Geçmişten Gelen Çağrı

Sabah uyanınca Elif Yılmaz, antrede asılı duran duvar saatinin durmuş olduğunu fark etti. Akrep ve yelkovan beş çeyrek kala takılmıştı. Saatin camını çırptı, kulağına yaklaştırdısessizlik. Pil bitti belki, diye düşündü. Ya da bir işaret Ama neyin işareti? Hayatında olması gereken her şey zaten olmuştu. Çocuklar büyümüş ve yuvasını terk etmişti. Eşi Mehmet, şükür ki hâlâ hayatta ve sağlıklıydı, ama beş gündür eski bir arkadaşının köy evinde kalıyordu. Tek başına olduğu anlar bu sabahları daha da belirgin, daha gür ve somut hâle gelmişti.

Kahvesini demledikten sonra, bir kenara koyduğu eski kartpostallar kutusuna göz attı. Gözleri sararmış bir zarfı tutarak içini karıştırdı; mektup vardı, neredeyse çocuk kalemiyle yazılmış bir satır. Sevgili Elif! Doğum günün kutlu olsun, dilerim ki. Ardından gelen standart dilekler, kalbini çarptı; imza şunlardı: Her zaman senin, Serkan.

Serkan Demir, üniversitedeki aşkı, evlenmeyi düşündüğü adamdı. Hayat ona başka bir yön çizmiş, annesinin bakımını üstlenmek için başka bir şehre, Ankaraya taşınmıştı. Mektupları seyrekleşti, ardından tamamen kesildi. Elif, üç on yıl boyunca Serkanı hatırlamazdı; o artık geçmişin bir hayaleti, ona yabancı bir figürdü.

Şimdi, elindeki mektubu tutarken aniden bir pişmanlık dalgası geldi. Hayatından memnun, sevdiklerini seviyor, ama bir bağın o an kırılıp havada asılı kalmış gibi hissetti. Serkan hâlâ hayatta mı? Bu düşünce, durmuş saat ve sabahın sessizliğiyle beslenen bir hayal kırıntısıydı. Mektubu bir kenara koyup kahvesini bitirdi, ev işine koyuldu; ama Serkanın görüntüsü peşini bırakmadı. Sonbahar parkında yürürken, onu bir şiir okurken hatırladı; o şiiri hiç anlamamıştı ama sesiyle büyülenmişti.

Gün boyu bir nevi meditasyon hâlinde, odaları topladı, eski fotoğraflara, mektuplara, hatıra eşyalarına göz attı. Antre saatinin hareketsiz bakışı hâlâ süzülüyordu.

Ertesi gün yeni bir pil aldı, saate taktığında akrep ve yelkovan hafif bir titremeyle hareket etmeye başladı. Tıkırtı, o tanıdık ses, antreye doldu. Tam o anda telefon çaldı.

Elif? dedi tanıdık bir ses, sanki gençlik hayallerinde duyduğu bir melodi. Ben Serkan. Özür dilerim rahatsız için, ama dün bütün gün seni düşündüm. Numaranı ortak bir tanıdık üzerinden buldum Sanırım beni tamamen unuttun.

Elif, yeniden çalışan saate bakarak sessiz kaldı. Unutmadı; bir köşeye saklamıştı, en değerli ve en gereksiz şeyi sakladığı gibi. Şimdi geri gelmiştiher şeyi altüst etmek için değil, bir noktayı kapatmak, nokta koymak ya da üç nokta bırakmak için.

Seni hatırlıyorum, Serkan, usulca dedi. Dün mektubunu bir kez daha okudum.

Telefonun diğer ucunda şaşkın bir sessizlik hâkim oldu.

Olmaz, fısıldadı. Dün nehir kenarında ortak bir fotoğraf buldum. Orada ikimiz

Saatler kadar uzun bir sohbet etti. Serkan, Elifin kasabasından üç saatlik bir yolculuk ötesinde, yetişkin bir kızı, küçük bir torunu olduğunu ve eşi beş yıl önce vefat ettiğini söyledi.

Buluşmaya karar verdiler; sadece bir kahve içmek, konuşmak.

Elif telefonu kapattı, pencereye yürüdü. Yağmur damlaları pencere pervazına çarpıyor, tozu yıkıyordu. Ne olacağı bilinmiyordu; hiçbir şey kırılmadı, hiçbir şey yıkılmadı. Tekrar çalışan saat, hayatına ince bir tıkırtı ekmişti.

Plan yapmadı, buluşmayı bile hayal etmedi; beklentileri su gibi kayboldu. Günler bir ince ilkbahar buzunda yürümek gibi, ayakları altında çatlayacak gibi bir hisle geçti.

Mehmet, köy evinden bronzlaşmış, mangal kokulu bir şekilde döndü. Balık tutmaktan, sauna tamirinden bahsetti. Elif, ona gülümsedi, çorba koydu, ama gözleri hâlâ Mehmetin ellerine ve alışılmış ifadesine takılı kalıyordu. İşte o, diye düşündü, benimle hayatı paylaştığım adam. Kapının ötesinde ise, geçmişten bir ses, gri saçlı bir adam vardı.

Buluşma günü Elif sade bej bir elbise giydi; eşi ona hep yakıştığını söylerdi. Fazla süsleme yapmadı, sadece hafif bir kirpik maskarası sürdü. Neden? diye sordu kendine. Zaman bana nazik davrandığını kanıtlamak için mi? Yoksa kendime mi göstermek istiyorum?

