İki Kişilik Bank Kar taneleri çoktan erimişti, ama mahalledeki küçük parkın toprağı hâlâ koyu renkli ve nemliydi, yürüyüş yollarının üstünde ise incecik kum şeritleri uzanıyordu. Nadire Hanım, elinde market poşetiyle ağır ağır yürüyordu; her adımda yere bakıyor, her çukurun ve her taşın yerini ezbere biliyordu. Bu alışkanlığı yaşının getirdiği temkinden değil, üç yıl önce kırılan kolundan sonra içine yerleşen düşme korkusundan edinmişti. İki odalı, bir zamanlar çocuk seslerinden, yemek kokusundan ve kapıların gürültüsünden geçilmeyen zemin kattaki evinde şimdi yapayalnızdı. Televizyon sürekli açıktı, ama çoğu zaman ekrandaki altyazılardan başka bir şeye dikkat etmiyordu. Oğlu pazar günleri görüntülü arar, aceleyle hâl hatır sorduktan sonra kapatırdı. Küçük torunu bazen ekrana el sallar, oyuncaklarını gösterirdi. Nadire Hanım, telefon kapandıktan sonra sessizliğin odaları tekrar doldurduğunu hissederdi hep. Her sabah düzenli bir rutini vardı: Sabah egzersizi, ilaçlar, sade bir kahvaltı. Sonra bankta oturmak üzere minik parka kısa bir yürüyüş, “kan dolaşımını hızlandırmak” için, aile hekimlerinin önerdiği gibi. Öğlen yemek, haberler, bazen de bulmaca. Akşamları ise bir dizi ve el işlerine zaman ayırmak… Büyük bir olay yoktu; ama bu düzen, Nadire Hanım’ın kendini diri tutmasına yetiyordu; komşusuna da hep böyle derdi zaten. Bugün rüzgâr sertti ama kuru esiyordu. Nadire Hanım, çocuk parkı yanındaki bankına oturup biraz soluklandı. Poşetlerini yanına koydu, fermuarı tekrar kontrol etti. Parkta, iki küçük çocuk renkli tulumlarla oynuyordu; anneleri kendi aralarında sohbet etmekle meşguldü. Nadire Hanım, “Biraz oturup sonra eve dönerim,” diye düşündü. Öte yandan parkın çıkışındaki otobüs durağına doğru ağır ağır yürüyen bir adam vardı: Mustafa Bey. O da adımlarını saymaya alışmıştı artık. Gazete büfesine kadar yetmiş üç adım. Sağlık ocağına yüz yirmi. Bu durağa ise doksan beş adım… Hayatı kolaylaştıran bu alışkanlık, yalnızlık düşüncelerini bastırıyordu. Zamanında fabrika işçisiydi Mustafa Bey. Günleri ustabaşına laf yetiştirmekle, arkadaşlarıyla atışmakla geçerdi. O eski fabrikanın yeri şimdi çoktan başka bir şeye dönüşmüştü, ahbaplarını belki yılda bir iki kere görüyordu. Oğlu başka şehirdeydi, yılda bir gelirdi. Kızı ise yakın ilçedeydi ama iki çocuk ve kredi borçlarıyla uğraşıyordu. “Kırılmak yok,” diyordu kendi kendine. Ama geceleri, evin sessizliğinde, anahtar sesi duymayı beklediği olurdu. Bu sabah ekmek almak ve ilaç yazdırmak için çıkmıştı. Cebinde büyük harflerle yazılmış bir liste vardı. Eli hafifçe titreyerek çıkarır, eksik bir şey var mı diye kontrol ederdi. Durağa vardığında otobüs yeni geçmişti. Birkaç kişi yavaşça dağılırken, parkın kenarındaki bankta, gri paltolu, mavi örgü bereli bir hanımefendi dikkatini çekti. Yanındaki poşetini dizine yaslamış, yolu izlemiyordu, parkın içini seyrediyordu. Mustafa Bey, çekingen bir ifadeyle bankın diğer ucuna ilişti. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra, otobüslerin düzensizliğinden dem vurdu. Kısa bir sohbet başladı; Nadire Hanım yakınlardaki beş katlı apartmanda oturduğunu söyledi, Mustafa Bey ise parkın karşısındaki dokuz katlıda, kendi başına kaldığını anlattı. Sonraki günler ve haftalarda bu rastlantılar tekrarlandı. İlk önce durakta, sonra parkta, derken sağlık ocağı önünde… Nadire Hanım kendini farkında olmadan Mustafa Bey’in yürüyüş saatlerine göre program yaparken buldu. Zamanla banktaki küçük sohbetler, sağlık ocağında birlikte sıra beklemeler, evde çay sohbetlerine dönüştü. Nadire Hanım, dijital işlemlerde, Mustafa Bey ise evdeki bazı onarımlarda birbirine yardımcı oldu. Bazen tatlı tatlı atıştılar, bazen alınsalar da, birkaç gün sonra yeniden park bankında buluştular. Bir gün Mustafa Bey hastaneye kaldırılınca, Nadire Hanım içindeki telaşı bastıramadı, araştırıp hastane odasını buldu. Ziyareti sırasında Mustafa Bey’in kızıyla tanıştı. Artık başkalarının gözünde “iyi bir komşu” veya “tanıdık” gibi görünse de, iki insanın yaşlılıklarında birbirlerine arkadaşlık etmelerinin kıymetini onlar çok iyi biliyordu. Yavaş yavaş rutinleri bir destek, sakin bir paylaşma hâline geldi. Parkın bankında yan yana oturup günün yorgunluğunu birlikte atıyor, hastaneye ya da pazara birlikte gidiyor, eski günlerden konuşuyorlardı. Her biri kendi ailesindeki mesafeyi, yaşadıkları yalnızlığı kabul etmişti; birbirlerinin hayatına göz kulak olurken, sınırlarını da gözetiyorlardı. Yaz başında, ağaçlar yapraklanırken, artık herkesin aşina olduğu “onların bankı” neredeyse onlar için ayrılmış gibiydi. Bir akşam, Mustafa Bey şöyle dedi: “Düşünüyorum da, eskiden yaşlılık her şeyin bittiği zamandır sanırdım. Oysa bazen küçük bir şey de başlıyor insanın içinde; yeniden başlamak gibi değil, ama alışacağı sakin bir eşlik duygusu.” Nadire Hanım gülümsedi: “Ben de artık eğer ertesi sabah gelmezsem, en azından bir kişi neden gelmediğimi merak edecek, biliyorum.” Mustafa Bey, “Sadece merak etmem, ortalığı ayağa kaldırırım!” dedi. Parktaki bank hâlâ oradaydı; bazen sohbet, bazen sessizlik paylaşılıyor, yaşlılığın ağırlığına rağmen, insan hayatındaki en sıcak ve sade dostluklardan biri o bankta sürüp gidiyordu. Orada oturdukça, hayatın durağan gidişi içinden iki kişilik yeni bir dayanışma doğuyordu.

