Kimseye Ait Olmayan Bir Yuva Serkan her sabah olduğu gibi çalar saat olmadan, yediyi biraz geçe uyandı. Ev sessizdi; mutfaktan sadece buzdolabının hafif uğultusu geliyordu. Bir dakika kadar bu sesi dinledi, sonra cam kenarına uzanıp gözlüğünü aldı. Dışarısı griydi, seyrek arabalar ıslak asfaltta kayıyordu. Eskiden bu saatte işe hazırlanmaya başlardı. Kalkar, banyoya gider, yan komşunun radyosunu açtığını duyardı. Şimdi ise hâlâ radyosunu açan komşuyu dinliyor, ama güne neyle başlayacağını düşünüyordu. Resmen üç yıldır emekliydi; yine de alıştığı düzeni sürdürüyordu. Kalktı, eşofmanını giyip mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koyup ekmek kutusundan dünkü ekmekten bir dilim aldı. Çay suyu ısınırken pencereye yaklaştı. Yedinci kat, apartman, çocuk parkı olan bir site. Penceresinin altında, eski “Şahin”i duruyordu; toz kaplanmıştı. Göz ucuyla, “Bir ara garaja gidip çatıyı kontrol etmeliyim,” diye geçirdi aklından. Garaj, üç otobüs durağı ötede bir kooperatifteydi. Eskiden hafta sonlarının yarısını orada geçirirdi; arabayla ilgilenir, yağ değiştirir, komşularla benzin fiyatlarını ve futbolu konuşurdu. Şimdi her şey daha kolaydı; servis, lastikçi, internetten alışveriş… Ama garajı bırakmamıştı. Orada aletleri, eski lastikleri, “ev eşyası” dediği kutuları duruyordu. Bir de yazlık vardı. Şehir dışında, kooperatif bahçelerinde bir ev. Ahşap, dar bir verandası, iki odası ve minicik mutfağı olan eski bir ev. Gözlerini kapatınca o tahta kokusunu, yerlerdeki çatlakları, yağmurun çatıda çıkardığı sesi duyar gibi oluyordu. Yazlık, yıllar önce eşinin ailesinden miras kalmıştı. O zamanlar, her hafta sonu çocuklarla birlikte gider, toprak kazar, patates kızartır, taburenin üstünde kasetten müzik dinlerlerdi. Eşi dört yıldır hayatta değildi. Çocuklar büyüyüp evlendi, kendi ailelerini kurdular. Yazlık ve garaj ona kaldı. Hayatındaki sabit noktalardı adeta. Ev var. Yazlık var. Garaj var. Her şey yerli yerindeydi, açıktı. Çay kaynamıştı. Serkan çayını demleyip masaya oturdu. Karşı sandalyede dün bıraktığı hırkasını gördü. Çayını içerken dün akşamki konuşmayı düşündü. Dün akşam çocukları gelmişti; oğlu, gelini ve küçük torunu. Kızı ve damadı da. Çay içip tatil planlarından bahsettiler. Sonra konu paraya geldi. Son zamanlarda genelde olduğu gibi. Oğlu, konut kredisi taksidinin ağır geldiğinden söz etti, faizler artıyordu. Kızı, kreşin pahalı olduğunu, bir de kurslar, kıyafetler olduğunu anlattı. Serkan başıyla onayladı. Kendisi de zamanında maaşı yettirememenin ne olduğunu iyi bilirdi. Ama o zamanın ne garajı, ne yazlığı vardı; sadece kiralık bir oda ve umut… Sonra oğlu, sesi biraz mahçup bir şekilde: – Baba, biz biraz düşündük… Ayşe’yle konuştuk. Katre’yle de konuştuk. Belki bazı şeyleri satabilirsin? Mesela… yazlığı. Ya da garajı. Zaten gitmiyorsun ki artık, dedi. Serkan, şakayla geçiştirdi, konuyu değiştirdi. Ama gece boyunca uyuyamadı. Zihninde “zaten gitmiyorsun ki” cümlesi dolanıp durdu. Kahvaltı bitti, saatte sekizdi. Bugün yazlığa gitmeye karar verdi; “Bir bakayım, kıştan sonra nasıl kalmış…” Hem de… kendine bir şey kanıtlamak için. Sıkıca giyindi, yazlığın ve garajın anahtarını cebine koydu. Antrede, dar bir çerçevede duran eski aynaya baktı. Yüzünde kırlaşan saçlar, yorgun gözler ama hâlâ dinç sayılırdı. İhtiyar değildi. Yakasını düzeltti ve çıktı. Yoldayken garaja uğradı, bir iki alet aldı. Kilit yine gıcırdadı, kapıyı eski alışkanlıkla zorlayarak açtı. İçerisi benzin, toz ve eski çaput kokuyordu. Raflarda cıvata kutuları, kablo dolu kutular, üzerinde yazılı bir kaset. Tavanda örümcek ağı. Raflarda göz gezdirdi. Arabanın ilk zamanlarından kalma kriko. Yazlığın verandasına bank yapmak için sakladığı tahtalar. Hiç yapmadı o bankı, ama tahtalar hâlâ bekliyordu. Alet çantasını ve birkaç plastik bidonu aldı, garajı kilitledi, yola koyuldu. Şehir dışı bir saate yakın sürdü. Yol kenarlarında hâlâ kirli kar, bazısında toprak görünüyordu. Kooperatif bahçeleri sakindi; daha sezon açılmamıştı. Girişte kalın montlu, tanıdık görevli teyze başıyla selam verdi. Yazlık yine hareketsizdi; mevsim arası sessizliği. Ahşap çit, hafif eğilmiş kapı. Kapıyı açıp dar patikadan verandaya yürüdü. Geçen sonbahardan kalma kuru yapraklar çıtırdadı ayaklarının altında. İçerisi biraz rutubet, biraz ağaç kokuyordu. Camları açıp evi havalandırdı. Yatak örtüsünü kaldırdı, bir silkledi. Küçük mutfakta, masanın üstünde emaye bir tencere; bir zamanlar komposto kaynatırlardı içinde. Kapıdaki çivide bir anahtarlık, bahçe aletlerinin sandığına giden anahtar da arada. Evde dolaştı, kolonlarda ellerini gezdirdi, kapı kollarını yokladı. Bir zamanlar çocukların uyuduğu odada iki katlı yatak vardı. Üst rafta, bir kulağı kopuk pelüş bir ayı. Oğlunun o kulak için nasıl ağladığını; yapışkan bulamayınca kulaklıkları elektrik bandıyla sardığını hatırladı. Bahçeye çıktı. Kar neredeyse erimişti, toprak siyah ve nemli göründü. Bahçenin ucunda paslı bir mangal. Orada mangal yaptıklarını, eşiyle birlikte verandada çay içerek komşunun gürültülü kahkahalarını dinlediklerini anımsadı. Derin bir nefes aldı, işe koyuldu. Yolu temizledi, verandada sallanan tahtayı düzeltti. Kulübeyi kontrol etti. Kulübeden eski bir plastik sandalye bulup dışarı çıkardı, oturdu. Güneş yükselmiş, hava ısınmıştı. Cep telefonuna baktı, aramalara göz gezdirdi. Oğlu akşam aramıştı. Kızı mesaj atmıştı: “Bir oturup konuşsak, sakince? Biz de yazlığa karşı değiliz, ama mantıklı düşünelim, baba,” diye yazıyordu. Mantıklı… Son aylarda en çok duyduğu kelime buydu. Mantıklı — yani para köhneleşip yatmasın. Mantıklı — yaşlı adam paralanıp sürünmesin. Mantıklı — gençlere yaşarken yardım et. Onları anlıyordu, gerçek anlamda anlıyordu. Ama işte, bu sandalyede otururken, uzaktan bir köpek havlamasını, çatının tepesinden damlayan suyu dinlerken, “mantık” bir kenara itiliyordu. Burada başka bir şey vardı. Ayakta kalktı, bahçeyi bir kez daha dolaştı, sonra evi kapatıp ağır kilidi kapıya taktı. Arabasına bindi, şehre döndü. Öğlene doğru evindeydi. Ceketini astı, alet çantasını holde bıraktı. Mutfakta, çaydanlığı açınca masada bir not gördü. Kısa, bloknot kağıdına: “Baba, akşama uğrayacağız, konuşalım. S.” Masaya oturdu, ellerini masada kenetledi. Demek akşam, gerçekten konuşacaklardı artık. Akşam üçü birden geldi. Oğlu, gelini ve kızı. Torunu kayınvalidesine bırakmışlardı. Serkan kapıyı açtı, içeri aldılar, oğul ayakkabılarını çıkardı, kabanını astı; zamanında çocukken nasıl yapıyorsa, aynen öyle. Mutfakta masaya oturdular. Serkan çay demledi, bisküvi, şeker ikram etti. Kimse elini sürmedi. Birkaç dakika küçük şeylerden konuştular; torun nasıl, iş nasıl, trafikte durum ne… Sonra kızı oğluna baktı, o başıyla onayladı; kızı başladı: – Baba, doğru düzgün bir konuşalım. Sana baskı yapmak istemiyoruz ama… bir karar vermemiz gerekiyor. Serkan birden bir şeyin çekildiğini hissetti göğsünde. Başını salladı: – Söyleyin. Oğlu başladı: – Bak, evin var, yazlığın var, garajın var. Ev tabii ki bizim için dokunulmaz, orası senin. Ama yazlık… Zaten kendin söylüyorsun, zor geliyor. Bahçe, çatı, çit… Her sene para gidiyor oraya. – Bugün oradaydım, — dedi Serkan sessizce. — Her şey düzgün. – Şimdi düzgün, — araya girdi gelini. — Ya beş sene sonra, on sene? Ebediyen orada olamayacaksın. Üzgünüm, ama bunu da hesaba katmalıyız. Serkan gözlerini kaçırdı. Sonsuza kadar orada olamayacağı, evde öyle bir cümleyle ifade edilmişti, belki de kadın kötü niyetli konuşmamıştı bile. Kızı yumuşak bir sesle devam etti: – Baba, hemen “hepsinden vazgeç” demiyoruz. Sadece, yazlık ve garajı satsak… Parayı böleriz. Bir kısmı sana, huzurla yaşarsın; bir kısmı bize ve Sercan’a. Biz kredi borcunu kaparız. Zaten yardım etmek istediğini hep söylerdin. Gerçekten hep öyle derdi. Emekli olup sözleşmeli işlerde çalışırken hâlâ güçlü olabileceğini, yardımcı olacağını düşünürdü. – Elimden geldiğince yardım ediyorum, — dedi. — Torunu bazen alıyorum, alışverişinizi yapıyorum. Oğlu hafifçe güldü: – Baba, o başka. Şu anda gerçekten yüklü bir şey lazım bize. Faiz gördün işte sen de. Herkesin rahatlaması gerekiyor. Sadece… boşa yatan bir “mal” var. “Mülk” lafı mutfakta bir anda yabancı, soğuk bir şey gibi belirdi. Serkan’ın içinden bir duvar geçmişti sanki; rakamlar, tablolar, kredi sözleşmeleriyle dolu görünmez bir duvar. Soğumuş çaydan bir yudum aldı. – Size “mal”, — dedi yavaşça. — Bana… Kelime aradı. Abartılı konuşmak istemedi. – Bana “hayatımın parçaları,” — dedi nihayet. — O garajı babamla birlikte inşa ettim. O hâlâ hayattaydı. Tuğla taşırken ikimiz çalışırdık. Yazlık… Orada büyüdünüz çocuklar. Siz. Kızı gözlerini indirdi. Oğlu bir süre sustu, sonra biraz daha yumuşak bir ifadeyle: – Bunu biliyoruz, gerçekten. Ama zaten oraya artık gitmiyorsun ki. Biz de görüyoruz. Hepsi atıl duruyor. Sen tek başına başa çıkamazsın. – Bugün oradaydım, — diye tekrarladı Serkan. — Her şey yolunda. – Bugün, — dedi oğlu. — Ondan önce ne zaman? Sonbaharda mı? Baba, cidden… Kısa bir sessizlik oldu. Serkan, yan odadaki saatin tıkırtısını duyuyordu. Bir anda şöyle bir manzara canlandı gözünde; kendi yaşlılığını, bir proje gibi masaya yatırdıklarını… Maliyet optimizasyonu, mal taksimi. – Peki, — dedi. — Ne öneriyorsunuz? Oğlu canlandı; belli ki aralarında önceden anlaşıp konuşmuşlardı. – Bir emlakçı bulduk. Yazlığa iyi fiyat biçti. Garaj da satılır. Her işi biz üstleniriz: gezdirmek, evrak işleri. Senin hiçbir yere gitmen gerekmez. Sadece bir vekalet vermen yeterli. – Ev? — diye sordu Serkan. – Orası dokunulmaz, — dedi hemen kızı. — Senin evin. Başını salladı. “Ev” kelimesi burada bir başka tınladı. Sadece bu duvarlar mı ev? Yoksa yazlık da mı evdi? Garaj da mı, onca saat küfrederek uğraştığı