Ulaşmayan Mektup
Babaanne, o akşam uzun süre pencerenin önünde oturdu. Oysa dışarıda bakılacak pek bir şey yoktu. Avluyu erkenden bir karanlık kaplamıştı; pencerenin altındaki sokak lambası bazen yanıp sönüyordu, sanki parlayan sarı ışığıyla üşeniyor gibiydi. Kar üzerinde arada sırada bir köpeğin, arada bir insanın ayak izleri görünüyordu. Uzakta apartman görevlisi Fadime Abla kürekle karı savuruyor, ardından her şey tekrar dalıyordu sessizliğe.
Pervazda ince çerçeveli bir gözlük ve ekranı çatlamış eski bir cep telefonu duruyordu. Telefon bazen hafifçe titrerdi, aile grubuna fotoğraf ya da sesli mesaj düşünce. Ama bugün sessizdi. Ev de aynı onun gibi suskun. Duvardaki saat, olması gerekenden daha yüksek bir sesle tıkırdayarak saniyeleri sayıyordu.
Babaanne yerinden kalktı, mutfağa geçti, ışığı açtı. Avizeden yayılan sarı ışık masanın üstüne yuvarlak bir halka bırakmıştı. Masada, üstü tabakla örtülmüş soğumuş mantı kasesi duruyordu. O mantıları gündüzden yapmıştı, olur ya biri uğrarsa diye. Kimse uğramamıştı.
Masanın başına oturdu, bir mantı alıp ısırdı ama hemen tabağın kenarına bıraktı. Hamur, gün boyunca lastik gibi olmuştu. Açlıkla yenirdi belki, ama keyif bırakmazdı. Eski emaye çaydanlıktan kendine çay doldurdu. Bardağa dökülen suyun sesiyle uğraşırken, beklenmedik şekilde kendi kendine derin bir iç çekti.
O iç çekiş, göğsünden kopan ağır bir şey gibiydi; sanki yanındaki tabureye oturuvermişti.
Ne diye sızlanıyorum, diye düşündü. Herkes sağ, çok şükür. Başımı sokacak evim var. Ama yine de…
Yine de aklında, son zamanlardaki konuşmaların parçaları gezindi. Kızının gergin, tedirgin sesi:
Anne, ben artık dayanamıyorum. Yine başladı…
Ve damadının alaylı bir tonu:
Yine mi şikayet ediyor sana? Söyle ona, hayat onun istediği gibi olmuyor.
Ve torunu Can’ın kısa, soğuk hı ları telefonda, halini hatrını sorunca verdiği tekdüze cevaplar. Oysa küçükken saatlerce konuşurdu okulunu, arkadaşlarını. Şimdi büyüdü, elbette. Ama yine de.
Kimse onun yanında yüksek sesle tartışmazdı, kapıları çarpmazlardı. Fakat kelimelerin arasına görünmez bir duvar örülmüştü. Küçük iğnelemeler, söylenmeyen şeyler, kimsenin itiraf etmediği kırgınlıklar. Kendisi ise iki yakada kalan bir sandal gibi, bir kızına bir damadına yanaşır; asla fazlalık bir şey söylememeye çalışır. Bazen her şeyin suçlusu sanki kendisiymiş gibi hisseder; zamanında neyi eksik yaptıysa, neyi yanlış öğrettiyse, ya da susmaması gereken yerde susup geçtiyse.
Bir yudum çay aldı, dudakları yandı ve birden, Can küçükken onunla birlikte yazdıkları o yeni yıl mektubunu anımsadı. Can, tıfıl harflerle Lütfen bana bir lego getir ve annemle babam kavga etmesin diye yazmıştı. O zamanlar gülmüş, oğlanın başını okşamış ve kesinlikle yılbaşı dedesine ulaşacağını söylemişti.
Şimdi bu hatıra içini acıttı. Sanki bir çocuğu kandırmış gibi utandı. Anneyle baba tartışmayı hiç bırakmadılar, sadece daha sessiz öğrenmeyi başardılar.
Çay bardağını itti kenara, masanın üstünü peçeteyle silip geçti, aslında temizdi zaten. Ardından odasına geçti, çalışma lambasını yaktı. Işık, yıllardır neredeyse hiç ellemediği, el yazısıyla yazı yazmayı unuttuğu eski yazı masasının üstünü aydınlattı. Şimdi çoğu iş telefondan: mesajlaşmalar, emojiler, sesli mesajlar. Ama kalemi hâlâ, bardaktaki kalemlerin arasında; yanında kareli bir defter.