İki Kişilik Bank

Karlar çoktan erimişti ama mahalle parkının zemininde toprak hâlâ koyu renkli ve nemliydi, yürüyüş yollarının kenarında ise incecik kum seriliydi. Aysel Hanım yavaşça ilerliyordu, marketten aldığı torbayı sıkıca tutuyor ve önüne bakıyordu. Çoktan hayatına yerleşen bir alışkanlığı vardı; her tümseği, her çukuru aklında tutardı. Fazlaca tedbirli bir yapısı olduğundan değil; üç yıl önce kırdığı kolunun ardından içine yerleşen düşme korkusu, kolay kolay gitmiyordu.

İki odalı bir apartman dairesinde tek başına yaşıyordu. Bir zamanlar, birkaç kişinin sesi, yemek kokuları, kapıların kapanma sesleriyle dolu olan evi artık sessizdi. Televizyon açıktı yalnızca bir uğultu gibi ama Aysel Hanım çoğu zaman sadece alttan akan yazılara bakıyor, sesini dinlemiyordu bile. Oğlu pazar günleri hızlıca görüntülü arıyor, bir telaşla hâlini sorup kapatıyordu ama arıyordu işte. Torunu ekranda el sallar, oyuncaklarını gösterirdi. Aysel Hanım mutlu olurdu, fakat görüşme kapanınca odanın havası yeniden ağırlaşıyor, hayat bir adım daha sessizleşiyordu.

Bir düzeni vardı. Sabahları hafif egzersiz, ilaçlar, sonra da bir kase sütlü yulaf. Ardından kısa bir park yürüyüşü, nabızı biraz hızlandırmak için, hekimin dediğine göre. Gündüz ev işleri, yemek, haberler bazen bir bulmaca. Akşamları dizi filmi ve el işi. Bu rutinde özel bir şey yoktu ama kendisini dinç tuttuğuna inanır, bunu apartmandaki komşusuna tekrar etmeyi severdi.

Bugün rüzgar biraz sertti ama hava kuru. Aysel Hanım çocuk parkının yanındaki eski bankına tedirgin oturdu, market poşetini yanına koydu, fermuarın kapalı olup olmadığına baktı. İki ufak çocuk, rengarenk montlarla oynuyordu; anneleri, yan sandalyede dedikoduya dalmış, geçenlere aldırmıyordu. Birkaç dakika oturur, sonra dönerim, diye düşündü.

Mahallenin öbür yanında, durağa doğru yavaş yavaş yürüyen Salih Bey de adımlarını saymakla meşguldü. Gazete büfesine kadar yetmiş üç, sağlık ocağına yüz yirmi, durağa ise doksan beş adım. Böyle adım saymak, evde kimsenin beklemediğini düşünmekten daha kolaydı.

