yerinden dahi kıpırdamadı. Başını eğmiş, bir anlığına birkaç adım atacak gücü toplar gibi kalakalmıştı. Nazlı tam arkasını dönüp gidecekti, bir an durdu; adamın gerçek halini fark etti.

Montun yakasında soğuğa rağmen ter damlaları vardı; adamın parmakları, şapkasını sıkarcasına büzüp açıyor, dudakları soluk ve gözleri cam gibi donuktu, sanki salonun zeminine bakıyor ama aslında hiçbir şey görmüyordu.

Bir anda içi ürperdi. Bütün telaşı, tahammülsüzlüğü bir anda yok oldu; çok derin ve eski bir insan içgüdüsüyle hareket etti.

Rahatsız mısınız? diye sordu, sesi alıştığı soğuk tondan uzak, şaşırtıcı derecede yumuşaktı. Çekilmek yerine adama yaklaştı.

Adam gözleriyle onu buldu; bir ricadan çok, mahcup bir şaşkınlık vardı bakışında.

Galiba tansiyonum çıktı Kafam dönüyor biraz, dedi neredeyse fısıldayarak.

Bundan sonrası otomatikti, düşünmedi bile. Adamın koluna nazikçe girip,

Ayakta kalmayın, gelin hemen oturalım, dedi. Sesi sakin ama kararlıydı. Adamı salonun ortasındaki sıraya götürdü.

Adama oturmasını söyledi, kendisi de yere eğilip, hiç düşünmeden yanına çömeldi.

Sırtınızı yaslayın, derin nefes alın, acele etmeyin.

Hemen büfeye yöneldi, bir şişe su ve plastik bardak aldı geldi.

Alın, yavaş yavaş için.

Bir yandan da palto cebinden mendil çıkarıp adamın alnındaki teri sildi, nabzına baktı. O an, tek derdi bu adamın kırılacak gibi duran, zayıf bedeniydi.

Yardım edin, burada biri fenalaştı! diye tok ve kesin bir sesle bağırdı. Korku değil, emir tonundaydı bu. Terminalin apatik havası birden silindi. O yaşlı çiftten kadın hemen cebinden ilacını uzattı, az önce köşede pinekleyen bir adam telefondan 112yi aramaya başladı. Büfeci, tezgahını bırakıp yanlarına geldi. Kim varsa, hepsi yaklaştılar. Artık fonda değillerdi; birlikte bir bütün olmuşlardı.

Nazlı ise adamı sakinleştirmeye devam etti, soğuk ellerini avucunda tutuyordu. Artık ne iş kadını olmuştu ne de şehirli misafir; sadece yardıma koşan biriydi, insan olmanın öylece yettiğini fark etti.

Siren sesi kapıdan içeri doldu, iki sağlıkçı aceleyle girdiler. Terminalde herkes çekildi, koridor açıldı. Sağlıkçılardan kadın, yanlarına diz çöküp hızlıca sordu:

Ne oldu, durumu nasıl?

Nazlı, alışık olduğu toplantı ciddiyetiyle yanıtladı, sesinde bu kez sertlik yoktu, sadece yorgun bir sükûn vardı.

Baş dönmesi, halsizlik, aşırı terleme; tansiyon diyor. Su verdik, ilacını getirdiler, şu an durumu sabit.

İkinci sağlıkçı ölçümlerini yaparken, adam da hafifçe cevap verdi: ismi, yaşı, kullandığı ilaçlar Sağlıkçı başıyla onayladı,

Güzel müdahale etmişsin, abla. Suyu iyi vermişsin, şimdi hemen hastaneye götüreceğiz, dediler.

Adam, sağlıkçının desteğiyle doğruldu, bir an dönüp Nazlıyı gözleriyle aradı. Göz göze geldiler.

Allah senden razı olsun kızım, dedi, sesi hâlâ kısıktı ama şükran doluydu. Belki de hayatımı kurtardın.

Nazlı cevap veremedi, içinde sadece tuhaf bir boşluk vardı. Adamı sedyeyle götürdüler, kapıdan geçerken dışarıda bekleyen ambulansın kırmızı-mavi ışığı salona vurdu. Kapı kapandı, siren sesi uzaklaştı. Terminal tekrar tembelliğine döndü, sıradan bekleyişine…

Nazlı bir süre yerinden kalkamadı. Avuçlarında çantasını bir an sıkmaktan oluşan kızarıklıklar vardı. Saçları bozulmuş, paltonun eteği dizlerinden tozlanmıştı.

Lavaboya gidip yüzünü yıkadı. Soğuk su, yanaklarında adeta bir tokat gibi patladı. Kırık dökük aynada yüzünü gördü; rimeli akmış, gözleri yorgun, saçlar darmadağın. Şık bir iş kadını değil; korkan, yardım eden, duyguları yüzünden taşan biri… Senelerdir unuttuğu kadar gerçekti.

Yüzünü kuruladı, sessizce salona döndü. Otobüsüne hâlâ bir saatten fazla vardı.

O eski kasvetli büfeden kendine bir su şişesi aldı. Yudumladı. Sıradan, serin suama onun için o an dünyanın en kıymetli şeyi gibiydi. Artık bir içecekten fazlasıydı; insan olmak, bağı kurmak, birinin yerine teneffüs etmekti. O adamı, yanında kenetlenenleri, herkesin telaşlı hallerini aklında tuttuhiç görmediği kadar gerçek yüzlerdi bunlar.

Salon eskiye dönerken, Nazlı artık insanları yabancı ve soğuk gözlerle izlemiyordu. Her hareketin içindeki şefkati görüyordu; büfeci yaşlı kadına çay ikram etmişti, bir adam yeni anne olmuş kadına pusetini taşımakta yardım etti. Küçük küçük yardımlar bir bütün olup başka bir umut resmi çiziyordu.

Telefonunu çıkardı, iş arkadaşından bir mesaj: rapor sıkıntısı Birkaç saat önce önem atfedeceği bu meseleye kısa bir cevap yazdı: Yarın hallederiz. Ve telefonu sessize aldı.

Bugün, bir gerçeği tekrar hatırladı: Maskeler lazım hayataişinde ciddi, tavrında mesafeli olmak Ama, o maskelerin cildini nefessiz bırakmasına izin vermemeli insan. Eğer tamamen maskeye dönüşürse, içindeki insani sıcaklığı kaybeder.

Bugün, şu soğuk ve rüzgarlı durakta, o maske çatlayıp kırıldı. Ve oradan gerçek duyguları, başkası için korkabilmeyi, anında yolun kenarına diz çöküp yardım etmeyi, Nazlının unuttuğu tarafı görünür oldu. Bugün, sadece yardım eden kız olmak yetti.

İnsan kalmakmaskelerden bütünüyle kurtulmak değildir. Unutmamaktır, altındaki gerçeği… Ve bazen, bugün olduğu gibi, ona bir nefeslik olsun meydan vermektir. Biri için uzanacak bir el olabilmek için.

Bunu yaşadım, yazıyorum ki tekrar unutmayayım diye.

Rate article
Lifequest
İnsan Kalabilmek: Soğuk Bir Aralık Akşamında Anadolu Otogarında Gerçek Bir Yardımlaşma Hikâyesi