Bir süre onlara baktı. Sonra Ya acaba diye düşündü. Çok çocukçaydı aslında. Ama bu fikir göğsüne hafif bir sıcaklık bıraktı. Bir mektup yazmak. Gerçek, kâğıda. Hediye bekleyerek değil Sadece istemek için. Kimden mi? Dertleri, beklentileri, kendi hesabı olmayan birinden.
Bir an için kendisine güldü. Koca kadın, yaşlı başlı, gelip bir masal kahramanına mektup yazmaya karar verdi! Ama elini uzatıp defteri aldı, yavaşça gözlüğünü düzeltti burnuna. Kalemi eline aldı, defterin boş bir sayfasını buldu. Kısa bir tereddütten sonra yazmaya başladı:
Sevgili Noel Baba…
Kalbi titredi, neredeyse bir başkası omzundan bakıyormuş gibi utandı. Boş odaya, temizce yapılmış yatağa, kapağı kapalı gardıroba göz gezdirdi. Kimsede gözü yoktu.
Olsun, dedi yarı sesli ve devam etti:
Biliyorum, sen çocuklar için varsın, ben ise yaşlı bir kadınım. Bir palto, bir televizyon ya da başka bir şey istemeyeceğim. Gerekli olanlarım var. Sadece bir şey istiyorum senden: ailemizde huzur olsun.
Kızımla damadım tartışmasın, torunum bana yabancıymış gibi susmasın. Hep birlikte bir masada oturduğumuzda kimse yanlış bir şey söylemekten korkmasın. Biliyorum herkes kendi derdini kendi yapıyor, belki seninle ilgisi yok. Ama belki bir azıcık yardım edersin, kim bilir. Belki hak etmem, yine de senden istiyorum. Eğer elinden gelirse, lütfen birbirimizin sesini duymamıza yardım et.
Saygılarımla, babaanne Hanife.
Yazdıklarını baştan okudu. Sözleri garip ve saf gelmişti; çocuğun resimleri gibi tedirgin. Ama silmedi. İçini dökmüş, sanki birine anlatmış gibi hafiflemişti.
Kâğıdı ellerinde biraz ovaladı. Dikkatlice ikiye, sonra tekrar katladı. Ne yapacağını bilemedi bir an. Camdan atmak? Posta kutusuna bırakmak? Komik…
Koridora geçti, çantasını aldı. Ertesi gün markete, PTTye gitmesi gerekiyordu; faturaları ödeyecekti. Bari onu da dedenin kutusuna atayım dedi kendi kendine. Şimdi heryerde öyle kutular var diyordu televizyonda. Böyle düşününce, utancı hafifledi. Demek ki tek garip o değildi.
Mektubu, pasaportunun ve faturalarının olduğu çantanın cüzdanına koydu. Evin ışıklarını kapatıp yatağa yattı. Uzun süre döndü durdu, sessizliğe kulak verdi. Sonunda uykuya daldı.
Sabah olduğunda, her zamankinden erken çıktı. Dışarısı buz gibiydi, ayaklarının altında kar gıcırdıyordu. Kapının önünde karşı komşu Hatice Teyze ve küçük köpeğiyle selamlaştılar, hâl hatır sordular. Hanife çantasının kayışını avuçlayarak yavaşça PTT şubesine ilerledi.
PTTde oldukça kalabalıktı. Kuyruk faturaları yatırılan vezneye uzanıyordu. En arkada beklerken, faturaları ve dikkatlice katlanmış mektubunu çantasından çıkardı. İçerde o mektuplar için özel kutu yoktu, sadece duvarda soğuk posta kutuları ve cam vitrinde zarflar, pullar.
Hayal kırıklığına uğradı. İşte sırf kendi kendime iş çıkarıyorum Ne vardı sanki? diye düşündü. Mektubu çöpe atmak geçti aklından, ama yapamadı. Tekrar yerine koydu, faturalarını yatırdı, dışarı çıktı.
PTTnin yanında süs ve oyuncaklar satan bir tezgâh vardı. Üstünde kartondan bir kutu: Noel Babaya Mektuplar. Ama kutu bomboştu, tezgahtar kadın ise kutunun etiketlerini söküyordu.
Bitti artık, dedi kadın Hanifenin bakışını görünce. Dün son gündü, yetişmez artık.