ama kendisini yararlı hissettiği yerler de mi evdi? Pencereden baktı. Sitede farlar yandı. Mahalle yirmi yıl önce nasılsa öyleydi. Sadece arabalar değişmiş, çocuklar telefonla oynuyordu. – Ya satmak istemezsem? — dedi, arkasına dönmeden. Mutfak daha da sessizleşti. Sonra kızı, temkinli bir sesle: – Mal senin, baba. Karar senden. Kimse seni zorlayamaz. Ama… seni düşünüyoruz. Zaten zorlandığını sen söylüyorsun. – Zorlanıyorum, — dedi. — Ama hâlâ neyle uğraşacağımı ben bilirim. Oğlu derin bir nefes aldı: – Baba, biz kavga etmek istemiyoruz. Dışarıdan bakınca, sanki sen eşyalara tutunuyorsun, bize de yük oluyorsun gibi… Maddi manevi. Bir gün hastalanırsan ne olacak? Kim bakacak yazlığa, kim uğraşacak bu işlerle? Serkan, kısa bir suçluluk hissetti. O da düşünürdü; ya bir anda ölürse, çocukları kurumlarda, noterlerde koşturacak, mirasla uğraşacak, yazlık, garaj mal paylaşımı… Kolay olmayacaktı. Masaya dönüp oturdu. – Ya şöyle… — diye ağzını açtı, durdu. — Yazlığı üstünüze yapayım, ben gideyim gitmek istediğim sürece? Oğlu ve kızı göz göze geldiler. Gelini kaşlarını çattı. – Baba, — dedi, — o zaman da aynı şey olacak. Biz senin kadar gidemeyiz oralara. İş, çocuk… – Ben sizden gitmenizi istemem, — dedi. — Ben kendim… ne zaman gücüm yeterse. Sonrasına siz karar verirsiniz. Kendince bir uzlaşma öneriyordu: Kendi için yazlık “yerini” korumak; onlar için ise mal paylaşımı daha sonra uğraşmaya gerek kalmayacak. Kızı düşündü. – Mantıklı, — dedi. — Ama açık olalım. Biz muhtemelen orada yaşamak istemeyeceğiz. Başka planlarımız var. Biz Cenk’le başka bir şehre de geçmeyi düşünüyoruz. Evler ucuz, iş var. Serkan irkildi; bunu bilmiyordu. Oğlu da şaşkın şaşkın baktı. – Bana demedin, — dedi oğluna. – Sadece düşünüyoruz, — dedi geçiştirerek. — Mesele o değil. Yazlık bizim için senin bildiğin anlamı taşımıyor. Orada geleceğimizi göremiyoruz. “Gelecek” dedi kızı. Onlar için büyük resim başka yerlerdeydi: başka şehir, başka evler, başka planlar. Onun için gelecekse birkaç noktadan ibaretti. Ev, garaj, yazlık… Her köşesini bildiği yerler. Otuz dakika kadar aynı konu döndü. Onlar hesap, Serkan anı. Onlar sağlık, Serkan “işsiz kalmam” derdi. Bir noktada oğlu, yorgun ve sıkılarak: – Baba, lütfen, sonsuza kadar kürek sallamayacaksın ki… Bir gün oraya gidemeyeceksin. O zaman hepsi çürüyecek mi? Biz yılda bir defa gidip harabeye mi bakacağız? Serkan’da bir öfke dalgası kabardı. – Senin için harabe mi? — dedi. — Orada çocukken koşturuyordun… – Çocukken, — dedi oğlu. — Büyüdüm. Artık başka dertlerim var. Kelimeler havada asılı kaldı. Kızı araya girdi: – Sercan, abartma… Ama çok geçti. Serkan netçe fark etti ki, başka dillerde konuşuyorlardı. Onun için yazlıkta geçirilen zaman yaşanmış hayattı; çocukları için hoş bir geçmiş, ama zorunlu olmayan bir hikâye. Kalktı. – Neyse, — dedi. — bana biraz zaman verin. Ne bugün ne yarın. Düşünmem gerek. – Baba, — dedi kızı, — bizi de çok bekletme. Taksit geliyor… – Anlıyorum, — yarıda kesti. — Ama siz de anlayın. Bu bir çekyat satmak değil. Herkes sustu. Sonra yavaşça toparlanmaya başladılar. Girişte ayakkabılarla uzun uğraştılar. Kızı ayrılırken ona sarıldı, yanağını yanağına bastırdı. – Yazlığa karşı değiliz, inan, — fısıldadı. — Sadece senin için korkuyoruz. Başını salladı, sesine güvenmedi. Kapı kapanınca, ev tamamen sessizdi. Mutfakta masaya oturdu. Masanın üstünde yarım kalmış çaylar, bisküvi dolu tabak. Onlara baktı ve tarifsiz bir yorgunluk hissetti. Uzun süre karanlıkta öylece oturdu. Dışarıda hava karardı, karşı pencerelerde ışıklar yandı. Sonunda kalktı, belgelerin olduğu klasörü aldı, pasaport, tapu, kooperatif planı. Sıradan bir dikdörtgen üstüne kare kare tarh çizileri. Parmaklarını üstlerinde gezdirdi, sanki gerçek toprağın patikalarıymış gibi. Ertesi gün garaja gitti. Fiziksel bir şeylerle uğraşmak istiyordu. İçerisi serindi. Kapıları sonuna kadar açtı, güneş girdi. Takım çantasını çıkardı, kutuları karıştırdı. Artık gerekmediğini anladığı eski kırık parçalar, paslı cıvatalar, “lazım olur” diye sakladığı kabloları çöpe ayırdı. Garaj komşusu, yaşça büyük Serkan, uğradı. – Atıyorsun muhurumu? — dedi. – Ortalığı toparlıyorum, — dedi Serkan. — Lazım olanı ayırıyorum. – İyi yapıyorsun, — dedi adam. — Ben sattım garajı. Oğlana araba alacağını verdim. Şimdi garajsızım ama çocuk mutlu. Serkan sessiz kaldı. Komşu gitti, o kutuların ve düşüncelerinin arasında kaldı. “Sattım, çocuk sevindi.” Sanki bir eski gömleği vermiş gibi kolay. Aldı bir anahtar, yılların metalinde eli iyice alışık. Elinde tarttı; sanki bir şeyi sıkıyormuş gibi… Oğlunun bir zamanlar “Baba, ben de yapayım, çeviriyim!” deyişini hatırladı. O zamanlar sanki birlikte sonsuza kadar o garajda olacaklarını düşünmüştü. Garaj, yazlık, araba — aralarını sanki ortak bir dil yapmıştı. Şimdi o dil, oğluna yabancı bir dil olmuştu. Akşam yine belgeleri çıkardı. Saatlerce baktı, sonra kızını aradı. – Karar verdim, — dedi. — Yazlığın tapusunu sana ve Sercan’a devredelim, yarı yarıya. Ama şimdi satılmasın. Ben hâlâ gideceğim. Sonrası size kalır. Telefonun ucunda sessizlik. – Baba, kesin mi? — dedi kız. – Kesin, — dedi Serkan; içinde tam bir kesinlik hissetmese de. Sanki bir şeyini daha koparıp kendinden ayırıyordu, ama başka çare de yoktu. – Tamam, — dedi kızı. — Yarın buluşalım, nasıl yapacağımızı konuşalım. Telefonu kapadı, yerine oturdu. Evde tam bir sessizlik. Hem çok yorgundu, hem de tuhaf bir ferahlık hissetti. Sanki kaçamayacağı bir kararı almıştı. Bir hafta sonra notere gittiler. Hediyeleşme sözleşmesi imzalandı. Serkan imzalarken eli titriyor gibiydi. Noter hangi kağıda nerede imza atacaklarını açıkladı, çocukları teşekkür ediyordu. – Teşekkür ederiz baba. Bizi çok rahatlattın, — dedi oğlu. Serkan başını salladı. İçini kemiren bir his vardı: Yalnızca çocuklarına değil, kendine de yardım etmişti; “gelecek” denen şeye kafa takmayı bırakmaları için çocuklara, “sonrası” gailesinden kurtulmak için kendine. Garajı şimdilik kendine bıraktı. Çocuklar “onu da satsak…” dedi, o sertçe “Hayır!” dedi. Kabul etmek zorunda kaldılar. “Benim evde oturup televizyon başında yaşlanmamı istemiyorsanız, garaj kalacak,” dedi. Bunu anladılar. Resmi devirden sonra hayat hemen hemen aynı kaldı. Aynı evde oturuyor, bazen yazlığa gidiyordu; artık resmiyette misafirdi, ama anahtar onda, gitmesine kimse karışamazdı. İlk kez tapu devrinden sonra bir nisan günü yalnız gitti. Yolda, ev artık onun değil diye düşünüyordu. Başkasının malıydı. Ama kapıyı açıp, tanıdık patika ve verandayı görünce, “yabancı”lık azaldı. İçeri girip ceketini çiviye astı. Her şey aynıydı. Aynı yatak, masa, aynı kulaksız ayı. Pencere kenarındaki tabureye oturdu. Güneş ışığı pencereye vurdu. Serkan eliyle tahtada gezindi, her kıymığı hissetti. Çocuklarını düşündü. Yeni evler, taksitler, planlarla uğraşıyorlardı. Kendi planları ise yıldan yıla değil, mevsimden mevsimeydi artık. Bir dahaki baharı göreyim, bir kez daha çapalayıp, verandada yaz akşamı oturayım istiyordu. Ansızın kabullendi; yazlık da bir gün, belki bir sene, beş sene sonra satılacaktı. Gücü tükenince, “boş evin anlamı kalmadı,” diyeceklerdi. Haklı da olacaklardı bir bakıma. Ama şimdi, ev hâlâ yerindeydi. Çatısı dimdik, kürekler kulübede, tarhlarda ilk fideler. Hâlâ bahçede dolaşıyor, eğilip toprağı elleriyle hissedebiliyor. Bahçeye çıktı, evi dolaştı, çite kadar gitti. Komşu bahçelerde sezon hazırlığı vardı. Birinde fide dikiliyor, birinde çamaşırlar asılmıştı. Hayat aynen devam ediyordu. Serkan, korkusunun sadece yazlık ve garajla ilgili olmadığını hissetti. Aslında “gereksiz” olmaktan, çocuklara ve kendine yaramamaktan korkuyordu. O yerler ona daha hâlâ “hayatın içindeyim, bir işe yarıyorum”un kanıtıydı. Bir şey tamir etmek, boyamak, toprağa dokunmak… Bu hisler ona güç veriyordu. Şimdi, o kanıt incelmişti. Noterdeki belgeler bir şey, alışkanlıklar başka bir şeydi. Ama verandada otururken, asıl önemli olanın kağıtlar değil, anılar olduğunu anladı. Termostan çay doldurdu. İçsel bir burukluk vardı, ama o ilk akşamki kadar acı değildi. Karar alınmıştı. Bedeli belliydi. Çocuklara bunca zamanki kendi malını devretti, ama karşılığında başka bir şey aldı: Bu evde, kağıt üzerinde değil, hafızasında “ev sahibi” olabilme hakkı. Kapıya, kilide, cebindeki anahtara baktı. Kenarında yıpranmış eski bir anahtar. Onu çevirip elinde sıktı. Bir gün bu anahtar oğluna, kızına ya da hiç tanımadığı yeni birilerine geçecekti. Onlar bu kapıyı açarken, içindeki anı yükünü bilmeyeceklerdi. Bu düşünce hem hüzün, hem de garip bir huzur verdi ona. Dünya değişiyordu, eşyalar el değiştiriyordu. Aslolan, sahip olduğun yerleri resmen değil, yüreğinde ve ellerinde yaşarken sahip olabilmekti. Serkan çayını bitirdi, kalktı. Kulübeye gidip küreği aldı. Hiç değilse bir tarhı çapalamalıydı. Kendisi için. Gelecektekiler veya para sayan çocuklar için değil. Şimdi, elinde, yüreğinde toprağı hissetmek için. Küreği toprağa sapladı, ayağıyla bastırdı. Islak kara toprak döndü. Serkan toprak kokusunu derince iç çekti, yine eğildi. Yavaş ilerledi işi. Sırtı ağrıdı, elleri yoruldu, ama her hareketle içindeki yük biraz hafifledi sanki. Toprağın altından korkularını da çıkarıyordu. Akşam verandaya oturup alnındaki teri sildi. Tarhlar düzgün sıralanmıştı. Gökyüzü hafifçe pembemsi olmuştu. Bir yerde bir kuş çığlık attı. Eve, kendi izlerine, duvara dayalı küreğe baktı. Yarın, gelecek yıl, beş yıl sonra ne olacağını düşündü. Cevabı yoktu. Ama şu anda tam yerinde hissediyordu kendini. Kalktı, evi kapadı, ışıkları söndürdü. Bir an verandada durdu, sessizliği dinledi. Sonra anahtarı çevirdi. Demirden bir klik. Anahtarı cebine koydu, dar patikadan arabasına yürüdü. Çiğnediği taze toprağa dikkat ederek.

