Ahmet Yılmaz, sokağın sonunda, sağlam ama eski bir evde yaşıyor. Duvarları, babasından kalın çam kütükleriyle dikilmiş, zamanla kararmış, ama hâlâ dimdik ayakta. Çatısı, doğu tarafında hafif bir çöküntü taşısa da damlaya bir damla su sızdırmıyor. Veranda ise çökük; uzun süredir tamir edilmesi gerekiyor, ama elleri çabuk yok.
Yaklaşık seksen yaşında olmasına rağmen bahçesini hâlâ tutuyor; ihtiyaçtan değil, alışkanlıktan. Her sabah, güneş elma ağaçlarının dallarına dokunur da henüz tam ortaya çıkmadan, Ahmet dışarı çıkar, çapa ya da sulama kabını alır ve ekinlerine yönelir. Patates, soğan, havuç, salatalık Hepsi düzgün sıralar halinde büyür; evi, düzeni seven Elifin (yazdığı mektuplarda bahsettiği sevgilisi) izlerini taşır. Emeklilik maaşı yetiyor, çocukları ara sıra ona TL gönderiyor, ama toprağı bırakmak ona göre olmaz.
Çocuklarını büyütmüş, iyi bir hayat sürmüş herkesin gibi. Şimdi ise boş bir bahçenin sessizliğinde, toprağın hâlâ her sabah onu beklediğini hissediyor; sadık, değişmez, son dost.
Çocukları yıllar önce dağılmış; eşi beş yıl önce vefat etmiş. Oğlu Ankarada, kızı İzmirde yaşıyor. Ara sıra telefon çalıyor, yılda bir kez ziyarete geliyorlar. Elif bir sabah gözlerini hiç açmadı. Gözleri kapalıydı, sanki uyuyormuş gibi, dudakları hafifçe mavimsi. O an fark etmesi uzun sürdü.
Ahmet hâlâ bahçede kazı yapıyor, Elifin bir an evden çıkıp Ahmet, akşam yemeğe gel! diye bağıracağını bekler gibi. Bazen mutfaktaki perde hafifçe sallandığında, sesini duyduğunu sanıyor, ama dönüp bakınca boşluk var.
Kimse ona seslenmiyor. Sadece çatı altında cıvıldayan serçeler ve köşede mırılayan eski kedisi Mırmır var.
Yan komşularda, çitlerin arkasında, genç bir aile yaşıyor: Serkan, Lale ve beş yaşındaki kızları Defne. Evleri de eski, ama gökyüzü mavisiyle boyanmış; sanki yeşil bahçeler ortasında bir parça gökyüzü düşmüş gibi. Serkan uzun boylu, gözlüğlü, sürekli bir şey tamir ediyor; çitleri onarıyor, bankları kuruyor. Lale zarif, çevik; bazen dikiş makinesinin başında, bazen çamaşırları asıyor. Defne ise hâlâ bir çocuk, neşeli ve durmaksızın koşuşturuyor.
Bir yıl önce şehirden taşınmışlar, eski bir ev alıp yenilemişler. Gürültüden, kalabalıktan ve kirlilikten bıktık, insanlara ve doğaya daha yakın olmak istedik, demişler.
Serkan evden çalışıyor (kendi kendine, yani uzaktan çalışma). Bilgisayar başında bir şeyler yapıyor, telefonla sık sık konuşuyor. Ahmet, sandalyeden kalkmadan çalışma fikrini anlamasa da saygı duyuyor; iş işte diyor.
Lale ise sipariş üzerine dikiş dikiyor. Arada çit üzerinden dikiş makinesinin uğultusu duyuluyor; ardından ip üzerinde elbiseler, gömlekler, hatta bazı tuhaf kostümler çıkıyor belki de tiyatro için, kim bilir. İplerin üzerinde asılmasının nedeni muhtemelen kıvrımlı bir süsleme.
Defne bahçede koşuyor; tavukları kovalıyor, Ahmetin bahçesindeki çiçekleri koparıyor. Saçları iki kuyruğa ayrılmış, çilli bir kız; ya yüksek sesle gülüyor, ya bir böcek izlerken düşünceli oluyor, sık sık bir şeylere tırmanıyor.
Bir gün Ahmet, Defnenin çitlerin altından kayarak çiçeklerine uzandığını görüyor.
Dede, çiçeklerini toplayabilir miyim? diye bağırıyor, onu fark ettiğinde.