Hanife gözlerini kaçırdı. Teşekkür ederim dedi, aslında teşekkür edecek bir şey yokken. Yavaşça eve döndü. Mektup hâlâ çantasında, atmaya kıyamadığı, ama hatırlayınca içine dokunan küçük bir sıcaklık olarak kaldı.
Evin koridorunda paltosunu astı, çantasını taburenin üstüne bıraktı, sonra alacaklarını yerleştirmek üzere mutfağa geçti. Palto cebinde telefon bir kere titredi. Kızından mesaj gelmişti.
Anneciğim, merhaba. Hafta sonu sana uğrayacağız, olur mu? Can okul için bir şey soracaktı, eski kitapların varsa bakacakmış.
Hanifenin içinde bir şey sıkıştı, sonra bıraktı. Demek ki geleceklerdi. Demek ki her şey o kadar da kötü değildi. Cevap yazdı: Tabii ki gelin, dört gözle bekliyorum.
Bakkaliye malzemelerini yerleştirip tencereye et suyu koydu. Mektup yine taburedeki çantasının cebinde kaldı, unutulmuş gibi.
Cumartesi akşamı, apartmanda ayak sesleri yankılandı, kapı çarptı. Hanife, dürbünden bakınca tanıdık siluetleri gördü. Kızı, elinde poşetle; damadı kutuyla; Can bir omzunda sırt çantasıyla. Can neredeyse kapı boyu olmuştı, zayıf, koyu renk montlu, beresinin altından saçları çıkıyordu.
Babaanne, merhaba, dedi içeri girince, eğilerek yanağına öptü.
Buyurun, buyurun yavrum, dedi telaşla Hanife, Terlikleri hazırladım, giyin.
Koridorda bir anda kalabalık ve gürültü oldu. Dışarının kokusu, kar, poşetten gelen tatlı bir koku doldu ortama. Damadı, apartmanda yine temizlik yapılmadığından şikâyet ediyordu, Can sessizce ayakkabılarını çıkarıyor, çantası askıyı düşürüyordu.
Anne, fazla kalamayacağız, dedi kızı poşeti bırakırken. Yarın onun ailesine gideceğiz, hatırlıyorsun değil mi?
Unutur muyum? dedi Hanife. Geçin mutfağa, ben size çorba yaptım.
Mutfakta oturdular ama köşelere dağılmış gibiydiler. Damadı pencere kenarına, kızı yanına, Can ise Hanifenin karşısına oturdu. Çorbayı sessiz sessiz içtiler, kaşık sesleri tabaklarda. Bir süre sonra laflar kendi kendine açıldı: iş, trafik, hayat pahalılığı Kendi halinde, sakin ama sadece cümlelerin altında görünmeyen bir gerilim var gibiydi.
Can, okul için bir şey bakacaktın hani, diye hatırlattı kızı, tabaklar bitince.
Aa evet, Can dalgındı. Babaanne, sende savaş tarihiyle ilgili kitap var mı? Öğretmen ek kaynak demişti.
Tabi var, Hanife sevindi. Rafın üstünde bir sürü. Gel, göstereyim.
Odaya birlikte geçtiler. Hanife masa lambasını yakıp kitaplığa uzandı. Kitapların tozlu ciltlerini okudu.
Bak şunu al, dedi, soluk kapaklı kitabı uzatarak. Çok güzel anlatılmış. Ben gençken okumuştum.
Can aldı, sayfalarını çevirdi.
Sağ ol babaanne.
Biraz daha konuştular, Canın Tarihçi iyi adam ama abartıyor arada demesi üzerine sohbet ettiler. Hanife dinledi, başını salladı, sorular sordu. Can anlatınca içi huzur doldu.
Bir süre sonra, kızı kapıyı açtı:
Can, hazırlan da çıkıyoruz birazdan, dedi.
Can kitabı çantasına koyup çıktı.
Giderlerken koridor yine kalabalık oldu. Poşetler, montlar, atkılar Ararım, Unutma, Belgeleri gönderirim cümleleri arasında. Hanife, asansör kapanana kadar arkalarından bakıp eve döndü.
Hemen sessizlik yayıldı ortalığa. Hanife mutfakta masayı toplamaya başladı. Taburenin üstünde kendi çantası Mecburen eline aldı, cebindeki mektup katını yokladı. Bir an için çıkarıp yırtmak istedi, yapmadı, daha da derine sakladı, fermuarı çekti.