Kimsenin Evi

Sabah yine alışkanlıktan, alarm olmadan uyandım. Saat yediye geliyordu. Evde sükûnet hâkimdi, yalnızca mutfaktaki buzdolabının hafif uğultusunu duyuyordum. Bir süre o sesi dinledim, sonra başucumdaki gözlüğe uzandım. Dışarıda hava yeni aydınlanıyordu, seyrek geçen arabaların sesleri ıslak asfalta karışıyordu.

Eskiden bu saatlerde işe gitmek için kalkardım. Banyoya uğrar, yan dairede oturan komşumun radyosunu açmasını dinlerdim. Şimdi hâlâ komşu radyosunu açıyor, ben ise yatakta uzanıp bugün neyle meşgul olacağıma kafa yoruyorum. Üç yıldır emekliyim ama eski alışkanlıkla hâlâ bir düzene sadık yaşamaya devam ediyorum.

Kalkıp eşofmanımı üzerime geçirdim, mutfağa geçtim. Çaydanlığı ocağa koydum, ekmek sepetinden dün akşamdan kalan bir dilim ekmek çıkardım. Çayın suyu ısınırken pencereye yöneldim. Yedinci kattayım, blok bir apartman, aşağıda çocuk parkı olan bir site. Dışarıda, otoparkta, eski beyaz Renault Torosum bir toz tabakasıyla kaplanmış duruyordu. Gayri ihtiyari, Garaja uğrayıp çatıda kaçak var mı bakmam lazım, diye geçirdim aklımdan.

Garaj, mahalle arasındaki garaj kooperatifindeydi, üç dolmuş durağı ötede. Eskiden hafta sonlarının yarısı orada geçerdi; ya arabayla uğraşırım ya da komşularla benzin fiyatlarına ve futbola laf atardık. Zamanla her şey kolaylaştı: Servis, lastikçi, alışveriş artık birkaç tuşa bakıyor. Ama garajı hiç bırakmadım. Aletlerim, eski lastiklerim, kablolar, tahtalar hepsi hâlâ orada. İdarelik, derim ben onlara.

Bir de yazlık bahçemiz, yani eski adıyla bağ evi. Şehrin biraz dışında, bahçeli ve küçük bir tek katlı ev. Ahşap, dar bir verandası, iki odası, minicik bir mutfağı var. Gözlerimi kapatsam geçen yıldan kalma çıtırdayan tahtaların, eski çatıda yağmurun sesini duyarım gibi geliyor. Eşimle, yirmi küsur yıl evvel, her hafta sonu neredeyse çocuklarla oraya giderdik. Toprakla uğraşır, patates kızartır, tabure üzerine eski kasetçalarımızı koyup şarkı dinlerdik.

Eşim dört yıl önce dünyadan göçtü. Çocuklar büyüdü, kendi evlerine çıktı, aile oldular. Yazlık ve garaj bana kaldı. Sanki bana hâlâ bir düzen, hayatımda bir harita sağlıyorlar. Evim burada, yazlığım orada, garajım köşede. Her şeyin yeri belli, her şey tanıdık.