Bir zamanlar fabrikada ustabaşıydı, iş seyahatlerine gider, ustalarla tartışır, mesai arkadaşlarıyla boğazına kadar şakalaşırdı. Fabrika çoktan kapanmış, dostları yavaş yavaş çevreden çekilmişti. Kimi çocuklarının yanına taşınmış, kimi çoktan ebediyete göç etmişti. Oğlu başka şehirde, yılda bir, birkaç günlüğüne gelir, hep acelesi olurdu. Kızı yakın semtte olsa da günleri çoluk çocuk ve iş derdindeydi. Buna alınmıyordu, kendine telkin ediyordu. Ama bazen akşam olduğunda, peteklerin tıkırtısı dışında hiçbir sesin olmadığı vakit, kulak kesilip kapı kilidi dönecek mi, diye beklerdi.

Bugün ekmek almak ve hazır gelmişken bir kutu da tansiyon ilacı almak için dışarı çıkmıştı. Cepte iri harflerle yazılmış bir alışveriş listesi vardı; her çıkardığında titreyen parmaklarla kontrol ederdi, bir eksik bırakmayayım diye.

Durağa yaklaştığında, otobüsün yeni kalktığını fark etti; bekleyen birkaç kişi dağılıyordu. Bankta gri paltolu, mavi el örgüsü bereli bir kadın oturuyordu. Yanında market poşeti, uzaklara, parka bakıyordu.

Salih Bey, tereddütle durdu. Ayakta kalmak zor geliyordu, beli ağrıyordu. Bankın yarısı boştu ama yabancı bir kadının yanına oturmaktan hep çekinirdi. Ama rüzgar keskin, yaşına dokunan cinstendi; cesaretini toplayıp yaklaştı.

Oturabilir miyim? dedi, hafifçe öne eğilerek.

Kadın başını çevirdi. Açık renk gözlerinin kenarında çizgiler belirgindi.

Tabii, buyurun, dedi, poşetini azıcık yana itti.

Salih Bey usulca dikkatlice bankın kenarına yerleşti. Bir süre sustular; yoldan geçen arabadan egzoz kokusu geldi, birkaç serçenin sesi işitildi.

Şu otobüsler de iyice keyfe göre çalışıyor, diyerek sessizliği bozdu Salih Bey. Bir dönersen, hemen gitmiş.

Aynen, dedi kadın. Dün yarım saat bekledim, Allahtan yağmur yoktu.

Yüzü tanıdık gelmedi ama mahallede yeni binalar yapılmış, yeni insanlar gelmişti.

Bu civarda mı oturuyorsunuz? diye sordu çekinerek.

Şu karşıda, bakkalın yanındaki apartmanda, giriş katı. Ya siz?

Parkı geçinceki dokuz katlıda, dedi Salih Bey. Yakındayız anlayacağınız.

Yeniden sustular. Aysel Hanım için durakta sohbet etmek sıradandı; iki laflanır, unutulurdu. Ama bu adam yorgun ve biraz dağılmış görünüyordu, kendini dik tutmaya çalışsa da belli oluyordu.

Hastaneye mi? diye sordu, poşetindeki eczane logosuna bakarak.

Evet, ilaca uğradım, dedi Salih Bey, poşeti kaldırarak. Tansiyon yine dengesiz. Siz?

Markete, diye cevapladı. Birkaç eksik vardı. Hem eve kapandıkça insan daha da yoruluyor.

Bunu söyleyince, ev kelimesi boğazında düğümlendi. Ev çok boş gelmişti kulağa.

Derken otobüs dönemeçten göründü, insanlar toparlanıp sıraya geçti. Adam kalktı, bir an duraksadı.

Bu arada, dedi. Ben Salih.

Ben de Aysel, dedi kadın da ayağa kalkarak. Memnun oldum.

Otobüse birlikte bindiler, kalabalık hemen aralarına girdi. Kapıya yakın bir yere tutunmuştu Aysel Hanım; otobüs sarsıldıkça, karşı köşede Salih Beyin bakışını yakaladı. Göz göze geldiler, başlarıyla selamlaştılar.

Birkaç gün sonra mahalle parkında tekrar karşılaştılar. Aysel Hanım bankında otururken, uzaktan tanıdık birini gördü. Salih Bey, bu defa elinde bastonla geliyordu. Demek ki baston kullanacak kadar ihtiyattı artık.

Durağın komşusu, diye gülümsedi yaklaşırken. Yanınıza oturabilir miyim?

Buyurun, dedi ve içi sevinçle doldu.

Salih Bey bastonunu bankın kenarına dayadı.

Burası güzel, dedi ortalığa bakarak. Ağaçlar, oynayan çocuklar… Evde ise dört duvar boğuyor insanı.

Yalnız mı yaşıyorsunuz? diye sordu Aysel Hanım, artık sorulabilir buluyordu bunu.

Yalnızım, dedi o da başıyla. Eşim yedi yıl önce vefat etti. Çocuklar başlarında, torunlar ev derdinde. Siz?

Ben de yalnız, dedi Aysel Hanım. Eşim çok önce öldü. Oğlum ailesiyle başka şehirde. Ararlar tabii ki ama…

Omuz silkerek sustu. O da anladı.

Sesini duymak güzel, dedi Salih Bey, ama akşam olunca o telefon sessiz kalıyor ya, asıl mesele o.