Oysa o sırada, kitapları almak için Hanife odadayken Can, sırt çantasını çıkarırken yanlışlıkla çantaya dokundu. Azcık aralanan cepten bembeyaz bir kâğıt köşesi göründü. Can bir an şaşırdı, üzerinde Sevgili Noel Baba yazdığını okudu, durdu. O an orada kafile vardı, çıkarıp bakmadı. Ama o yazı aklına kazındı.
Akşam evdeyken kitabı çıkarınca, aklına geldi yine. Koca kadın, Noel Baba’ya mektup mu yazıyordu? Önce komik geldi, sonra garip, sonra birden hüzün.
Ertesi gün yine başka akrabaya gittiler; Can salata yerken, büyüklerin konuşmalarını dinlerken, aslında hep aklında babaanne, cebindeki o beyaz kâğıttaydı.
Bir iki gün sonra okuldan dönerken, mesaj attı: Babaanne, uğrayabilir miyim? Tarihle ilgili bir şey soracaktım. Hanife hemen cevap verdi: Tabii gel, bekliyorum.
Derslerden sonra sırtında çantası, kulaklığında müzikle babaanneye gitti. Apartmanda pişmiş lahana ve temizlik kokusu vardı. Kapı hemen açıldı, sanki hanife zile basmadan bekliyormuş gibi.
Gel yavrum, çıkar kabanı. Sana krep yaptım, dedi Hanife içeri çekerken.
Can ceketini çıkardı, çantasını o gün tekrar aynı taburenin üstüne koydu. Çanta biraz açıktı, cepteki bembeyaz kağıt yine görünüyordu. İçine bir şey saplandı.
Hanife mutfakta ellerini oyalarken, Can ayakkabısının bağcığını bağlıyor gibi eğilip mektubu çekip aldı. Kalbi hızlandı. Yaptığı, doğru mu, değil mi, hiç düşünemedi.
Mektubu hoodie’sinin içine attı, hemen kalktı, mutfağa geçti.
Krep mi? Süper! dedi her zamanki normal tavrıyla.
Krep yediler, okulu, havayı, yaklaşan tatili konuştular. Hanife, Canın üşüyüp üşümediğini, ayakkabısının delinip delinmediğini sordu. Can geçiştirdi, şaka yaptı.
Odaya geçip kitap karıştırdı, sonra her zamanki gibi gitti.
Evde, yalnızca kendi odasında, mektubu cebinden çıkardı. Yavaşça yatağa oturdu. Hafif buruşmuş, köşeleri katlanmıştı. Titizlikle yazılmış, güzel bir yazı.
Okumaya başladı. İlk başta utandı, sanki birinin sırrını kulak misafiri oluyormuş gibi. Sonra, torunum yabancı gibi susmasın cümlesine gelince daha da utandı.
Tüm mektubu okudu. Bir masada huzurla, birbirimizi korkmadan dinleyelim diye bitiyordu. İçinin bir yerinde fena bir sancı hissetti. Son zamanlarda babaanneye tek kelimeyle cevap verip geçtiğini, isteksizce telefona çıktığını anımsadı. Sevgisiz olmaktan değil; hep yorgundu, keyfi yoktu, zamanı yetmiyordu. O ise bunu nasıl sanki…
Kâğıdın üstünden tekrar geçti, o satırlar bir masala değil de ona, Cana sesleniyordu sanki.
O akşam yemek yerken birkaç kere Anne, babaanne, deyip dert açmaya yeltendi; ama her defasında biri başka bir konu açtı. Sonunda o da sustu, sessizce makarnasını bitirdi.
O gece uzunca dönüp durdu. Mektubu masanın çekmecesine koydu, aklı orada kaldı.
Ertesi günü okulda, teneffüste arkadaşı Melihe anlattı: Babaanne Noel Babaya mektup yazmış. Melih güldü.
Dalga mı geçiyorsun? Benim dedem bırak mektubu, maaştan başka bir şey düşünmez.
Komik değil, dedi Can, sesi beklediğinden daha sert çıktı.
Melih omuz silkti, konu değişti. Can ise iyice yalnız hissetti kendini.
Akşam, babaanneye aramak için numarasını çevirdi ama hiç çalmadan vazgeçti. Aile grubunu açtı, fotoğraf, espri, şirkettekilerin yılbaşı yemeği daveti. Her şey yüzeysel, hiçbir yerinde mektup yoktu.