Çaydanlık fokurdamaya başladı. Çayımı demledim, masaya oturdum. Karşı sandalyede dünden katladığım hırkam duruyordu. Ekmek üstü peynirimi yerken gözüm ona takıldı, akşamki sohbete daldım.

Dün akşam çocuklar uğramıştı. Oğlum, gelini ve ufak torunum; kızım ve damadım. Çay içildi, kim ne zaman izne gidecek tartışıldı. Sonra mesele, yine olduğu gibi, paraya geldi.

Oğlum Baba, şu kredi çok zorluyor, taksitler arttı, dedi. Kızım ise Anaokulu çok pahalı; üstüne kurslar, kıyafetler diye yakındı. Onları dinlerken başımı sallıyordum. Ben de vaktiyle maaş gününe kadar bozuk para saymıştım. Ama o zaman ne yazlığım ne de garajım vardı. Sadece kiralık bir oda ve umut

Ondan sonra oğlum çekinerek sordu:

Baba, biz Zuhalle şöyle düşündük… Ayşeyle de konuştuk. Belki bir şeyleri satmayı düşünsen? Şu yazlık mesela, ya da garaj? Zaten artık çok gitmiyorsun biliyorsun.

O an oralı olmadım, mevzuyu değiştirdim. Ama gece boyunca aklımdan, Zaten gitmiyorsun, sözleri çıkmadı.

Kahvaltımı bitirip çayımı koydum, bardağı lavaboya bıraktım. Saat sekizdi. Bugün yazlığa gitmeye karar verdim. Kıştan sonra bir bakmak lazım. Hem de kendime bir şeyleri ispat etmek.

Paltoyu giydim, portmantodan yazlık ve garaj anahtarlarını aldım, cebime attım. Holde, eski ahşap çerçevede aynada kendime baktım. Saçlar biraz kır, gözler yorgun, ama hâlâ ayaktayım. Yaşlı değilim daha. Yakayı düzelttim, dışarı adım attım.

Garaja uğrayıp biraz takım-taklavat aldım. Kapıyı gıcırtıyla açarken alışık bir el hareketiyle zorladım. İçerisi benzin, toz ve eski bez kokuyordu. Raflarda her zamanki gibi kutular, kablolar, eski kasetler… Tavan köşesinde örümcek ağı.

Raflara göz gezdirdim. Şurada ilk arabaya alınmış kriko. Şurada yıllar önce bank yapacağım deyip bir türlü yazlığa götürmediğim tahtalar. Hâlâ duruyorlar.

Bir kutu takım, birkaç plastik bidon aldım, kapıyı kilitledim ve yola devam ettim.

Şehirden çıkış bir saati buldu. Yol kenarında hâlâ kirli karlı yığınlar, aralarda kararmış toprak görünüyor. Bahçelere daha kimse gelmemiş. Site kapısında meşhur Şerife teyze nöbette, bana başıyla selam verdi.

Yazlık bahçe her zamanki durgunluğuyla karşıladı. Ahşap çit biraz yamulmuş, kapısı zor açılıyor. Arka bahçeye uzanan patikadan yürürken ayaklarımın altında geçen yıldan kalan yapraklar hışırdadı.

İçeride nemli toprak, ahşap kokusu. İlk iş pencereleri açıp evi havalandırdım. Yataktan eski örtüyü alıp silkeledim. Minik mutfakta emaye tencere bırakılmış, eskiden komposto kaynatırdık içinde. Kapıdaki çivide anahtarlık; içinde bahçe için kullandığım depo anahtarı var.

Evde dolaştım, duvarlara, kapı kollarına el sürdüm. Eskiden çocukların uyuduğu odada ranza hâlâ duruyor. Üstte, bir kulağı kopmuş pelüş ayı. Oğlum ağlamıştı kulağının kopmasına; ben de tutkal bulamayınca elektrik bandıyla sarmıştım.

Dışarı çıktım, bahçeyi dolaştım. Karlı günler bitmiş, toprak ıslanmış simsiyahlı. Köşe başında paslanan bir mangal. Bir anı gözümde belirdi: O mangalda bir zamanlar mangal yapardık, eşimle yaz akşamları verandada çay içer, komşu bahçeden gelen neşeli kahkahaları dinlerdik.

İç çektim ve işe koyuldum. Çöplerden yolu temizledim, verandadaki sallanan tahtayı çaktım, deponun çatısını kontrol ettim. Eski bir plastik sandalye bulup bahçeye koydum, oturdum. Güneş yükseldi, hafif ılındı hava.

Telefonumdan arama kayıtlarına göz attım. Oğlum akşam aramış; kızım da mesaj atmış: Baba, buluşup sakin kafayla konuşalım. Biz yazlığa karşı değiliz, sadece mantıklı düşünelim.

O mantıklı lafı son aylarda dilimize pelesenk oldu. Mantıklı demek, eldekiler öylece atıl kalmasın, kullanılsın. Mantıklı demek, yaşlı adam toprakla boğuşup sıkıntıya sokmasın kendini. Mantıklı, yani gençler hayattayken, imkân varken onlara yardım et demek…

Onları anlıyorum aslında. Gerçekten. Ama bu bahçedeki sandalyede oturup uzaktan köpek havlamasını, çatıda damlayan suyu, eski günlerin kokusunu içime çekerken bütün o mantıklı sözcükler arka plana çekiliyor. Burada hiçbir şey hesap işi değil.

Tekrar ayağa kalktım, bahçeyi bir kez daha dolaştım, sonra evi kilitleyip ağır anahtarı kapıya astım. Arabama binip şehre döndüm.

Öğleye eve döndüm. Paltoyu çıkarıp mutfağa geçtim. Masada bir not vardı: Baba, bu akşam uğrayacağız, konuşuruz. O.

Elimi masaya koydum. Bu akşam, gerçek konuşma zamanıydı.

Akşam oğlum, gelini ve kızım üçü birlikte geldiler. Torunu anneannesine bırakmışlar. Kapıyı açıp buyur ettim. Oğlum montunu astı, ayakkabılarını çıkardı: Eski günlerde olduğu gibi.

Mutfakta oturduk. Çayı, bisküviyi, şekerlemeyi masaya koydum. Kimse dokunmadı. Birkaç dakika gereksiz laflarla geçti: Torun nasıl, iş yerinde neler oluyor, trafikte durum…

Sonunda kızım abisine baktı, o başını salladı, kızım konuştu:

Baba, lütfen açık konuşalım. Üstünde baskı kurmak istemiyoruz, ama karar vermemiz lazım.

İçim bir tuhaf oldu. Başımı salladım:

Söyleyin.

Oğlum başladı:

Bak, evin var, yazlık var, garaj var. Evi asla istemiyoruz, orası senin, oraya asla dokunmayız. Ama yazlık Zaten her yıl bakım derdi, para masrafı. Bu sene iyi, ya beş yıl sonra ne olacak? Sen sonsuza kadar burada olmayacaksın. Böyle derken üzgünüm ama gerçekleri de düşünmek zorundayız.

Bakışlarımı kaçırdım. Sonsuza kadar yaşamak Belki incitmek istemedi beni, yeri geldi ağzından kaçtı.

Kızım daha yumuşak tonla devam etti:

Baba, öyle hemen her şeyi bırak demiyoruz. Ama yazlığı ve garajı satsan, parayı bölebiliriz. Bir kısmı sende, rahat yaşarsın; bir kısmı bize, Saitle kredi borcumuzu kapatırız. Zaten her zaman yardım etmek istemiştin ya, işte o

Hakikaten eskiden öyle demiştim. Hem de sık sık. Ama o zamanlar daha diri, yeni emekli, ek iş bulabilecek durumdaydım. Hep yardım edeceğim sandım.

Zaten yardımcı oluyorum, bazen torunu alıyorum, pazara birlikte gidiyoruz.

Oğlum sinirlice gülümsedi:

Baba, o başka. Şimdi topluca bir parayla rahat edeceğiz. Taksitleri görüyorsun. Her şey ortada. Doğru düzgün kullanılmayan taşınmazlar var

Taşınmaz kelimesi, evimde fazlasıyla soğuk durdu. Masada, aynı masadaki insanlar arasında görünmeyen bir duvar; rakamlar, grafiker, kredilerden örülmüştü.

Çaydan, artık soğumuş, bir yudum aldım.

Sizde taşınmaz, dedim ağır ağır. Bende ise

Duraksadım, kelimeyi seçmek için. Klişe olmasın istedim.

Bende hepsi hayatımın parçaları O garajı babamla birlikte inşa ettik. Kalıp taşıyan oydu. O hala hayattaydı Yazlık ise; çocuklar sizsiniz. O günlerin anısı var.

Kızım gözlerini indirdi. Oğlum bir müddet sustu, sonra daha yumuşak bir tonla:

Bunu anlıyoruz. Fakat sen de az gittin. Biz görmesek de kullanılmıyor. Tek başına ne yapabilirsin ki?

Bugün oradaydım, her şey iyi dedim.

Bugün tamam. Daha önce? Sonbaharda gitmiştin en son. Baba, lütfen, ciddi olalım.

O anda bir süre herkes sustu. Karşı odadan saatin tıkırtısı duyuluyordu. Sanki yaşlanmamı bir proje gibi, harcama optimizasyonu, mal devri gibi konuşuyorduk.

Peki, dedim. Net olarak ne istiyorsunuz?

Oğlum atıldı; belli ki aralarında konuşmuşlardı.

Bir emlakçıyla görüştük. Yazlığa güzel bir fiyat verebilir. Garaj da satılır. Biz tüm işleri üstleneceğiz. Sana sadece vekalet vermen gerek.

Ev ne olacak, diye sordum.

Asla. Orası dokunulmaz, diye kızım atıldı. Senin evin orası.