Hiç beklemediği halde bu cümle içini ısıttı. Hava durumundan, manavdaki fiyatlardan, sağlık ocağındaki yeni doktordan konuştular. Ayrıldılar, ancak ertesi gün, yine aynı saatte parkta birbirlerini bulmuş oldular.

Artık buluşmaları düzenli hale geldi. Önce durak ve park, sonra market, sonra da sağlık ocağı önü rutine bindi. Aysel Hanım, Salih Beyi görebilmek için çıkış saatlerini bile ayarlamaya başladı; bazen sabah kâhvaltısını erken yapıyor, bazen geç çıkıyordu.

Birlikte sağlık ocağına giderken, çıkarılan tahlil sonuçlarından, sıra bekleyişinden konuşuyorlardı. Aysel Hanım sıra almayı bir türlü öğrenememişti.

E-devletten halledeceksiniz, diyordu sekreter kız. İnternet üzerinden.

Güldürmeyin beni, diyerek oflardı Aysel Hanım. Bende tuşlu telefon zar zor çalışıyor zaten.

Salih Bey, İsterseniz yardımcı olayım, dedi. Bana yıllar önce çocuklar tablet verdi, sıra almayı oradan öğrendim, birlikte bakarız.

Başta yanaşmadıysa da sonra razı oldu. Sağlık ocağı bankında oturup ekrana bakarken, Salih Bey doğru menüyü arıyordu; bazen yanlış yere basıp söylenirdi. Aysel Hanım gülüyor, kahkahası samimi yankılanıyordu.

Gördünüz mü, dedi sonunda, zaman ve doktor seçiliyor. Sadece şifreyi unutmayın.

Yazarım, dedi Aysel Hanım. Defterim var, oraya not ederim.

Bir başka gün ise Salih Beyin getirdiği fatura ve makbuzları birlikte ayıklıyorlardı. O Eskiden ne kolaydı, derdi, gişeye öderdik, şimdi kodlar, barkodlar, terminaller…

Sırasına bakalım, derdi Aysel Hanım. Bu elektrik, bu su parası Yeter ki karışmasın.

Mutfağında beraber oturup çay içerlerdi. Aysel Hanım kendi reçelinden çıkarır, Salih Bey simit getirirdi. Pencere kenarında oynayan çocuklara bakarken, Salih Beyin faturaları itinayla ayırışını izlemek hoşuna giderdi.

Bir keresinde yeniden para göndermek için yardımcı olmak istemişti de Salih Bey mahçup olmuştu:

Siz uğraşmayın, ben hallederim, dedi. Ben de çocuk değilim.

Ben sizin adınıza ödemiyorum, diye karşılık verdi Aysel Hanım. Parayı siz veriyorsunuz, ben yardım ediyorum. Çocuk musunuz siz de yani?

Hafifçe utandı, ama razı oldu. İçindeki küçük gurur, minnetle karışık bir sıcaklık taşıyordu.

Bazen de aralarında küçük kırgınlıklar olurdu. Bir gün marketten dönerken, evlatlardan konuşurlarken oldu.

Oğlum diyor ki, dedi Salih Bey, Baba sat evi, gel bizde yaşa. Evlerinde yer yok ki, ne yapacağım onların kanepesinde… Ben burada, alıştığım düzende iyiyim.

Benim oğlan da aynı, iç geçirdi Aysel Hanım. Büyük evi var, Gel sana ayrı oda, diyor. Ama mezar, dostlar burada Her zaman aklımdan geçmiyor değil, gitsem mi diye.

Hiç olur mu, dedi Salih Bey hemen. Sen orada istemesen de fazlalık gibi hissedersin. Herkes işinden yorgun, çocuklar ders telaşında. Buradaki kendi düzenin gibisi var mı?

Burada kime lazımız ki biz? dedi Aysel Hanım sakince.

Buna Salih Bey cevap veremedi, kırılmış hissetti. Ben de kimim ki? dedi içinden. Birkaç adım sustular, yol ayrımında soğuk şekilde veda ettiler. O gece Salih Bey yatakta bir sağa bir sola döndü, kendi hassasiyetine kızdı.

Birkaç gün görüşmediler. Yağmur karışık bir hava hakimdi. Ancak dördüncü gün Aysel Hanım marketten dönerken, posta kutusunda bir kâğıt buldu: Aysel Hanıma. Hastanedeyim. Salih S. Başka bilgi yoktu.

Ellerini titreyerek torbayı bırakıp sandalyeye oturdu; ne olmuştu, kim yardım etmişti, kimse aramadı mı? Aklına takılıp kaldı.

Birden Salih Beyin semt hastanesinin kardiyoloji servisini bir keresinde andığı geldi aklına. Defterinden yıllar önce kaydettiği danışma numarasını aradı. Uzun uzun bekledi, sonunda ulaştı. Birkaç gün önce yatırılmış bir hasta arıyorum, ismi Salih Soylu diye açıkladı. Bilgi aldığında, hangi odada olduğunu öğrendi.