Kafeyi şehir merkezinin kalabalığından uzakta, küçük masalar ve taze ekmek kokusuyla seçti. İçeri girdiğinde Serkanı gördü; pencere kenarında oturmuş, bir peçeteyi gerginlikle sıkıyor, kahvesine bakıyordu. İlk an, gençlik yıllarındaki gitarist değil, şu anki hâliyle onu tanıdı; gözlerinde kırışıklık izleri, ellerinde yılların izleri vardı. Serkan gözlerini ona dikti, hafif bir şaşkınlıkla: Gerçekten sen misin?

Elif, dedi, sesi titredi.

Serkan, yanıtladı, oturdu ve bacakları hafifçe titredi.

İlk dakikalar hava, hava, yol, şehir değişiklikleri üzerine dolandı. Serkan, gelmek için üç kez gömleğini değiştirdiğini itiraf etti; Elif güldü, buz eridi.

Ardından anılar su gibi akmaya başladı; önce yavaş, sonra cesur. Üniversite yıllarının komik hatalarını, bir zamanlar korkulan yapı mühendisliği öğretmenini, gece İstanbul sokaklarında yapılan yürüyüşleri hatırladılar.

Kahve bitip yeni fincanlar konulduğunda sessizlik çöktü; işte o an, asıl sözler gelmek üzereydi.

Çok uzun zaman önce pişman oldum, Serkan, gözlerinden kaçınarak, bir tepsiyi döndürürken, seni yanımda götürmediğim için. Zamanı beklediğimi sandım, ama zaman bize karşı değildi.

Elif sessizdi. Ne söyleyebilirdi? Pişmanlık, bütün yaşamını yalan edermişti. Eşi, çocukları, mutlulukları ve hüzünleri ona ait bir yoldu; onu pişman etmek, o yolu ihanet etmek demekti.

Pişman olma, Serkan, hafif bir sesle fısıldadı. Her şey doğruydı. Genç ve aptaldık. O zaman ısrar etseydin, ben de gelseydim Muhtemelen bir ay içinde birbirimizi paramparça eder, seni İstanbuldaki hayatımdan çalan bir yabancı, ben de senin büyükannenin yanında bir yük olurduk.

Serkanın gözleri şaşkınlık ve hüzünle doldu.

Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?

Kesinlikle. Geçmişi idealize ettik. Birbirimize değil, hatıralarımıza âşık olduk. O iki genç artık yok.

Derin bir nefes alıp sandalyesine yaslandı, bir yandan rahat, bir yandan hayal kırıklığını içinde taşıyan bir ses çıkardı.

Her zaman benden daha bilge çıktın, dedi. Buraya bir mucize umuduyla geldim belki. Birbirimizi göreceğiz ve zaman geri dönecek.

Zaman geri dönmez, gülümseyerek yanıtladı. Sadece var olur. Bizim zamanımız oldu, bu güzeldi. Şimdi ise başka bir zaman.

Kafeden birlikte çıktılar, Serkan arabasına kadar eşlik etti.

Teşekkür ederim, dedi, geldiğin için. Ve dürüst olduğun için.

Ben de sana teşekkür ederim, diye yanıtladı. Bunu bilmek benim için çok değerliydi.

Serkan elini uzattı; Elif ısıtıcı, sağlam ve gerçek bir dokunuşu hissetti, sonra bıraktı.

Eve dönerken sokuları izledi; gençliğinde koştuğu, hatalarla dolu yollar. Değişmeyen ve değişen bir şey vardı. Ne hüzün ne boşluk; içi aydınlık, sessiz bir huzur hâkimdi; uzun bir sohbetin ardından odada kalan sessizlik gibi.

Eve vardığında Mehmet futbol izliyordu. Elif’i görünce sesi kesti.

Nasıl? diye sordu, meraklı ama kıskançlık yok, sadece ilgi.

İyi bir sohbetti, dedi Elif. Onunla geçmişi konuştuk.

İyi bir adam mı? diye sordu, gözlerinde kıskançlık yok, sadece bir anlayış.

İyiydi, başını salladı. Ama artık yabancı.

Mutfakta çay demledi, gözleri bahçeden getirdiği mor menekşe çiçeğine takıldı; taze, nemli yaprakları ellerinde.

Mehmet arkadaşıyla sarıldı, çenesini omzuna yasladı.

Seni seviyorum, dedi sıradan bir sesle, yarının yağmurunu haber verir gibi.

Ben de biliyorum, gözlerini kapadı, Ve ben de seni seviyorum.

Elif, antredeki saatin durmuş olması, geçmişi geri getirmek için değil, şimdiyi pekiştirmek içindi. Geçmişte olanlar gerekli, şimdide olanlar ise evrendeki tek doğru yerdi.

Artık tıkırtıyı duymuyordu ama biliyordu: Saatler şimdi doğru bir şekilde akıyordu.

Hayat, geçmişin gölgelerinde kaybolmak yerine anıların sıcak ışığında yürümeyi, her anın kıymetini bilmeyi öğretir. Bu, zamanın hâlâ bizimle olduğu ve biz de onunla yürümeyi seçtiğimizde, gerçek huzurun ortaya çıktığına dair bir derstir.

Rate article
Lifequest
Geçmişten Gelen Çağrı