Başımı salladım. Ev sözü başka çınladı. Ev dediğin sadece dört duvar mı? Ya yazlık, ya garaj, saatlerce uğraştığım, terlediğim her köşesinde emeğim olan yerler de ev değil mi?

Kalktım, pencereye yürüdüm. Dışarıda apartman sokağındaki lambalar yanmıştı. Çocukların elinde telefonlar, yeni nesil arabalar ama site aynı site.

Peki ben satmak istemezsem? dedim, dönmeden.

Yine bir sessizlik oldu. Sonra kızım nazikçe:

Baba, hepsi senin malın. Hiçbirimize mecbur değilsin. Ama sadece kaygılanıyoruz. Sen de diyorsun ya, artık eskisi gibi değilsin.

Değilim. Fakat, hâlâ kendi kararımı verir durumdayım.

Oğlum iç çekti:

Baba, kavga etmek niyetinde değiliz. Ama gerçekten baktığında sanki eşyalardan kopamıyorsun, bize de yük oluyor. Her an başına bir şey gelirse ne olur? Kim uğraşacak, kim gidecek onca işin başına?

Bir gram pişmanlık. Ben de bunu defalarca düşündüm. Ben bir sabah gittiğimde çocuklar miras işleriyle uğraşacak, kime, ne kalacak, bir dolu evrak işi. Gerçekten zor onlar için.

Masaya dönüp oturdum.

Eğer dedim, boğazım düğümlendi. Eğer yazlığı sizin adınıza geçirsek, ben hâlâ oraya gidebilsem?

Oğlumla kızım göz göze geldi. Gelinim kaşlarını çattı.

Baba, o zaman sorun yine çözülmeyecek. Biz sık sık gidip ilgilenemeyiz. İş, çocuklar

Ben sizden bunu istemiyorum, dedim. Ben kendim ilgilenirim. Olmazsa sonra neyi nasıl isterseniz yaparsınız.

Bu, kendime bir alan tanımaktı; onlara ise mülkün yarın kimin olacağı kaygısını sona erdirmek.

Kızım düşündü.

Olabilir, dedi, Ama dürüst olalım, biz orada yaşamayız. Zaten biz Saimle şehir dışına bakıyoruz, orada iş, ev daha uygun.

Birden irkildim. Hiç duymamıştım. Oğlum da şaşkınlıkla baktı.

Bana niye söylemedin, dedi.

Daha kesinleşmedi, karşılık verdi. Ama asıl mesele bu değil. Yazlık dediğin bizim için senin kadar önem taşımıyor. Orada bir gelecek göremiyoruz.

O kelimeye takıldım: gelecek. Onların geleceği başka şehirlerde, başka duvarlarda, başka fırsatlarda. Benimki ise, birkaç noktadan ibaret: ev, garaj, yazlık. Her köşesini bildiğim huzurlu noktalar.

Konuşma böyle yirmi dakika sürdü. Onlar rakamlar, ben anılar. Onlar sağlık, ben işe yaramama endişesi. Sonunda oğlum, sabırsızca patladı:

Baba, anlamıyorsun, bu işleri sonsuza kadar taşıyamazsın. Bir gün olacak, asla gidip ilgilenemeyeceksin. O zaman ne olacak? Her şey çürüyüp dağılacak. Biz yılda bir gelip enkaza mı bakacağız?

İçimde kızgınlık kabardı.

Senin için orası enkaz mı? dedim. Orada çocukken koşturdun, o enkazda.

O zaman çocuktum, dedi. Şimdi başka dertlerim var!

Sözler havada asılı kaldı. Kızım araya girmek istedi:

Sait, lütfen

Ama iş işten geçmişti. Fark ettim ki, farklı lisanlarda konuşuyoruz. Benim için yazlıkta geçirilen her dakika hayattı. Onların ise; hoş bir hatıra, ama zorunlu olmayan bir geçmiş.

Ayağa kalktım.

Şöyle yapalım: Biraz zaman verin. Hemen karar veremem. Bugün, yarın olmaz.

Baba, dedi kızım, biz de bekleyemeyiz çok. Ay başı taksitimiz var…

Anlıyorum, dedim. Ama siz de anlayın. Bu öyle satılık bir eşya değil.

Sustu herkes. Sonra kalkıp toparlandılar. Uzun uzun ayakkabılarını bağladılar. Kızım yanağından sarılıp fısıldadı:

Yazlığa karşı değiliz, baba. Ama asıl seni kaybetmekten korkuyoruz.

Başımı salladım; sesime güvenemedim.

Kapı kapanınca ev, bir anda sessizliğe büründü. Mutfağa gidip masaya oturdum. Bardaklar, bisküvi tabağı kaldı. Birden inanılmaz bir yorgunluk çöktü.

Uzun süre ışık açmadım. Dışarıda hava karardı, apartmanda ışıklar yandı. Sonunda kalkıp, odamdan dosyayı çıkardım. Nüfus cüzdanı, yazlık tapusu, garaj evrakları. Bahçe planını gösteren sayfada elim gezindi.

Bir dikdörtgen, kare kare ayrılmış küçük parseller. Parmağımla, sanki gerçek yolda yürür gibi, çektim çizgilere.

Ertesi gün garaja uğramak iyi geldi. Elimle, bir şeylerle oyalanmam lazımdı. Garajda serin bir hava vardı. Güneş girsin diye kapıları açtım. Takımlarımı çıkardım, kutu kutu eski parçalara göz gezdirdim. Bir kısmını atmaya karar verdim: kırık bebek arabası, paslı vidalar, belki lazım olur deyip bırakılan kablolar.

Yan garajdan Sami abi, yaşça büyük, başını uzattı.

Hayırdır, eskiyi mi atıyorsun?

Biraz temizlik yapıyorum, dedim. Bakalım burada neler kalmış, neler lazım.

Doğru, dedi. Ben sattım komşuya. Oğlana araba lazım diye. Şimdi garaj yok ama çocuk sevindi.

Cevap vermedim. Gitti, ben kutuların başında kaldım. Satmak sanki eski bir mont satıp rahata ermiş gibi.

Ağır, yıllanmış bir anahtarı elime aldım. Çevirdim, sanki bir şey sıkıyor, açıyor gibi tarttım. Oğlum küçücükken ben de denemek istiyorum diye başımda dururdu. O zamanlar onunla garajın, yazlığın ortak bir lisanımız olduğunu zannederdim.

O lisan artık onun için yabancıymış.

Akşam tekrar tapuları elime aldım. Uzun süre düşündüm, sonra kızıma telefon ettim.

Karar verdim. Yazlık tapusunu size, Saitle ortak, devredeceğim. Ama hemen satılmasın. Gidebildiğim kadar, kullanacağım. Sonra siz nasıl isterseniz.

Bir süre sessizlik oldu.

Baba, emin misin?

Eminim, dedim, halbuki içimde değilim. Sanki, kendi canımdan bir parça koparıyorum. Ama başka yol da yoktu.

Tamam, dedi. Yarın görüşelim, prosedür nasıl olacak bakalım.

Telefonu kapadım, sandalye çekip oturdum. Sessizlik. Bu karar, üstümden bir taş kalkmış gibi. Her şeyin bir bedeli varmış.

Bir hafta sonra hep birlikte notere gittik. Hediye devri için evraklar imzalandı. Kalem ellerimde titredi. Noter hanım, Burada, burada, diye açıklıyor; çocuklar teşekkür ediyor.

Baba sağ ol, dedi oğlum. Bizi çok rahatlatıyorsun.

Başımı salladım, ama aslında sadece onları rahat ettirmiyordum. Aynı zamanda kendi içimdeki sonra ne olur derdine de çözüm oldular. Artık sonra, evrakta yazılı idi.

Garajı kendime sakladım. Şimdilik. Onu da satmamı ima ettiler ama direndim. Açıkça söyledim: Garajsız oturamam, boş boş televizyon izleyemem. Bunu anladılar en azından.

Prosedürden sonra hayat görüntüde değişmedi. Hâlâ evimdeyim, ara sıra yazlığa gitmeye devam ettim; artık resmen bana ait değil, ama anahtarı bende, kimse karışmıyor.

İlk defa, yazın ılık bir gün arabaya atladım, yeniden gittim. Yolda düşündüm: Artık bu ev, benim sayılmaz. Yabancı bir mülk. Ama kapıyı açıp verandaya adım atınca yabancılık hissi dağıldı.

İçerde her şey bıraktığım gibi. Aynı yatak, masa, banda sarılı kulaklı eski ayı.

Pencere başındaki tabureye oturdum. Güneş vurunca tozlar gün yüzüne çıktı. Elimle tahtanın üstünden geçtim. Her çıkıntı, eşiyle, çocuklarıyla geçen saatlerin izi.

Çocukları düşündüm. Onlar şehir hayatına, kredi borcuna, kendi planlarına gömülmüş. Bense artık, zamanla değil, mevsimle plan yapıyorum. Bir bahar daha görebilmek, bir kere daha toprağı bellemek, bir yaz akşamı daha verandada oturma hayali

Eminim, yazlığı ileride, günün birinde satacaklar. Belki bir yıl, belki beş yıl sonra. Ben gidemeyecek kadar güçsüz kaldığımda, boş ev gereksiz diyecekler, haklı da olacaklar.

Şimdilik ev yerinde. Çatı sağlam. Depoda kürekler. Tarlada ilk filizler beliriyor. Hâlâ yürüyebiliyorum, eğilebiliyorum, toprağı tutabiliyorum.

Bahçeyi keyifle dolaştım. Komşunun bahçesinde biri fide ekiyordu. Diğer tarafta çamaşırlar ipe asılmış. Hayat devam ediyor.

