Avlunun Koruyucusu

Serkan Yıldırım bekleme kulübesinde, dev kapı bariyerinin yanında oturmuş, yağmurun çakılmasıyla ısınan asfaltı izliyordu. Yerden yükselen buhar öyle yoğundu ki, köşeden çıkacak bir kara taksi yerine bir beyaz atlı hayalet sürahisi geçecekmiş gibi hissettirdi. Hava nemli, ağır ve ıslak ıhlamur çiçeğinin tatlı kokusuyla doluydu.

Pencereyi hafif araladı, bir anda sıcak bir yaz fırtınası içeri sızdı. Serkan soğumuş çayını kristal bardağından bir yudum aldı, radyo alıcısına uzandı. Eski bir dalgayı yakaladı; hırıltılı bir bariton, aşk ve çiğdem çiçeği üzerine şarkı söylüyordu. Böyle bir havada düşünmek kolaydı; düşündürülecek de pek çok şey vardı.

On beş yıldır bu sakin, kapalı apartmanın bekçi köşesiydi, küçük dramların ve sevinçlerin görgü tanığı. 45 numaralı dairenin sabahları hep tartıştığını biliyordu; neden diye sorarsa, her sabah bir çorap gibi çabuk kaçtıklarını söylerdi ve o da ağır ağır onlara eşe benzer bir sesle bağırırdı. İkinci binanın kırmızı tüylü kedisinin adı aslında Gökhandı; tasmada bu isim kazıvılmıştı. On birinci kattaki genç, köşede gizlice sigara içiyordu, kimse beni görmez diye fısıldar gibi.

Onun kulübesi, evrenin minik bir merkezi gibiydi. Kaybolmuş anahtarlar buraya getirilir, çocuklar koşar, okuldan evini unutmuş anne babalarına telefon çevirir, bir gün bir yavru köpek karton kutuda getirilirdi. Serkan o köpeği evlat edindi; adı Bulut, kulübede uyur, uyurken hırıltılı nefes alırdı.

Kulübenin kapısı gıcırtı yaptı. Kapının önünde bütün ıslak bir kız çocuğu, sekiz yaşındaki Dilek, 33 numaralı daireden duruyordu. Eliyle buruşturulmuş bir karışık papatya demeti ve bir avuç yol kenarı otunu sıkıyordu.

Merhaba, fısıldadı. Bu sizin.

Bana mı? kafasını çatarak sordu Serkan. Nasıl olur?

Annem diyordu ki, siz hep bize yardım edersiniz. Babam da bu apartmanın bel kemiğisin diyor. Ben de bel kemiği nedir bilmiyorum ama yüksek bir çubuk gibi bir şey diyorsun gibi anladım.

Serkan demeti aldı. Papatyalar hâlâ çiçekliydi, ama saplar çıplak ve yeşildi; bal gibi bir koku ve çocukluk anısı taşıyordu.

Otur, kurul, gıcırdayarak bir tabure işaret etti. Çay ister misin?

Dilek çoraplarını çıkardı, başını salladı. Serkan demir bir fincana, ayı desenli, çay doldurdu. Sessizce oturdular, yağmurun dinip yumuşak bir ninniye dönüşmesini dinlediler. Bulut uyandı, Dilekin eline burnunu daldırarak ilgi istedi.

Neden hep burada çalışıyorsunuz? diye sordu kız, duvarda asılı eski takvimlere bakarak.

Senin gibi çocuklar kaybolmasın diye, cevapladı Serkan. Anahtarlar bulunsun, Gökhan evine zamanında dönebildiği gibi.

Siz bir süper kahramansınız, ciddi bir tonla ekledi Dilek.

Ben süper kahramanım, aynı ciddiyetle yanıtladı Serkan. Sadece pelerinim yok. Bize bu kulübe ve bariyer verildi.

Yağmur tamamen durunca Dileki merdivenlere kadar götürdü. Geri dönerken köşeden genç bir delikanlı fırladı. Çıkar çıkmaz bir sigara sakladı.

Saklama, dedi Serkan. Görünen bir şey zaten kokuyor.

Anneni haberdar etmeyecek misin? çığlık attı genç.

Neden? Senin işin bu. Ama akciğerler de seninki, düşün.

Serkan yürüdü, gencin şaşkınlığını bıraktı.

Akşam olunca gökyüzü çivit mavisine döndü, su birikintilerinde yıldızlar parladı. Serkan bariyeri kapattı, yavaşça kapanan bir mahallenin huzuruna bakarak son bir kez göz attı. Pencerelerde ışıklar yanıyordu, birisi açık pencereden gülüyor, kavrulmuş patates ve dereotu kokusu yayıldı.

Bulutun kafasını okşadı, ışığı söndürdü, kapıyı anahtarla kilitledi. Sıradan bir gün sonlandı; kimse ona teşekkür etmedi, ismi gazete manşetlerine bile çıkmadı. Ama o, o bel kemiğiydi. Herkes çiğdemli bir papatya demetiyle en yağmurlu günde ona gelebilirdi.

Ve bu, ilk bakışta göründüğünden çok daha önemliydi. Serkan evine, aynı apartmandaki minik dairesine yürürken, sadece bir bekçi değil, küçük ama çok önemli bir evrenin sahibi gibi hissetti.

Ertesi sabah kulübesi bir çöküntüyle buluştu. Yan tarafında bir çöküntü vardı, sanki bir araba çarpmış gibi; kapı artık zorca gıcırdıyordu.

