15 Ekim 2025, Perşembe
Sabah hastane odasından çıkıp üniformamı giyerken, hastane koridorunun sonunda gelen telefon çaldı.
Mehmet Bey, bugün randevumuzu on dakikalık bir farkla öne çekmek istiyorum, mümkün mü? diye seslendi meslektaşım Ayşe.
Tabii ki, lütfen diş hekimine sorunsuz gidin, ben hemen çıkıyorum, dedim, kapıyı çabuk çarparak kapattım.
Balkondan aşağı indiğimde dışarıda kar yağışı sürmüştü; ince bir buz tabakası yolun bütün yolunu kaplamıştı.
Hemen çıkamayız, diye düşündüm, kaygan zemine dikkatli adımlarla otobüs durağına yöneldim.
Oradaki temizlikçi Ahmet, adı on harfli olmasına rağmen herkes ona Ahmet derdi, her sabah işine bir özürle başlardı:
Kum yok, kamyondan gelmedi, derdi, ama yanındakiler gülümseyerek Ahmet, halledeceğiz! diye karşılık verirdi.
Dörtnala yürürken kaldırımda kar ve çamur karışımı, sabah yürüyüşçülerinin izlerini taşıyan bir tabaka vardı. İçimde, beşinci odada doğum bekleyen bir hastayı sevk edip sevk etmeyeceğim, yoksa birkaç gün daha hastanede bekletip bekletmeyeceğim düşüncesi dolaşıyordu.
Tam o anda, patikada neredeyse herkesin kaçındığı bir şey oldu: Bir anda ayaklarım kaydı, yere düşmek zorunda kaldım. Ellerimi buzlu çamura gömdüm, çevremdeki çamur beni her iki yana da sarıyordu. Bir an için umutsuz bakışlar attım, ama birisi beni kollarından tutup kaldırdı.
Teşekkür ederim, dedim. Önümde duran uzun boylu adam gülümsüyordu.
Sorun değil; ama yıkandıktan sonra evde temizlenmek zorunda kalacaksınız, dedi.
Evde zaman yok, acele ediyorum, diye yanıtladım.
O zaman işinizde başarılar, diyerek adam en yakın sokağa yöneldi.
Kıyafetlerimi çıkarmak ve kirli paltomu hemşireye asması için vermek zorundaydım. Hemşire, nöbetçi doktorun hâlâ odada olduğunu, yeni doğacak bir çocuğu olan genç bir kadının doğum korkusunu ve çocuğu dünyaya getirip bırakacağını anlattı. Hasta, akrabaları başka şehirde olduğu için teyzesinin yanında doğum yapıyor, ardından tekrar evine dönecekti.
Hangi odada? diye sordum.
Yedinci odada, diye yanıtladı.
Gün uzun ve yorucu başlamıştı. Yedinci odaya girdiğimde nöbetçi doktorla bilgi alışverişinde bulundum, ardından hastayı görebildim. Genç kadın, duvara yaslanmış, başı omuzlarına doğru eğilmişti. Omzuna dokunduğumda, kadının başı dönüp bana baktı.
Doktor musunuz? diye sordu.
Evet, ben Dr. Mehmet Yıldırım, dedim. Senin adın ne?
Nazlı, diye fısıldadı, kararımı verdim, çocuğu bırakacağım.
Bu senin kararın mı, yoksa ailenin mi?
Herkes ortak bir karar verdi.
Babanın haberi var mı?
Şu an yok, ama düşünüyorum ki belki de çocuğa ihtiyacı yok.
Onu cesaretlendirmeye çalıştım: Kendi hakların var; ama baba olduğun kişiyle konuşmadan, çocuğa sorumluluğu tek başına almazsın. Çocuk bir oyuncak değil, sevgiye, bakıma muhtaç bir can. Nazlı gözlerinde hâlâ kararsızlık ve umut karışımı bir ışık vardı.
Kısa bir süre sonra, onun ellerini tutup sıcak bir gülümseme ile İçiniz rahat olsun, her şey yoluna girecek, dedim. Gözlerinde bir an için kaybolmuşluk, ardından ise bir nebze rahatlama gördüm.
Gün boyunca Nazlı ve kendi hayatım üzerine düşündüm. 34 yaşındayım, hâlâ evlenip aile kuramamıştım. Üniversitede bir sevgilim vardı; evlenmek üzereydik ama bir gece sarhoş bir sürücünün çarpmasıyla hayatını yitirdi. O kayıp, beni yıllarca yalnız bıraktı; evlilik düşüncesi içimde bir yara gibi kalmıştı. Arkadaşlarım sık sık Hafta sonlarını dışarıda geçir, belki birini tanırsın derdi.
Ben de hastalarımın odalarına bakarken, evlenmek isteyen çiftlerin ellerini tutan, yeni doğmuş bebekleri kucağında sallayan anneleri izlerdim. Gözlerimde gözyaşları birikir, kalbimde bir anne olma arzusu çırpınırdı.