İçimdeki korkunun asıl sebebi, yazlığı ve garajı kaybetmekten ziyade, artık bir işe yaramamak endişesiydi. Bu yerler, hâlâ kendim olduğumun, hayata dahil olduğumun kanıtıydı.

Artık bu kanıt daha kırılgan. Noterdeki belgelerde başka şey yazıyor. Ama veranda basamağında otururken, hayat yalnızca evraka bakmazmış, bunu hissettim.

Çantamdaki termosu çıkardım, bardağı doldurdum. İçerken hafif bir acılık vardı; ama artık akşamki kadar keskin değil. Karar verildi, şartları belli. Çocuklara sahip olduğumu verdim ama karşılığında başka bir şey kazandım: O evde, evrakla değil, anılarımla var olma hakkı.

Anahtarı elime aldım. Eskimiş, başı yıpranmış. Çevirdim, sıktım. Bir gün bu anahtar oğlumda, kızımda ya da başka bir alıcıda olacak. Kimse bu hareketin ardındaki hikâyeleri bilmeyecek.

Hem hüzünlü, hem huzurlu bir his. Hayat değişiyor, eşyalar el değiştiriyor. Mühim olan, elindeyken gerçekten yaşamak. Evrakta değil, hissederek.

Çayımı bitirip kalktım. Depodan küreği aldım, bir çapa vurmak istedim. Sadece kendim için. Geleceğin sahibi, ya da parayı düşünen çocuklar için değil. Sadece toprak kokusu ve insanlar için.

Küreği toprağa sapladım, bastım. İlk parça kalktı, toprağın kokusu yayıldı. Tekrar eğildim.

Çalışma yavaş ilerledi. Sırtım ağrıdı, ellerim yoruldu. Ama her vuruşta içimdeki ağırlık hafifledi, sanki korkularımı kazıyordum.

Akşam verandada oturdum, alnımdaki teri sildim. Bahçede bir sıra toprak çevrilmişti. Gökyüzü pembeleşiyordu. Uzaktan bir kuş sesi.

Eve baktım, toprağa, küreğe. Sonra yarın ne olur, beş yıl sonra ne olur, diye düşündüm. Bir cevap yoktu. Ama anın içindeydim, tam yerimde.

Ayağa kalkıp içeri girdim, ışıkları kapattım, kapıyı kilitledim. Verandada bir an durdum, sessizliği dinledim. Sonra anahtarı çevirdim, kilit tıklandı.

Anahtarı cebime koyup arabaya yöneldim; taze çevirdiğim toprağa basmamaya çalışarak.

Hayat bana şunu öğretti ki; sahip olduğunu sandığın her şey geçici ve her eşyanın, her yerin, asıl sahibiyle bağı sadece hislerinden ibaret. Ne imza, ne tapu, ne evrak… Gerçek sahiplik, orada yaşanan anıların hatırasından ibaret. Benim için asıl değer buydu: Kime geçerse geçsin, o evdeki hayat, hatıralar bana aitti. İçimden, Kalan ömrümde de o bağı hissetmekten vazgeçmem diye geçirdim.