Ertesi gün, ziyaret saati başladığında, Aysel Hanım elinde elma ve kurabiyeyle hastane kapısındaydı. Acaba yasak mı, acaba fazla mı, belki tatlı yiyemez, diye endişelendi.

Üç kişilik oda. Cam kenarında bir yaşlı adam, kapı tarafında genç bir delikanlı; ortadaki yatakta ise Salih Bey, gazete okurken başını kaldırdı. Önce şaşırdı, sonra gülümsedi.

Beni nasıl buldunuz? dedi, yanağına hafif bir renk gelip.

Allahtan bir ipucu vermişsiniz, dedi, torbayı bırakırken. Ne oldu?

Gece kalbim sıkıştı, ambulans aldı getirdi, dedi Salih Bey. Birkaç gün yatarım, alışırız.

Yüzü biraz solgundu, gözlerinin altı çöküktü ama bakışındaki canlılık kaybolmamıştı.

Çocuklar biliyor mu? diye sordu Aysel Hanım.

Kızım geldi, çorbasını getirdi. Oğlana haber vermedim, telaş etmesin, dedi.

Biraz sessizce konuştu, sonra ekledi:

Kızım bana, Kimdir bu notu bırakıp gelen kadın? diye sordu. Komşu, yardım ediyor, dedim.

Aysel Hanımın içi buruklaştı. Yardım eden komşu çok mesafeli, neredeyse yabancıydı. Sandalyeye oturdu.

Gerçekten komşuyuz; bazen yardım ediyorum, dedi kendini tutarak.

Salih Bey mahcubiyetle ekledi:

Böyle diyince tuhaf oldu. Arkadaşım desem yanlış anlarlar, Baba, ne işin var yaşında kadınlarla, derler. Hep böyle düşünüyorlar.

Biz de zaten genç değiliz, dedi Aysel Hanım gülerek. Ama insan insan olmayı bırakmıyor ki.

İçeride sessizlik oldu. Salih Bey pencereye baktı.

Geceleri düşünürken, ölmekten çok kimsenin haberi olmadan buradan gitmekten korkuyorum, dedi kısık sesle. Çocukların kendi hayatı var, ama siz aklıma geldiniz. İçim rahatladı.

Aysel Hanımın gözleri doldu, bakışlarını pencereye çevirdi, susmuş çiçeğe daldı.

Ben de korkuyorum, dedi. Sadece belli etmiyorum. Akşamları kaç hapım kalmış sayarım; komik, değil mi?

Hiç değil, ben de sayarım, dedi Salih Bey.

İkisi birbirine baktı, hafiften tebessüm ettiler; bu tebessümde bir kabulleniş, bir iç huzuru vardı.

O sırada içeri Salih Beyin kızı girdi, elinde poşet, bakışlarında ölçüp tartan, ama kabasız bir merak:

Baba, çorba getirdim. Kim bu hanım?

Aysel Hanım, dedi Salih Bey, iyi arkadaşım. İşlere yardımcı olur, alışverişe gideriz.

Teşekkürler, dedi kadın, yardımlar için, yoksa her şeyi kendi başına yapar.

Biz bazen birlikte parkta yürüyoruz, dedi Aysel Hanım.

Kadın başıyla onayladı, biraz mesafeli. Babasına yemekleri yerleştirirken, Aysel Hanım kendini fazlalık hissetti, veda etti.

Tekrar uğrarım, dedi kapıda.

Gelin, dedi Salih Bey. Müsait olursanız.

Olurum, diyerek çıktı.

Eve döndüğünde duyduğu iyi arkadaş tarifinin kuru ama belki de en doğrusu olduğuna karar verdi. En azından ihtiyacı olduğunda onu unutmamıştı.

Salih Bey iki hafta hastanede kaldı. Aysel Hanım iki günde bir gelir, meyve, çorap, gazete getirir, bazen sadece yan yana oturur, bazen geçmişten, eski dostlardan, okuldan, yazlıklardan bahsederlerdi. Salih Beyin kızı, Aysel Hanımın ziyaretine alıştı. Bir defasında asansöre kadar uğurlarken şöyle dedi:

Sağ olun. Ben çalışıyorum, sık gelemiyorum. Babamın sohbet edecek birinin olması iyi. Ama aman her şey sizin üstünüze kalmasın, sorun olursa bana haber verin.

Kendi payıma düşeni yaparım, dedi Aysel Hanım. Siz işinize bakın, imkanım oldukça yardımcı olurum.

Nisan sonu, Salih Beyi taburcu ettiler. Doktor sıkı sıkı Gezin, az sinir olun, ilaçlarınızı unutmayın, diye tembih etti. Kızı arabayla eve getirdi, eşya topladı, yerleştirdi. Ertesi gün, Salih Bey bastonuna yaslanıp parka gitti.

Aysel Hanım bankta oturuyordu; onu görünce ayağa kalktı.

Nasılsınız? diye sordu dikkatle bakarak.

Yaşıyorum, dedi gülerek. Bu da az şey değil.