Birden yazdı: Anne, yılbaşını Hanife babaanneyle kutlasak mı? Sonra sildi. Cevap hayal etti: Olmaz, babanın ailesiyle plan yaptık. Kavga, huzursuzluk…
Masaya geçip mektubu bir daha açtı, bir masa etrafında toplansak satırını okudu. O an, tuhaf ama ürkek bir fikir geldi: Yılbaşı değil, sadece akşam yemeği. Sebepsiz, gündelik bir buluşma.
Annesinin odasında, bilgisayarın başında yakaladı onu.
Anne, şey babaanneye hepimiz gidelim mi? Ailecek. Böyle doğru düzgün oturup yemekte. Ben yardım ederim.
Annesi baktı, gözleri kısıldı.
Gitmiyor muyuz zaten?
Ama öyle değil. Sadece ziyaret değil. Tam yemek, sohbet. İstersem yemek de hazırlarım.
Gülümsedi annesi.
Sen mi? O da ilginç. Ama zaman yok, baban geç çıkacak, bende rapor var.
Hafta sonu, dedi Can inatla. Zaten evdeyiz.
Anne iç çekti, arkasına yaslandı.
Can, bilmiyorum. Baban gene homurdanacak. Dinlenmek isteyecek.
Anne, dedi Can içinden bir şey taşarak, o evde hep yalnız. Sen demedin mi? Bir kere olsa ne olur Deneyelim.
Annesinin yüzü yumuşadı, belki onda yeni bir şey bulmuş gibi.
Peki, bakarım babanla konuşuruz. Söz veremem.
Can odasından, gözleri yanarak çıktı. İlk adımıydı bu; kahramanca değil ama yine de bir adımdı.
Akşam, mutfaktan kulak kabarttı:
Can’ın isteği bu, diyordu annesi. Kendi teklif etti.
Ne gerek var? mırıldandı babası. Yine derdi sağlığı, aylığı konuşacak.
Orada hep yalnız, dedi annesi kısık sesle. Demek ki Canın da aklına takılmış.
Babasının sustuğunu, sonra derin bir iç çektiğini duydu.
Tamam, cumartesi gidelim.
Can odasında küçük bir zafer duygusuyla gülümsedi. Ama babaanneyle asıl konuşması daha zordu.
Ertesi gün aradı.
Babaanne, biz şey, cumartesi geleceğiz. Yani birlikte. Ben hatta erken gelir yardım ederim.
Kısa bir sessizlik oldu.
Elbette gel oğlum, dedi Hanife. Ne hazırlayalım?
Sen bilirsin. Ben salataya doğrayayım, patates de soyarım.
Daha önce salata doğradın mı? Gülümsedi Hanife. Öğrenirsin.
Cumartesi, annesiyle pazardan elleri dolu geldi. Hanife gözleri açılmış halde:
Nereye ordu mu geliyor, dedi, güldü.
Fazlası olsun iyidir, dedi Can.
Birlikte patates soydular, sebzeleri doğradılar. Hanife onun bıçağı tutuşunu izliyor, arada müdahale ediyordu:
Dikkat et, parmağını kesersin.
Tamam, dedi Can ama dinledi.
Mutfakta soğan, pişen et kokusu vardı. Radyoda eski bir türkü çalıyordu. Dışarıda akşam olmaya başlamıştı, insanlar aceleci adımlarla geçiyordu.
Babaanne, dedi birden, salatalığı doğrarken gerçek Noel Babaya inanıyor musun?
Hanife elindeki kaşığı bıraktı, şaşırarak tencereye bakakaldı. Sessizlik oldu, radyo bile neredeyse sustu.
Ne geldi aklına oğlum? dedi, endişeli.
Can omuz silkti, normal görünmeye çalıştı.
Öylesine. Okulda tartıştık da.
Hanife yemeği karıştırdı, altını kapattı, döndü. Gözlerinde bir belirsizlik vardı.
Çocukken inanırdım. Sonra? Kim bilir. Belki öyle biri var ama televizyondaki gibi değil. Niye sordun?
Yok bi şey, dedi Can aceleyle. Olur ya, iyi olurdu.
Biraz daha konuştular. O konuşma, içlerinde bir şeyleri kımıldattı. Sanki konuyu tam açmadan, herkes ne deyip demek istemediğini biliyordu.
Akşam eve anne, baba geldi. Baba biraz yorgun, ama eskisi kadar suratsız değil, anne elinde sabah yaptığı kek.
Neymiş bu masa, dedi baba. Hakikaten ordu doyacak.
Oğlunuzun yardımı, dedi Hanife gülerek.
Sahi mi? dedi baba Cana. Helal sana!