Akşamüstü dışarı çıktıktan sonra, yağmurlu bir kar fırtınası bastırdı; yollar yine kaygan ve çamurluydu. Kıyafetlerimi temizlemek için personel odasına girdim, orada gardırop ve personel yemekhanesi bulunuyordu.
Sabahın sessizliğinde hastane sessizdi; ağır vakalar yoktu. Tekrar Nazlıyı ziyarete gittim; 18 yaşında, küçük bir ilçede yaşıyordu, doğumun getirdiği mahcubiyetle yüzleşiyordu. Babasıyla ilgili belirsizlik hâlâ sürüyordu, çünkü babanın da imza atması gerekiyordu.
Kendi içimde bir farkındalık vardı: Önceden hastaların çocuğu bırakma kararlarına pek kulak asmamıştım, ama şimdi Nazlının hikayesi kalbime dokundu. Gün boyunca sadece onun üzerine düşünmek, bir anne olmanın ne demek olduğunu yeniden hatırlattı bana.
Nazlı, annesinin getirdiği yaşlı teyzesinin yardımıyla hastaneye getirilmişti; teyzesinin hastaneye gitmesi gerekiyordu, bu yüzden Nazlıyı yalnız bırakmak istemedi. Telefonla babasına ulaşmaya çalışıyordu ama cevap alamıyordu.
Belki babaya bir mektup yazarım, kim babanın kim olduğunu bilmemek zor, dedi Nazlı.
Önce doğ. Sonra ne olacağını göreceksin, diyerek ona destek oldum.
Hastaneden çıkarken bir kez daha kaydım; bu kez dengesiz bir adım attım ve dizimden takılarak yere düştüm. Arkamda yürüyen bir kadın bana yardım etmeye çalıştı ama güç yetmedi. O an, bir başka ellerin beni yakından tutup kaldırmasıyla bir kez daha kurtuldum.
Teşekkür ederim, dedim.
Ben Yavuz, senin adın ne? diye sordu.
Şaşkınlık içinde kendimi tanıttım; Yavuz, bir makine mühendisi, iki kardeşiyle birlikte yaşadığını, kardeşlerinin sorunlarını tek başına çözmeye çalıştığını anlattı.
Senin bir kızın var mı? diye sordu.
Evet, Nisan adlı bir kızım var, dedim.
Yavuz, beni evime kadar götürmeyi teklif etti. Yol boyunca çocukluk anılarını, Ağlamak isteyen bir çocuğa çorap verir gibi, birini teselli etmeliyiz diyerek konuştu. Evine vardığımızda, kardeşi Veliyi de yanına aldığını, onun da Nazlının babası olduğunu fark ettim. Veli, Bir çocuğu bırakmak zor, ama sorumluluk kaçınılmaz diyerek bir açıklama yaptı.
Sabah erken bir telefonla Nazlının doğum sancılarının başladığını öğrendim. Kahvaltı yapmaya zaman bulacak mısınız? diye soran Ayşe, nazikçe bir uyarı gönderdi.
Gün boyunca Yavuzu ve onun sıcak gülümsemesini düşündüm; bir an kendimi yaşlı bir kadının kalbinde çiçek açan bir gül gibi hissettim. Acaba yaşlılıkta aşık olabiliyor muyum? diye içimden geçirdi. Aynı gün hastane lobisinde, iki adamı gördüm; birinde Yavuzu tanıdım, diğerinde ise Veli.
Veli, Kızım Nazlı çocuğu bırakmak istiyor, dedi. Ben de Hemen doğum bölgesine yönlendirin, diye cevap verdim. Nazlının korkularını dindirmek için son bir kez odasına girdim.
Çocuğunu Yavuza isim mi koyacaksınız? diye sordu Veli.
Neden? diye cevap verdim.
Sizinle bir iyilik yapalım, çocuğunuzun adı Yavuz olsun, ona gelecekte umut versin. dedi.
Haftalar sonra, Yavuzun küçük oğlu doğdu; aile büyük bir sevinçle kutlama hazırladı. Lale Hanım, Nazlının annesi, sofrayı kurarken çayını demledi ve Torunlarım büyürken ben de mutlu olurum, diyordu.
Kısacası, bu uzun günün sonunda anladım ki, hayatın kaygan yolları bizi birbimize tutunmaya zorlar; bir dokunuş, bir gülümseme, bir söz, bir çocuğun geleceğini şekillendirir.
Dersim şudur: Bir insanın düşmesi bir son değil, ona uzanan bir elin varlığıdır; elini uzat ve başkalarının da elini tut. Bu, yalnızca bir doktorun, bir komşunun, bir annenin görevi değil, hepimizin ortak sorumluluğudur.