Bir süre sustular, bahçe seslerini dinleyerek oturdular. Sonra Salih Bey konuştu:

Hastanede çok düşündüm. Size yük olmak istemem; gelmenize hem sevindim hem de mahcup oldum. Ya işlerinizi aksattıysam…

Ne işim var, iç geçirdi Aysel Hanım. Market, sağlık ocağı, akşam televizyon dizisi Fazlası yok.

Ben yine de istemem kendinizi mecbur hissetmenizi. Ben çocuk değilim.

Aysel Hanım yavaşça baktı:

Ben de kimsenin yükü olmak istemem. Ama bir şeyi anladım. Kendi evimize kapanıp, kimseye yük olmayalım diye her şeyimizi yapmak iyi güzel ama… İnsan isterse de ihtiyaç duyduğu kadar sınır çizer, konuşur, danışır. Gerisi zorlamaya gerek yok.

Salih Bey bir an düşündü.

Yani? dedi.

Mesela, dedi parmaklarını sayarak, gece yarısı ararsanız, gelmem, ben ambulans değilim. Ama sağlık ocağı korkutursa, birlikte gideriz. Faturalar karışırsa birlikte bakarız. Ama alışveriş için tembellik varsa, yalnız gidersiniz. Kurye değilim.

Salih Bey güldü.

Oldukça net bu!

Dürüst, dedi Aysel Hanım. Ve ben de aynısını istiyorum. Kötü hissedersem size ulaşabilirim, ama sizi evdeki torunlarınızdan koparmam. Sizin de bana saygı göstermeniz gerekir; benim oğlumun da hakkı geçmesin.

Bu sözler aralarında bir rahatlama yarattı.

Anlaştık, dedi Salih Bey. Yardımlaşırız ama birbirimize bakıcı değiliz.

Tam olarak böyle, dedi Aysel Hanım gülümseyerek.

Bundan sonra dostlukları daha yerli yerine oturtuldu. Hala parkta buluşuyorlar, birlikte sağlık ocağına gidiyor, bazen çay bahçesinde oturup sohbet ediyorlardı. Fakat artık herkes kendi hakkını ve sınırını biliyordu.

Bir gün Aysel Hanımın mutfakta musluğu bozuldu. Salih Beyi aradı.

Bir bakabilir misin? Su basacak diye korkuyorum.

Bir bakarız, ciddi bir işse usta çağırırız. Borular işim değil artık, dedi.

Dediği gibi, musluğun değiştirilmesi gerektiğini görüp usta bulmaya yardım etti. Usta gelene kadar çay içtiler, Salih Bey gençliğinden dem vurdu. Aysel Hanım, yaşlansa da bazen yardıma muhtaç olmanın da bir erdem olduğunu düşündü.

Bazen alışverişe de birlikte çıktılar. Pazarda tezgah sahipleriyle sohbet ediyorlardı; Salih Bey patates için pazarlık yapar, Aysel Hanım piliç seçerdi. Eve dönerken fiyatlara kızsalar da birlikte olmasalar gün pek de boş geçerdi.

Çocuklar dostluklarına temkinli yaklaşıyordu. Bir gün Aysel Hanımın oğlu şöyle dedi:

Anne, sık sık bir Salih Beyden bahsediyorsun. Kim bu?

Mahalleden bir komşu. Birlikte yürüyoruz, tabletten sıra almayı gösterdi, ben de onun faturalarına bakıyorum, dedi.

Dikkat et, dedi oğlu. Kimseye para, belge bırakma. Herkes sanıldığı gibi değil.

Aysel Hanım gülümsedi:

Çocuk değilim, hallederim, dedi.

Salih Beyin kızı da yine sormuştu:

Baba, o hanıma fazla yüklenme, bakıcı değil, dedi. Herkesin kendi hayatı var.

Anlaştık, dedi Salih Bey. Kimse kimsenin yükü değil; kendi aramızda anlaşmamız var.

Nasıl bir anlaşma bu? dedi kızı şaşkınca.

Yaşlılık anlaşması, dedi Salih Bey şakayla.

Bahar yerini yaza bırakırken, parkta ağaçlar yapraklandı; banklarda genç-yaşlı dolup taştı. Ama Aysel Hanımla Salih Beyin oturduğu bank, onlara ait gibiydi; hep aynı yere otururlar, günü öyle selamlarlardı.

Bir akşamüstü güneş, sarı ışıklarını sarkıtırken, futbol oynayan çocukları izliyorlardı. Hava taze, çimen kokusu baskındı. Salih Bey bastonunu bankın kenarına yasladı.

Biliyor musunuz, eskiden sanırdım ki yaşlılık; bitiş demek. İş, dostlar, sevdalar biter, geriye ilaç ve televizyondan başka bir şey kalmaz. Ama şimdi görüyorum ki, biriyle oturup sohbet etmek bile yeni bir başlangıç, dedi.

Bizimki gibi mi? diye gülümsedi Aysel Hanım.