Fena mı? diye geçiştirdi Can.
Başta biraz çekingenlik vardı, herkes temkinli, yanlış bir şey söylememeye çalışarak. Ama yemek sofrada birleşince, laflar dökülmeye başladı. Annenin çocukluk anıları, babanın işteki komik olayları, Hanifenin küçük kahkahaları
O an babaanne, elinde çay bardağı, göz ucuyla kızına şöyle dedi:
Kızım, affet bizi, az uğruyoruz. Koşturmaca
Hanife bir an sustu, elini tabağın kenarında gezdirdi.
Ben anlıyorum, dedi usulca, Sizin de kendi hayatınız var. Kırgın değilim.
Can bir anda dayanamayıp söze girdi:
Ama arada olur ya, bayram olmadan da gelinir.
İki yetişkin Can’a döndü, o biraz utandı ama devam etti:
Bugünkü gibi işte güzel oldu.
Baba dudak büktü, bu sefer alaycı değil.
Güzel oldu, dedi. Hakikaten iyi geldi.
Anne de başını salladı:
Daha çok yapmalıyız, dedi içinde bir yumuşaklıkla.
Sonra sohbet dağıldı, Can hangi okula gidecek, kurs gerekli mi, derken Hanife eksik kalmamak için konuşmalara katıldı. O kadarını bilmezdi, ama geri durmadı.
Giderken yine koridorda kalabalık Montlar, eldivenler, Ara, Unutma, Mesaj atarım. Baba Hanifeye tencereleri kaldırdı, anne masayı topladı.
Anne, dedi kızı montunu giyerken, Bir dahakine yine böyle toplanalım. Önceden haber veririz.
Memnun olurum, dedi Hanife. Hep beklerim.
Can odanın kapısında kaldı. Defterin, kalemin durduğu masada, mektup onun cebindeydi. Uzun süredir kararlı: Geri koymayacaktı. Fazla şey yazılmıştı bu kâğıtta, bir daha babaanneye saklayamazdı.
Babaanne, dedi sessiz ve ciddi, Eğer bir şeyi istersen Hani bizden farklı bir şey bize söylersin. Kimseye yazmana gerek yok. Bize söyle.
Hanife anlamını arar gibi baktı, sonra gözleri yumuşadı.
Tamam oğlum, dedi. Düşünürsem söylerim.
Can başını salladı, koridora yürüdü. Kapı kapandı, asansör aşağı indi.
Hanife yine evde yalnız kaldı. Mutfaktaki sandalyeye oturdu. Masada tabaklar, kek kırıntıları, çay kokusu. Elini masa örtüsünde gezdirdi, kırıntıları avuçladı.
Göğsünde tuhaf bir rahatlık vardı. Büyük bir mutluluk değil, fırtına sonrası temiz hava gibi hafif bir esinti. Tartışmalar elbette yine olacak; kızı damadı atışacak, Canın kendi sırları olacak. Ama bu akşam, o masanın etrafında sanki birbirlerine biraz daha yaklaşmışlardı.
Hanife mektubu düşündü. Nerede olduğunu bilmiyordu. Belki hâlâ çantada, belki kayboldu, belki biri buldu. Ama artık eskisi kadar önemli değildi.
Pencereye gitti. Avluda, lamba altında çocuklar oynuyordu, kartopu yapıyorlardı. Kırmızı bereli bir oğlan kahkaha atıyor, sesi üçüncü kata kadar berrak geliyordu.
Hanife alnını buz gibi cama dayadı, hafif gülümsedi. Şöyle kısık bir gülüş. Sadırdan, anlaşılır bir işarete cevaben sanki.
Ve Canın ceketinin cebinde, onların evinin antre dolabında, o katlanmış mektup duruyordu. Bazen çıkarır, iki satır okur, geri saklardı. Artık bir masal dileği değil, ona çorba yapan, telefonunu bekleyen insanın ne istediğini hatırlatma aracıydı.
Kimseye anlatmadı. Ama annesi Bu hafta gitmeyeyim, çok yorgunum dediğinde, Can sessizce, Ben giderim, deyip çıktı evden.
Ne özel gün, ne kutlama; sadece gitti. Mucize değildi. Yavaş bir barışa, o mektupta istenene, doğru bir adım.
Hanife kapıyı şaşkın ama hiç sorgulamadan açtı. Sadece şöyle dedi:
Hoş geldin oğlum. Tam çay koyuyordum.
Ve o kadar, yine biraz daha ısındı yuva.