Ahmet bir an öfkelenmek ister; bu papatyalar Elifin ektiği çiçekler Ama kızın yanıp tutuşan gözlerine bakınca elini sallıyor:
Topla, ama köklerini çekme.
Defne sevinçle başını sallıyor ve çiçekleri nazikçe koparıyor, yaprakları yırtmadan.
Ahmet izlerken, Elifin çocukluğunda da böyle neşeli, duraksız bir kıvılcım olduğunu hatırlıyor.
Kız eğildi, bir kuyruğu yana kaymış. Hızla toparlayıp geri itmiş, çiçek toplamaya devam ederken kendi kendine mırıldanıyor:
Bu anneye bu babaya bu da kendime
Ahmet istemeden gülümsüyor.
Ya bana? diye aniden soruyor, kendini şaşırtmadan.
Defne gözlerini yuvarlayıp, kahkaha atıyor:
Sana bütün çiçekler! Sen onları yetiştirdin! Anneye ve babaya da biraz daha toplayacağım.
Ve ona bütün bir demet uzatıyor.
Ahmet papatyaları alıyor, ince, neredeyse duyulmaz bir kokuyu hissediyor. Elif her zaman bu çiçekleri su dolu bir süraha koyardı pencere kenarındaki masada.
Teşekkür ederim, diyor kısaca.
Dede, neden bu kadar çok çiçeğin var? diye ısrarla soruyor Defne. Bizim bahçemizde sadece ot ve iki küçük çalı var
Eşim çok severdi, diye yanıtlıyor sadece.
Ya eşin? diye soruyor Defne.
Ahmet bir an duraklıyor. Beş yaşındaki bir çocuğa vefat etti demek nasıl olur? Defne bir şeyler anladı gibi, sessizleşiyor, ardından elini nazikçe Ahmetin koluna koyuyor:
Şimdi gökyüzünde mi?
Evet diye fısıldıyor.
Bizim büyükannem de orada. Annem, yıldız gibi parladığını söylüyor.
Ahmet ne söyleyeceğini bilemez, başını sallar. Defne başka bir şeye yönelir:
Bak, kelebek!
Ve çitlerin üzerinden atlayarak bahçeden dışarı koşar, papatyaları ve hüzünlü düşünceleri unutur.
Ahmet çiçeklerle dolu elleriyle durur, yavaşça eve yürür. Tozlu bir sürahiyi bulur, siler, su doldurur ve papatyaları masaya koyar. Tıpkı Elifin yaptığı gibi.
Akşam kapıyı çalan bir ses duyar. Kapının önünde Lale, bir tepsiyle durur.
Ahmet Bey, merhaba! Pasta yaptık, sizle paylaşmak istedik denir, masadaki papatyaları görünce bir an duraksar.
Teşekkür ederim, der Ahmet. İçeri gelin.
Lale dikkatli bir adım atar, tepsiyi masaya koyar.
Bugün Defne size çiçek topladı mı?
Evet, çok güzel bir kız.
Lale gülümser, ama gözleri parıldar. Sizi sık sık görür mü? Biraz can sıkıcı olmaz mı?
Hayır, der Ahmet samimiyetle. Bazen yalnız kalıyorum.
Lale birden sandalyeye oturur, sanki ayakları tutmuyor.
Başta burada çok sessiz olacağını düşündük. Şehirde duvarın arkasında komşular var Burada sadece ağaçların rüzgarı var.
Alışacaksınız, der Ahmet.
Bir süre sessiz kalırlar. Sonra Lale bir öneri yapar:
Yarın akşam bize gelmek ister misiniz? Serkan kebap yapacak.
Ahmet reddetmek ister; yalnızlığına alışkındır. Ancak Defnenin Tüm çiçekler size! diye bağırışını hatırlar.
Geleceğim, der kendi kendine şaşkın.
Lale gülümser, ayağa kalkar:
O zaman yarın görüşürüz.
Lale giderken Ahmet pencereye yönelir. Komşu evin bahçesinde ışık yanar, perde arkasından Defne odada zıplıyor, ellerini savuruyor, Serkan ona bir şeyler fısıldıyor, ikisi de gülüyor.
Ahmet bir derin nefes alır, sürahideki papatyalara bakar.
Umarım, diye mırıldanır. Yalnız değilim sanırım.
Ve evdeki sessizlik artık o kadar ağır değil.