Evet, tam da öyle. Adı ister arkadaşlık, ister komşuluk, ister bank ortaklığı olsun. Sizinle beraberken daha az korkuyorum, dedi Salih Bey.

Aysel Hanım yerleşik ellerine baktı, damarları çıkmış, ömrünü taşımış o ellere… Sonra Salih Beyin elleriyle kendi ellerini karşılaştırdı. O eller birbirine fazlasıyla benziyordu.

Ben de öyle, dedi. Eskiden hep düşünürdüm: Ya bir gün akşam uyuyup uyanmazsam, kim fark edecek? Şimdi en azından bir kişi, bankta neden yokum diye merak eder.

Salih Bey hafifçe güldü.

Merak etmekle kalmam, dedi. Bütün apartmanı ayağa kaldırırım.

Bu çok iyi, dedi Aysel Hanım.

Bir süre daha oturup, ardından ağır adımlarla kendi bloklarına yürüdüler. Tam köşe başında durdular.

Yarın sağlık ocağına mı? dedi Salih Bey.

Kan vereceğim; gelir misin? dedi Aysel Hanım.

Gelirim, ama kapıya kadar. Yoksa hemşire kızar, yanınızda fazla konuşurum yine, dedi gülerek.

Anlaştık, dedi Aysel Hanım.

Vedalaşıp kendi apartmanlarına girdiler. Aysel Hanım ağır adımlarla katlara çıktı, kapısını açtı, mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu, pencereye yaklaşıp aşağıya baktı.

Aşağıda, Salih Bey kapı kilidiyle uğraşıyordu. Sonra başını kaldırıp pencereye baktı ve el salladı. Aysel Hanım da el salladı.

Çaydanlık öttü. Çayını koyup, bir dilim ekmekle masaya geçti. Karşı sandalyede örgü şalı duruyordu. Elini üstüne koydu, birden anladı: Evdeki sessizlik o kadar da ürkütücü değilmiş artık. Şimdi, mahallede, hemen yan binada bir kişi daha var; yarın birlikte sağlık ocağına gidecekler, sırada sohbet edecekler, hatır soracaklar.

Yaşlılık gelip geçiciydi, eklemler ağrıyordu, ilaçlar aksatılmamalıydı ve pazar pahalıydı. Ama şimdi, iki kişilik bir bank ve ufak bir dostluk vardı. Her şeyi değiştirmese de, insana kuvvet veren bir kök gibi. Hayat, bir başına sürdüğü kadar, yanında birini bulunca da güzeldi; yeter ki paylaşmak ve sınırı bilmek gerekiyordu.

Ve Aysel Hanım anladı ki, insan bir başına yaşlandığında da hayatı paylaşacak birini bulduğunda, yalnızlığı hafifliyor; kimseden mucize ya da kurtuluş beklemeye gerek yok, hayat, ara sıra oturulup soluklanılacak iki kişilik bir banktan ibaret. Büyük mutluluklar değil, küçük desteklerle yaşanır. Yeter ki, bankta yanınızda kafa dengi bir dostunuz olsun.