Rate article
Lifequest
Kimseye Ait Olmayan Bir Yuva Serkan her sabah olduğu gibi çalar saat olmadan, yediyi biraz geçe uyandı. Ev sessizdi; mutfaktan sadece buzdolabının hafif uğultusu geliyordu. Bir dakika kadar bu sesi dinledi, sonra cam kenarına uzanıp gözlüğünü aldı. Dışarısı griydi, seyrek arabalar ıslak asfaltta kayıyordu. Eskiden bu saatte işe hazırlanmaya başlardı. Kalkar, banyoya gider, yan komşunun radyosunu açtığını duyardı. Şimdi ise hâlâ radyosunu açan komşuyu dinliyor, ama güne neyle başlayacağını düşünüyordu. Resmen üç yıldır emekliydi; yine de alıştığı düzeni sürdürüyordu. Kalktı, eşofmanını giyip mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koyup ekmek kutusundan dünkü ekmekten bir dilim aldı. Çay suyu ısınırken pencereye yaklaştı. Yedinci kat, apartman, çocuk parkı olan bir site. Penceresinin altında, eski “Şahin”i duruyordu; toz kaplanmıştı. Göz ucuyla, “Bir ara garaja gidip çatıyı kontrol etmeliyim,” diye geçirdi aklından. Garaj, üç otobüs durağı ötede bir kooperatifteydi. Eskiden hafta sonlarının yarısını orada geçirirdi; arabayla ilgilenir, yağ değiştirir, komşularla benzin fiyatlarını ve futbolu konuşurdu. Şimdi her şey daha kolaydı; servis, lastikçi, internetten alışveriş… Ama garajı bırakmamıştı. Orada aletleri, eski lastikleri, “ev eşyası” dediği kutuları duruyordu. Bir de yazlık vardı. Şehir dışında, kooperatif bahçelerinde bir ev. Ahşap, dar bir verandası, iki odası ve minicik mutfağı olan eski bir ev. Gözlerini kapatınca o tahta kokusunu, yerlerdeki çatlakları, yağmurun çatıda çıkardığı sesi duyar gibi oluyordu. Yazlık, yıllar önce eşinin ailesinden miras kalmıştı. O zamanlar, her hafta sonu çocuklarla birlikte gider, toprak kazar, patates kızartır, taburenin üstünde kasetten müzik dinlerlerdi. Eşi dört yıldır hayatta değildi. Çocuklar büyüyüp evlendi, kendi ailelerini kurdular. Yazlık ve garaj ona kaldı. Hayatındaki sabit noktalardı adeta. Ev var. Yazlık var. Garaj var. Her şey yerli yerindeydi, açıktı. Çay kaynamıştı. Serkan çayını demleyip masaya oturdu. Karşı sandalyede dün bıraktığı hırkasını gördü. Çayını içerken dün akşamki konuşmayı düşündü. Dün akşam çocukları gelmişti; oğlu, gelini ve küçük torunu. Kızı ve damadı da. Çay içip tatil planlarından bahsettiler. Sonra konu paraya geldi. Son zamanlarda genelde olduğu gibi. Oğlu, konut kredisi taksidinin ağır geldiğinden söz etti, faizler artıyordu. Kızı, kreşin pahalı olduğunu, bir de kurslar, kıyafetler olduğunu anlattı. Serkan başıyla onayladı. Kendisi de zamanında maaşı yettirememenin ne olduğunu iyi bilirdi. Ama o zamanın ne garajı, ne yazlığı vardı; sadece kiralık bir oda ve umut… Sonra oğlu, sesi biraz mahçup bir şekilde: – Baba, biz biraz düşündük… Ayşe’yle konuştuk. Katre’yle de konuştuk. Belki bazı şeyleri satabilirsin? Mesela… yazlığı. Ya da garajı. Zaten gitmiyorsun ki artık, dedi. Serkan, şakayla geçiştirdi, konuyu değiştirdi. Ama gece boyunca uyuyamadı. Zihninde “zaten gitmiyorsun ki” cümlesi dolanıp durdu. Kahvaltı bitti, saatte sekizdi. Bugün yazlığa gitmeye karar verdi; “Bir bakayım, kıştan sonra nasıl kalmış…” Hem de… kendine bir şey kanıtlamak için. Sıkıca giyindi, yazlığın ve garajın anahtarını cebine koydu. Antrede, dar bir çerçevede duran eski aynaya baktı. Yüzünde kırlaşan saçlar, yorgun gözler ama hâlâ dinç sayılırdı. İhtiyar değildi. Yakasını düzeltti ve çıktı. Yoldayken garaja uğradı, bir iki alet aldı. Kilit yine gıcırdadı, kapıyı eski alışkanlıkla zorlayarak açtı. İçerisi benzin, toz ve eski çaput kokuyordu. Raflarda cıvata kutuları, kablo dolu kutular, üzerinde yazılı bir kaset. Tavanda örümcek ağı. Raflarda göz gezdirdi. Arabanın ilk zamanlarından kalma kriko. Yazlığın verandasına bank yapmak için sakladığı tahtalar. Hiç yapmadı o bankı, ama tahtalar hâlâ bekliyordu. Alet çantasını ve birkaç plastik bidonu aldı, garajı kilitledi, yola koyuldu. Şehir dışı bir saate yakın sürdü. Yol kenarlarında hâlâ kirli kar, bazısında toprak görünüyordu. Kooperatif bahçeleri sakindi; daha sezon açılmamıştı. Girişte kalın montlu, tanıdık görevli teyze başıyla selam verdi. Yazlık yine hareketsizdi; mevsim arası sessizliği. Ahşap çit, hafif eğilmiş kapı. Kapıyı açıp dar patikadan verandaya yürüdü. Geçen sonbahardan kalma kuru yapraklar çıtırdadı ayaklarının altında. İçerisi biraz rutubet, biraz ağaç kokuyordu. Camları açıp evi havalandırdı. Yatak örtüsünü kaldırdı, bir silkledi. Küçük mutfakta, masanın üstünde emaye bir tencere; bir zamanlar komposto kaynatırlardı içinde. Kapıdaki çivide bir anahtarlık, bahçe aletlerinin sandığına giden anahtar da arada. Evde dolaştı, kolonlarda ellerini gezdirdi, kapı kollarını yokladı. Bir zamanlar çocukların uyuduğu odada iki katlı yatak vardı. Üst rafta, bir kulağı kopuk pelüş bir ayı. Oğlunun o kulak için nasıl ağladığını; yapışkan bulamayınca kulaklıkları elektrik bandıyla sardığını hatırladı. Bahçeye çıktı. Kar neredeyse erimişti, toprak siyah ve nemli göründü. Bahçenin ucunda paslı bir mangal. Orada mangal yaptıklarını, eşiyle birlikte verandada çay içerek komşunun gürültülü kahkahalarını dinlediklerini anımsadı. Derin bir nefes aldı, işe koyuldu. Yolu temizledi, verandada sallanan tahtayı düzeltti. Kulübeyi kontrol etti. Kulübeden eski bir plastik sandalye bulup dışarı çıkardı, oturdu. Güneş yükselmiş, hava ısınmıştı. Cep telefonuna baktı, aramalara göz gezdirdi. Oğlu akşam aramıştı. Kızı mesaj atmıştı: “Bir oturup konuşsak, sakince? Biz de yazlığa karşı değiliz, ama mantıklı düşünelim, baba,” diye yazıyordu. Mantıklı… Son aylarda en çok duyduğu kelime buydu. Mantıklı — yani para köhneleşip yatmasın. Mantıklı — yaşlı adam paralanıp sürünmesin. Mantıklı — gençlere yaşarken yardım et. Onları anlıyordu, gerçek anlamda anlıyordu. Ama işte, bu sandalyede otururken, uzaktan bir köpek havlamasını, çatının tepesinden damlayan suyu dinlerken, “mantık” bir kenara itiliyordu. Burada başka bir şey vardı. Ayakta kalktı, bahçeyi bir kez daha dolaştı, sonra evi kapatıp ağır kilidi kapıya taktı. Arabasına bindi, şehre döndü. Öğlene doğru evindeydi. Ceketini astı, alet çantasını holde bıraktı. Mutfakta, çaydanlığı açınca masada bir not gördü. Kısa, bloknot kağıdına: “Baba, akşama uğrayacağız, konuşalım. S.” Masaya oturdu, ellerini masada kenetledi. Demek akşam, gerçekten konuşacaklardı artık. Akşam üçü birden geldi. Oğlu, gelini ve kızı. Torunu kayınvalidesine bırakmışlardı. Serkan kapıyı açtı, içeri aldılar, oğul ayakkabılarını çıkardı, kabanını astı; zamanında çocukken nasıl yapıyorsa, aynen öyle. Mutfakta masaya oturdular. Serkan çay demledi, bisküvi, şeker ikram etti. Kimse elini sürmedi. Birkaç dakika küçük şeylerden konuştular; torun nasıl, iş nasıl, trafikte durum ne… Sonra kızı oğluna baktı, o başıyla onayladı; kızı başladı: – Baba, doğru düzgün bir konuşalım. Sana baskı yapmak istemiyoruz ama… bir karar vermemiz gerekiyor. Serkan birden bir şeyin çekildiğini hissetti göğsünde. Başını salladı: – Söyleyin. Oğlu başladı: – Bak, evin var, yazlığın var, garajın var. Ev tabii ki bizim için dokunulmaz, orası senin. Ama yazlık… Zaten kendin söylüyorsun, zor geliyor. Bahçe, çatı, çit… Her sene para gidiyor oraya. – Bugün oradaydım, — dedi Serkan sessizce. — Her şey düzgün. – Şimdi düzgün, — araya girdi gelini. — Ya beş sene sonra, on sene? Ebediyen orada olamayacaksın. Üzgünüm, ama bunu da hesaba katmalıyız. Serkan gözlerini kaçırdı. Sonsuza kadar orada olamayacağı, evde öyle bir cümleyle ifade edilmişti, belki de kadın kötü niyetli konuşmamıştı bile. Kızı yumuşak bir sesle devam etti: – Baba, hemen “hepsinden vazgeç” demiyoruz. Sadece, yazlık ve garajı satsak… Parayı böleriz. Bir kısmı sana, huzurla yaşarsın; bir kısmı bize ve Sercan’a. Biz kredi borcunu kaparız. Zaten yardım etmek istediğini hep söylerdin. Gerçekten hep öyle derdi. Emekli olup sözleşmeli işlerde çalışırken hâlâ güçlü olabileceğini, yardımcı olacağını düşünürdü. – Elimden geldiğince yardım ediyorum, — dedi. — Torunu bazen alıyorum, alışverişinizi yapıyorum. Oğlu hafifçe güldü: – Baba, o başka. Şu anda gerçekten yüklü bir şey lazım bize. Faiz gördün işte sen de. Herkesin rahatlaması gerekiyor. Sadece… boşa yatan bir “mal” var. “Mülk” lafı mutfakta bir anda yabancı, soğuk bir şey gibi belirdi. Serkan’ın içinden bir duvar geçmişti sanki; rakamlar, tablolar, kredi sözleşmeleriyle dolu görünmez bir duvar. Soğumuş çaydan bir yudum aldı. – Size “mal”, — dedi yavaşça. — Bana… Kelime aradı. Abartılı konuşmak istemedi. – Bana “hayatımın parçaları,” — dedi nihayet. — O garajı babamla birlikte inşa ettim. O hâlâ hayattaydı. Tuğla taşırken ikimiz çalışırdık. Yazlık… Orada büyüdünüz çocuklar. Siz. Kızı gözlerini indirdi. Oğlu bir süre sustu, sonra biraz daha yumuşak bir ifadeyle: – Bunu biliyoruz, gerçekten. Ama zaten oraya artık gitmiyorsun ki. Biz de görüyoruz. Hepsi atıl duruyor. Sen tek başına başa çıkamazsın. – Bugün oradaydım, — diye tekrarladı Serkan. — Her şey yolunda. – Bugün, — dedi oğlu. — Ondan önce ne zaman? Sonbaharda mı? Baba, cidden… Kısa bir sessizlik oldu. Serkan, yan odadaki saatin tıkırtısını duyuyordu. Bir anda şöyle bir manzara canlandı gözünde; kendi yaşlılığını, bir proje gibi masaya yatırdıklarını… Maliyet optimizasyonu, mal taksimi. – Peki, — dedi. — Ne öneriyorsunuz? Oğlu canlandı; belli ki aralarında önceden anlaşıp konuşmuşlardı. – Bir emlakçı bulduk. Yazlığa iyi fiyat biçti. Garaj da satılır. Her işi biz üstleniriz: gezdirmek, evrak işleri. Senin hiçbir yere gitmen gerekmez. Sadece bir vekalet vermen yeterli. – Ev? — diye sordu Serkan. – Orası dokunulmaz, — dedi hemen kızı. — Senin evin. Başını salladı. “Ev” kelimesi burada bir başka tınladı. Sadece bu duvarlar mı ev? Yoksa yazlık da mı evdi? Garaj da mı, onca saat