Sabah bir sesle başlar, kapıya sert bir çarpma.
Ahmet, yeni demlenmiş çayı bitirip hırıltılı bir sesle sorar:
Sabahın bu vakti kim var?
Kapıda büyük kırmızı çizmeler içinde bir kız belirir; babasından kalma çizmeler gibi, gözleri ışıl ışıl.
Dede, anne bugün sana bizim kebabımıza gelmeni söyledi! Odunları zaten taşıyoruz! Hadi!
Ahmet şaşkın, dünki daveti hatırlar.
Şey, akşam davet etmiştik
Babam zaten eti marine ediyor! diye bağırır kız, elini Ahmetin koluna tutar. Anne başka bir pasta yapıyor! Söz verdin!
Ahmet, yıpranmış ceketine ve yıpranmış terliklerine bakar.
Biraz bekle, torun, giyinmene izin ver
Hayır! kız çabuk onu çeker. Sen zaten güzel görünüyorsun!
On dakikadan az bir sürede Ahmet, komşuların bahçesindeki bankta oturur; Serkan eski bir varilden yapılmış mangalda kömürleri üflüyor. Sabah güneşi yanıyor ama geniş elma ağacı gölgesi serin tutuyor.
Ahmet Bey, kömürler hazır mı? diye sorar komşu, alnından ter silerken.
Ahmet hafif bir homurdanışla ayağa kalkar, mangala bakar ve onaylayıcı bir ses çıkarır:
Beş dakika daha, tam kıvamda olacak. Beyaz bir tabaka gibi görünüyor.
Lale, evden marine edilmiş et taşıyan bir tepsi getirir; sarımsak ve otların aroması havaya yayılır.
Ahmet Bey, bugün kebap danışmanımız sizsiniz. Ben bu işte pek iyi değilim.
Serkan bir şey söylemek ister ama vazgeçer, başını kabul edercesine sallar.
Böylece beş yıldır yaşadığı en tuhaf gün başlar.
Ahmet, Serkana mükemmel kebap sırlarını öğretirken, Defne etrafında dönerek yardım etmeye çalışır (ve sürekli engeller). Lale tabakları düzenler, sebzelerden bir salata doğrar.
Masada elma ağacının gölgesinde oturduklarında, Ahmet, Serkanın biraz sıradan ama garip bir fıkrasına gülüp, kahkahasını tutamaz. Defne, ketçapla kaplanmış bir yüzle, sürahdaki kompostoyu herkesin bardağına dökerken şaka yapar.
Dede, gerçekten savaşta tankçı mıydın? diye aniden sorar geniş gözlerle.
Masada bir an sessizlik olur. Serkan ve Lale birbirine bakar.
Defne! diye bağırır anne.
Hayır, der Ahmet, aniden gülümseyerek. Savaşta ben küçük bir çocuktum, sadece açtım.
Köydeki savaş sonrası hasat ettiğini, bir gün buz gibi bir patates bulduğunu ve bunun hayatının en güzel günü olduğunu anlatır. Defne ağzı açık izler, bitirdiğinde atlar ve bütün patateslerini ona vermek istediğini söyler.
Herkes güler, Ahmet içindeki bir sıcaklığı hisseder.
Gece ilerler, yıldızlar ortaya çıkar ve Ahmet evine döner. Serkan kapıda el sallayarak vedalaşır.
Teşekkür ederim Ahmet Bey. Bizi ne kadar mutlu ettiğinizi anlatamam, Defne için çok şey ifade etti.
Ahmet el sallar:
Boşuna demeyin
Cidden, buraya insanlarla daha yakın olmak için taşındık. Ama asıl eksik olan siz oldunuz, der Serkan.
Ahmet aniden söz keser:
Yarın gel benim bahçeme. Patatesi nasıl çukurlaştıracağım gösteririm. Senin tarlada yosun bile var.
Serkan geniş bir gülümseme ile:
Geleceğim, söz veriyorum.
Ahmet evde bir fotoğrafın önünde uzun uzun durur; Elifin gülümsemesi hâlâ gözlerinin önünde.
Bak, fısıldar, ve sen benim yanımda olmazsan kaybolurdum
Açık pencereden ciklusların cıvıltısı ve Defnenin komşu evden gelen kahkahası duyulur. Ahmet ışığı kapatır, yatağa uzanır.
Uzun zamandır ilk kez geceden korkmaz.