Rate article
Lifequest
İki Kişilik Bank Kar taneleri çoktan erimişti, ama mahalledeki küçük parkın toprağı hâlâ koyu renkli ve nemliydi, yürüyüş yollarının üstünde ise incecik kum şeritleri uzanıyordu. Nadire Hanım, elinde market poşetiyle ağır ağır yürüyordu; her adımda yere bakıyor, her çukurun ve her taşın yerini ezbere biliyordu. Bu alışkanlığı yaşının getirdiği temkinden değil, üç yıl önce kırılan kolundan sonra içine yerleşen düşme korkusundan edinmişti. İki odalı, bir zamanlar çocuk seslerinden, yemek kokusundan ve kapıların gürültüsünden geçilmeyen zemin kattaki evinde şimdi yapayalnızdı. Televizyon sürekli açıktı, ama çoğu zaman ekrandaki altyazılardan başka bir şeye dikkat etmiyordu. Oğlu pazar günleri görüntülü arar, aceleyle hâl hatır sorduktan sonra kapatırdı. Küçük torunu bazen ekrana el sallar, oyuncaklarını gösterirdi. Nadire Hanım, telefon kapandıktan sonra sessizliğin odaları tekrar doldurduğunu hissederdi hep. Her sabah düzenli bir rutini vardı: Sabah egzersizi, ilaçlar, sade bir kahvaltı. Sonra bankta oturmak üzere minik parka kısa bir yürüyüş, “kan dolaşımını hızlandırmak” için, aile hekimlerinin önerdiği gibi. Öğlen yemek, haberler, bazen de bulmaca. Akşamları ise bir dizi ve el işlerine zaman ayırmak… Büyük bir olay yoktu; ama bu düzen, Nadire Hanım’ın kendini diri tutmasına yetiyordu; komşusuna da hep böyle derdi zaten. Bugün rüzgâr sertti ama kuru esiyordu. Nadire Hanım, çocuk parkı yanındaki bankına oturup biraz soluklandı. Poşetlerini yanına koydu, fermuarı tekrar kontrol etti. Parkta, iki küçük çocuk renkli tulumlarla oynuyordu; anneleri kendi aralarında sohbet etmekle meşguldü. Nadire Hanım, “Biraz oturup sonra eve dönerim,” diye düşündü. Öte yandan parkın çıkışındaki otobüs durağına doğru ağır ağır yürüyen bir adam vardı: Mustafa Bey. O da adımlarını saymaya alışmıştı artık. Gazete büfesine kadar yetmiş üç adım. Sağlık ocağına yüz yirmi. Bu durağa ise doksan beş adım… Hayatı kolaylaştıran bu alışkanlık, yalnızlık düşüncelerini bastırıyordu. Zamanında fabrika işçisiydi Mustafa Bey. Günleri ustabaşına laf yetiştirmekle, arkadaşlarıyla atışmakla geçerdi. O eski fabrikanın yeri şimdi çoktan başka bir şeye dönüşmüştü, ahbaplarını belki yılda bir iki kere görüyordu. Oğlu başka şehirdeydi, yılda bir gelirdi. Kızı ise yakın ilçedeydi ama iki çocuk ve kredi borçlarıyla uğraşıyordu. “Kırılmak yok,” diyordu kendi kendine. Ama geceleri, evin sessizliğinde, anahtar sesi duymayı beklediği olurdu. Bu sabah ekmek almak ve ilaç yazdırmak için çıkmıştı. Cebinde büyük harflerle yazılmış bir liste vardı. Eli hafifçe titreyerek çıkarır, eksik bir şey var mı diye kontrol ederdi. Durağa vardığında otobüs yeni geçmişti. Birkaç kişi yavaşça dağılırken, parkın kenarındaki bankta, gri paltolu, mavi örgü bereli bir hanımefendi dikkatini çekti. Yanındaki poşetini dizine yaslamış, yolu izlemiyordu, parkın içini seyrediyordu. Mustafa Bey, çekingen bir ifadeyle bankın diğer ucuna ilişti. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra, otobüslerin düzensizliğinden dem vurdu. Kısa bir sohbet başladı; Nadire Hanım yakınlardaki beş katlı apartmanda oturduğunu söyledi, Mustafa Bey ise parkın karşısındaki dokuz katlıda, kendi başına kaldığını anlattı. Sonraki günler ve haftalarda bu rastlantılar tekrarlandı. İlk önce durakta, sonra parkta, derken sağlık ocağı önünde… Nadire Hanım kendini farkında olmadan Mustafa Bey’in yürüyüş saatlerine göre program yaparken buldu. Zamanla banktaki küçük sohbetler, sağlık ocağında birlikte sıra beklemeler, evde çay sohbetlerine dönüştü. Nadire Hanım, dijital işlemlerde, Mustafa Bey ise evdeki bazı onarımlarda birbirine yardımcı oldu. Bazen tatlı tatlı atıştılar, bazen alınsalar da, birkaç gün sonra yeniden park bankında buluştular. Bir gün Mustafa Bey hastaneye kaldırılınca, Nadire Hanım içindeki telaşı bastıramadı, araştırıp hastane odasını buldu. Ziyareti sırasında Mustafa Bey’in kızıyla tanıştı. Artık başkalarının gözünde “iyi bir komşu” veya “tanıdık” gibi görünse de, iki insanın yaşlılıklarında birbirlerine arkadaşlık etmelerinin kıymetini onlar çok iyi biliyordu. Yavaş yavaş rutinleri bir destek, sakin bir paylaşma hâline geldi. Parkın bankında yan yana oturup günün yorgunluğunu birlikte atıyor, hastaneye ya da pazara birlikte gidiyor, eski günlerden konuşuyorlardı. Her biri kendi ailesindeki mesafeyi, yaşadıkları yalnızlığı kabul etmişti; birbirlerinin hayatına göz kulak olurken, sınırlarını da gözetiyorlardı. Yaz başında, ağaçlar yapraklanırken, artık herkesin aşina olduğu “onların bankı” neredeyse onlar için ayrılmış gibiydi. Bir akşam, Mustafa Bey şöyle dedi: “Düşünüyorum da, eskiden yaşlılık her şeyin bittiği zamandır sanırdım. Oysa bazen küçük bir şey de başlıyor insanın içinde; yeniden başlamak gibi değil, ama alışacağı sakin bir eşlik duygusu.” Nadire Hanım gülümsedi: “Ben de artık eğer ertesi sabah gelmezsem, en azından bir kişi neden gelmediğimi merak edecek, biliyorum.” Mustafa Bey, “Sadece merak etmem, ortalığı ayağa kaldırırım!” dedi. Parktaki bank hâlâ oradaydı; bazen sohbet, bazen sessizlik paylaşılıyor, yaşlılığın ağırlığına rağmen, insan hayatındaki en sıcak ve sade dostluklardan biri o bankta sürüp gidiyordu. Orada oturdukça, hayatın durağan gidişi içinden iki kişilik yeni bir dayanışma doğuyordu.