küfrederek uğraştığı ama kendisini yararlı hissettiği yerler de mi evdi? Pencereden baktı. Sitede farlar yandı. Mahalle yirmi yıl önce nasılsa öyleydi. Sadece arabalar değişmiş, çocuklar telefonla oynuyordu. – Ya satmak istemezsem? — dedi, arkasına dönmeden. Mutfak daha da sessizleşti. Sonra kızı, temkinli bir sesle: – Mal senin, baba. Karar senden. Kimse seni zorlayamaz. Ama… seni düşünüyoruz. Zaten zorlandığını sen söylüyorsun. – Zorlanıyorum, — dedi. — Ama hâlâ neyle uğraşacağımı ben bilirim. Oğlu derin bir nefes aldı: – Baba, biz kavga etmek istemiyoruz. Dışarıdan bakınca, sanki sen eşyalara tutunuyorsun, bize de yük oluyorsun gibi… Maddi manevi. Bir gün hastalanırsan ne olacak? Kim bakacak yazlığa, kim uğraşacak bu işlerle? Serkan, kısa bir suçluluk hissetti. O da düşünürdü; ya bir anda ölürse, çocukları kurumlarda, noterlerde koşturacak, mirasla uğraşacak, yazlık, garaj mal paylaşımı… Kolay olmayacaktı. Masaya dönüp oturdu. – Ya şöyle… — diye ağzını açtı, durdu. — Yazlığı üstünüze yapayım, ben gideyim gitmek istediğim sürece? Oğlu ve kızı göz göze geldiler. Gelini kaşlarını çattı. – Baba, — dedi, — o zaman da aynı şey olacak. Biz senin kadar gidemeyiz oralara. İş, çocuk… – Ben sizden gitmenizi istemem, — dedi. — Ben kendim… ne zaman gücüm yeterse. Sonrasına siz karar verirsiniz. Kendince bir uzlaşma öneriyordu: Kendi için yazlık “yerini” korumak; onlar için ise mal paylaşımı daha sonra uğraşmaya gerek kalmayacak. Kızı düşündü. – Mantıklı, — dedi. — Ama açık olalım. Biz muhtemelen orada yaşamak istemeyeceğiz. Başka planlarımız var. Biz Cenk’le başka bir şehre de geçmeyi düşünüyoruz. Evler ucuz, iş var. Serkan irkildi; bunu bilmiyordu. Oğlu da şaşkın şaşkın baktı. – Bana demedin, — dedi oğluna. – Sadece düşünüyoruz, — dedi geçiştirerek. — Mesele o değil. Yazlık bizim için senin bildiğin anlamı taşımıyor. Orada geleceğimizi göremiyoruz. “Gelecek” dedi kızı. Onlar için büyük resim başka yerlerdeydi: başka şehir, başka evler, başka planlar. Onun için gelecekse birkaç noktadan ibaretti. Ev, garaj, yazlık… Her köşesini bildiği yerler. Otuz dakika kadar aynı konu döndü. Onlar hesap, Serkan anı. Onlar sağlık, Serkan “işsiz kalmam” derdi. Bir noktada oğlu, yorgun ve sıkılarak: – Baba, lütfen, sonsuza kadar kürek sallamayacaksın ki… Bir gün oraya gidemeyeceksin. O zaman hepsi çürüyecek mi? Biz yılda bir defa gidip harabeye mi bakacağız? Serkan’da bir öfke dalgası kabardı. – Senin için harabe mi? — dedi. — Orada çocukken koşturuyordun… – Çocukken, — dedi oğlu. — Büyüdüm. Artık başka dertlerim var. Kelimeler havada asılı kaldı. Kızı araya girdi: – Sercan, abartma… Ama çok geçti. Serkan netçe fark etti ki, başka dillerde konuşuyorlardı. Onun için yazlıkta geçirilen zaman yaşanmış hayattı; çocukları için hoş bir geçmiş, ama zorunlu olmayan bir hikâye. Kalktı. – Neyse, — dedi. — bana biraz zaman verin. Ne bugün ne yarın. Düşünmem gerek. – Baba, — dedi kızı, — bizi de çok bekletme. Taksit geliyor… – Anlıyorum, — yarıda kesti. — Ama siz de anlayın. Bu bir çekyat satmak değil. Herkes sustu. Sonra yavaşça toparlanmaya başladılar. Girişte ayakkabılarla uzun uğraştılar. Kızı ayrılırken ona sarıldı, yanağını yanağına bastırdı. – Yazlığa karşı değiliz, inan, — fısıldadı. — Sadece senin için korkuyoruz. Başını salladı, sesine güvenmedi. Kapı kapanınca, ev tamamen sessizdi. Mutfakta masaya oturdu. Masanın üstünde yarım kalmış çaylar, bisküvi dolu tabak. Onlara baktı ve tarifsiz bir yorgunluk hissetti. Uzun süre karanlıkta öylece oturdu. Dışarıda hava karardı, karşı pencerelerde ışıklar yandı. Sonunda kalktı, belgelerin olduğu klasörü aldı, pasaport, tapu, kooperatif planı. Sıradan bir dikdörtgen üstüne kare kare tarh çizileri. Parmaklarını üstlerinde gezdirdi, sanki gerçek toprağın patikalarıymış gibi. Ertesi gün garaja gitti. Fiziksel bir şeylerle uğraşmak istiyordu. İçerisi serindi. Kapıları sonuna kadar açtı, güneş girdi. Takım çantasını çıkardı, kutuları karıştırdı. Artık gerekmediğini anladığı eski kırık parçalar, paslı cıvatalar, “lazım olur” diye sakladığı kabloları çöpe ayırdı. Garaj komşusu, yaşça büyük Serkan, uğradı. – Atıyorsun muhurumu? — dedi. – Ortalığı toparlıyorum, — dedi Serkan. — Lazım olanı ayırıyorum. – İyi yapıyorsun, — dedi adam. — Ben sattım garajı. Oğlana araba alacağını verdim. Şimdi garajsızım ama çocuk mutlu. Serkan sessiz kaldı. Komşu gitti, o kutuların ve düşüncelerinin arasında kaldı. “Sattım, çocuk sevindi.” Sanki bir eski gömleği vermiş gibi kolay. Aldı bir anahtar, yılların metalinde eli iyice alışık. Elinde tarttı; sanki bir şeyi sıkıyormuş gibi… Oğlunun bir zamanlar “Baba, ben de yapayım, çeviriyim!” deyişini hatırladı. O zamanlar sanki birlikte sonsuza kadar o garajda olacaklarını düşünmüştü. Garaj, yazlık, araba — aralarını sanki ortak bir dil yapmıştı. Şimdi o dil, oğluna yabancı bir dil olmuştu. Akşam yine belgeleri çıkardı. Saatlerce baktı, sonra kızını aradı. – Karar verdim, — dedi. — Yazlığın tapusunu sana ve Sercan’a devredelim, yarı yarıya. Ama şimdi satılmasın. Ben hâlâ gideceğim. Sonrası size kalır. Telefonun ucunda sessizlik. – Baba, kesin mi? — dedi kız. – Kesin, — dedi Serkan; içinde tam bir kesinlik hissetmese de. Sanki bir şeyini daha koparıp kendinden ayırıyordu, ama başka çare de yoktu. – Tamam, — dedi kızı. — Yarın buluşalım, nasıl yapacağımızı konuşalım. Telefonu kapadı, yerine oturdu. Evde tam bir sessizlik. Hem çok yorgundu, hem de tuhaf bir ferahlık hissetti. Sanki kaçamayacağı bir kararı almıştı. Bir hafta sonra notere gittiler. Hediyeleşme sözleşmesi imzalandı. Serkan imzalarken eli titriyor gibiydi. Noter hangi kağıda nerede imza atacaklarını açıkladı, çocukları teşekkür ediyordu. – Teşekkür ederiz baba. Bizi çok rahatlattın, — dedi oğlu. Serkan başını salladı. İçini kemiren bir his vardı: Yalnızca çocuklarına değil, kendine de yardım etmişti; “gelecek” denen şeye kafa takmayı bırakmaları için çocuklara, “sonrası” gailesinden kurtulmak için kendine. Garajı şimdilik kendine bıraktı. Çocuklar “onu da satsak…” dedi, o sertçe “Hayır!” dedi. Kabul etmek zorunda kaldılar. “Benim evde oturup televizyon başında yaşlanmamı istemiyorsanız, garaj kalacak,” dedi. Bunu anladılar. Resmi devirden sonra hayat hemen hemen aynı kaldı. Aynı evde oturuyor, bazen yazlığa gidiyordu; artık resmiyette misafirdi, ama anahtar onda, gitmesine kimse karışamazdı. İlk kez tapu devrinden sonra bir nisan günü yalnız gitti. Yolda, ev artık onun değil diye düşünüyordu. Başkasının malıydı. Ama kapıyı açıp, tanıdık patika ve verandayı görünce, “yabancı”lık azaldı. İçeri girip ceketini çiviye astı. Her şey aynıydı. Aynı yatak, masa, aynı kulaksız ayı. Pencere kenarındaki tabureye oturdu. Güneş ışığı pencereye vurdu. Serkan eliyle tahtada gezindi, her kıymığı hissetti. Çocuklarını düşündü. Yeni evler, taksitler, planlarla uğraşıyorlardı. Kendi planları ise yıldan yıla değil, mevsimden mevsimeydi artık. Bir dahaki baharı göreyim, bir kez daha çapalayıp, verandada yaz akşamı oturayım istiyordu. Ansızın kabullendi; yazlık da bir gün, belki bir sene, beş sene sonra satılacaktı. Gücü tükenince, “boş evin anlamı kalmadı,” diyeceklerdi. Haklı da olacaklardı bir bakıma. Ama şimdi, ev hâlâ yerindeydi. Çatısı dimdik, kürekler kulübede, tarhlarda ilk fideler. Hâlâ bahçede dolaşıyor, eğilip toprağı elleriyle hissedebiliyor. Bahçeye çıktı, evi dolaştı, çite kadar gitti. Komşu bahçelerde sezon hazırlığı vardı. Birinde fide dikiliyor, birinde çamaşırlar asılmıştı. Hayat aynen devam ediyordu. Serkan, korkusunun sadece yazlık ve garajla ilgili olmadığını hissetti. Aslında “gereksiz” olmaktan, çocuklara ve kendine yaramamaktan korkuyordu. O yerler ona daha hâlâ “hayatın içindeyim, bir işe yarıyorum”un kanıtıydı. Bir şey tamir etmek, boyamak, toprağa dokunmak… Bu hisler ona güç veriyordu. Şimdi, o kanıt incelmişti. Noterdeki belgeler bir şey, alışkanlıklar başka bir şeydi. Ama verandada otururken, asıl önemli olanın kağıtlar değil, anılar olduğunu anladı. Termostan çay doldurdu. İçsel bir burukluk vardı, ama o ilk akşamki kadar acı değildi. Karar alınmıştı. Bedeli belliydi. Çocuklara bunca zamanki kendi malını devretti, ama karşılığında başka bir şey aldı: Bu evde, kağıt üzerinde değil, hafızasında “ev sahibi” olabilme hakkı. Kapıya, kilide, cebindeki anahtara baktı. Kenarında yıpranmış eski bir anahtar. Onu çevirip elinde sıktı. Bir gün bu anahtar oğluna, kızına ya da hiç tanımadığı yeni birilerine geçecekti. Onlar bu kapıyı açarken, içindeki anı yükünü bilmeyeceklerdi. Bu düşünce hem hüzün, hem de garip bir huzur verdi ona. Dünya değişiyordu, eşyalar el değiştiriyordu. Aslolan, sahip olduğun yerleri resmen değil, yüreğinde ve ellerinde yaşarken sahip olabilmekti. Serkan çayını bitirdi, kalktı. Kulübeye gidip küreği aldı. Hiç değilse bir tarhı çapalamalıydı. Kendisi için. Gelecektekiler veya para sayan çocuklar için değil. Şimdi, elinde, yüreğinde toprağı hissetmek için. Küreği toprağa sapladı, ayağıyla bastırdı. Islak kara toprak döndü. Serkan toprak kokusunu derince iç çekti, yine eğildi. Yavaş ilerledi işi. Sırtı ağrıdı, elleri yoruldu, ama her hareketle içindeki yük biraz hafifledi sanki. Toprağın altından korkularını da çıkarıyordu. Akşam verandaya oturup alnındaki teri sildi. Tarhlar düzgün sıralanmıştı. Gökyüzü hafifçe pembemsi olmuştu. Bir yerde bir kuş çığlık attı. Eve, kendi izlerine, duvara dayalı küreğe baktı. Yarın, gelecek yıl, beş yıl sonra ne olacağını düşündü. Cevabı yoktu. Ama şu anda tam yerinde hissediyordu kendini. Kalktı, evi kapadı, ışıkları söndürdü. Bir an verandada durdu, sessizliği dinledi. Sonra anahtarı çevirdi. Demirden bir klik. Anahtarı cebine koydu, dar patikadan arabasına yürüdü. Çiğnediği taze toprağa dikkat ederek.