Bulut korkmuş bir hâlde etrafı dolaşıp metalin yaralı kısmına burnunu daldırdı, ince bir uluma çıkardı. Serkan kulübeyi çevreleyip çöküntüyü elinde tutup, hafif bir homurdanışla inceledi. Boş yere bağırmadı, kim olduğunu sorgulamadı. Derin bir nefes alıp, gıcırdayan kapıyı açtı ve çayını yudumlamaya başladı. Sorun çözüldü, tartışılmadı.

İlk gördüğü bu durum Dilek oldu; renkli bir çantayla bahçe oyun alanına koşuyordu.

Ah! gözlerini büyüterek durdu. Kulübeniz çarpılmış!

Sorun yok, onarırız, sakince yanıtladı bekçi. Ev de bir insan gibi çürük alabilir, içi sağlam kalırsa sorun olmaz.

Haber çabuk yayıldı, apartmanın sakinleri kulübeye akın etti.

Serkan Bey, bu ne biçim taciz? diye bağırdı üçüncü binanın yaşlı hanımı Gülten Hanım. Gece arabamı duydum, birileri çalıyormuş gibi sesler çıkıyordu. Sanırım onlar!

Polise bildirmeliyiz, bir ses önerdi.

Polise gerek yok, kesti Serkan. Biz hallederiz.

O anda sigara içen genç, Doğukan, elini cebine soktu, kaşları çatıldı ama gözlerinde gerçek bir merak vardı.

Çok çökertmiş, dedi, aldırmaz bir tavır takınarak. Çekiçle ters tarafına vurursak düzeltilebilir.

Serkan ona yeni bir bakış attı.

Biliyorsun mu?

Bazen babamla garaja girip uğraşırız, omuz silkti Doğukan.

İşte o anda şaşırtıcı bir şey oldu. Apartman, genelde ayrı ayrı yaşayan bir topluluk, bir anda tek bir amaç etrafında birleşti: kulübeyi tamir etmek. Gülten Hanım, güç toplamak için ev yapımı poğaçalar getirdi. 12 numaralı dairedeki daima aceleci ve somurtkan Adam, depo odasından yeşil bir otomobil boyası çıkardı. Küçük bir kriko ve bir çekme takımı getirdi.

Doğukan mühendis gibi davranarak çöküntüyü inceledi, çenesini kaşıdı ve kararını verdi:

Kriko yetmez, içten baskı yapmalıyız, çekiçle çarpmalıyız. Bir kazıyıcı var mı?

Kazıyıcı hemen bulundu.

İş başladı. Serkan kenarda çayını yudumlarken, kulübesi bir halk kahramanları ordusu tarafından kurtarılıyordu. Gökhan da, kedisiyle beraber kaldırıma oturmuş, kraliyet müfettişi bakışlarıyla izliyordu.

Dilek etrafta koşup aletleri büyük, küçük ve parlak olarak ayırıyordu. Bulut kuyruk sallıyor, çekiç darbelerine havlamalarla katılıyor, en aktif katılımı sergiliyordu.

Öğleye doğru çöküntü neredeyse yok olmuş, sadece ufak izler kalmıştı. Adam, terlemiş ama memnun, şimdi zarı boyamaya ve onarmaya hazırdı.

Yeni gibi olacak, Serkan! diye bağırdı, geniş bir gülümsemeyle. Serkan sessizce kristal bardağındaki çayını kaldırdı; bu jest, kelimelerden daha çok şey söylüyordu.

Tam o sırada siyah, parlak bir SUV yolu kesti. Sürücü camını indirdi, gözlerinde uykusuz bir kırmızı parıltı vardı.

Hey bekçi! Bariyeri aç, herkes ne yapıyor? Boş mu? bağırdı, sinirli.

Herkes donakaldı. Bu, üst katın daima şikayet eden ve aceleci sakinlerinden biriydi; Gülten Hanımın gece vandallar dediği adamdı.

Serkan yavaşça kulübeden çıktı, panik yapmadı, düğmeye doğru yürüdü. Arabanın sürücüsüne bakıp, etrafı süzdü: Dilekin şaşkın gözleri, Doğukanın çekiç tutuşu, Adamın fırçası, Gülten Hanımın poğaçaları

Kendini bir gemi kaptanı gibi hissetti.

Çevre yolu açık, sakin bir sesle söyledi. Bu bariyer bakıma alınacak.

Ne?! bağırdı sürücü. Sen…

Biz burada tamir ediyoruz, keskin ama nazik bir sesle araya girdi Adam, ellerini bezle silerken. Lütfen dolaşın.

Sürücü bir an düşündü, etrafındaki insanları gördü, bir bütün olduklarını anladı. Araç geri çekildi, yol boşaldı.

Sessizlik çöktü, sonra Doğukan kıkırdadı, ardından kahkahalar yükseldi. Dilek, Gülten Hanımı taklit ederek gülmeye başladı. Adam bile gülümsedi.

Serkan bariyeri tekrar açtı, tehdit geçip gitti. Kulübesine baktı; artık bir savaş izi taşıyordu, ama yeni boyalar yakında o izi saklayacaktı. Bu iz, bir aptallığın değil, bir arada durmanın işaretiydi. Her zaman hissettiği, ama bugün tam anlamıyla gördüğü bir şeydi.

O sadece bir bekçi değildi. O, bu apartmanın bilinçsiz bir şekilde bir araya gelmesini sağlayan, kırık bir fincanı bir arada tutan yapışkan gibi bir figürdü. Onun kulübesi ise bu küçük dünyanın kalbi, onu koruyordu.

Rate article
Lifequest
Avlunun Koruyucusu