Huysuz Komşu Kadın – “Benim gözlerime laf etme!” diye bağırdı eski arkadaş. – “Sen önce kendi gözlerine bak! Sanma ki kime baktığını görmüyorum!” – “Sen bana kıskanıyor musun yoksa?” diye şaşırdı Tamara Hanım. – “Bak bak, kime göz diktin! Yeni yıla sana hediye alıyorum: dudak toplama makinesi sana lazım!” – “Benim ne eksiğim var? Sen kendinde tut, belki seninkilere de makine yetmiyordur ha?” diye karşılık verdi Lütfiye. Yaşlı Toma yataktan kalktı, ikonaların önüne geçip dua etmeye başladı… Toma Hanım’ın hayatında iki dert vardı: Biri komşusu Lütfiye, diğeri de torunlarıydı. Torunlara söz geçmiyordu, ama asıl dert Lütfiye’ydi! Üstelik Toma Hanım’ın eski okul arkadaşı, köyün meşhur emekli motorcusu Petek de vardı; yıllar önce üçü arkadaşken, şimdi Lütfiye ondan nefret ediyordu. Lütfiye gitgide daha kıskanç, daha aksi, daha lafçı olmuştu. Hiçbir şey memnun etmiyordu; ne bahçedeki tuvalet, ne torunların oynadığı armut ağacı, ne de tavuklar sorun olmadan kalmıyordu. Komşuluk savaşları mahallede dilden dile dolaşıyordu; ama sonunda Toma Hanım, yıllar sonra mutluluğu eski dostu Petek’te buldu ve yeni bir hayata yelken açtı… Peki ya Lütfiye? Kıskançlığıyla, öfkesiyle ve yalnızlığıyla baş başa kalınca işin rengi değişti… Eee, köyde hayat böyle akıp gider işte – tuvalet kavgası boşunaymış meğer!

Yaramaz Komşu

Benim göz merceklerime dokunma! diye bağırdı eski arkadaşım. Kendi gözlerine sahip çık! Sanıyor musun, kime baktığını görmüyorum?

Yoksa kıskanıyor musun? diye şaşırdım. Kime göz diktin acaba, ayıp sana vallahi! Yılbaşında sana hediye ne alacağımı biliyorum: dudak toplama makinesi!

Kalsın, kendine alsaydın! aşağı kalmadı komşum Ayla. Yoksa senin dudaklarını artık hiçbir makine toplamıyor mu? Sanıyor musun bende göz yok?

Tabii, her şey gözümün önünde dönüyordu. Yine sinir savaşının bir sabahında eski yatağımdan kalktım, köşemdeki duvara iliştirdiğim nazar boncuğunun önünde dua edip kahvaltıya geçtim.

Çok dindar sayılmam gerçi; mutlaka yukarılarda bir güç var diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Herkesin bir inancı, bir duası oluyor. Bizim oralarda kısmet, kadermiş derler. Yani tepede birisi var, kimin başına ne gelirse Ondan…

Yaş da yetmişe yaklaşınca, şaka değil, yukarıdakine şaka yapmak olmaz diyorum. Sonuçta, inanmayanlar fazla bir şey kazanmıyor ki! Yalnızca kaybeden onlar oluyor.

Dua sonrası içim hafifledi, içimdeki uğursuzluk bulutları dağıldı. Yeni bir güne daha Bismillah dedim.

İki derdim var benim bu hayatta. Zannettiniz ki yollar çukur, ya da siyasetten yana dert Yok yok! Birincisi torunlarım, ikincisi baş belası komşum Ayla Hanım!

Torunsuz olmaz tabii; ne yapsa beğenmezler, günümüz gençliği Ama en azından anaları, babaları var; onlarla uğraşmak onların işi.

Ama bu Ayla ne olacak! Kadın resmen sinirimi bozmak için yaratılmış.

Eski Türk filmlerinde Hülya Koçyiğit ve Türkan Şoray’ın kapışmaları komik gelir, ama gerçekte olay tamamen başka! Özellikle sana durduk yere sataşılıyorsa…

Yine de tesellim vardı; bizim köyde Moped Mehmet derlerdi arkadaşıma. Asıl adı Mehmet Kozyiğitti. Tertemiz gençliği, benle ve rahmetli eşiyle, zamanımızın güzeli merhum Gül Hanımla birlikte kavak yelleri estirdik öğrencilikte. Ben, Mehmet ve Aylaüçlü arkadaş grubu. Valla, ortada flört de yoktu, tertemiz bir dostluktu. Mehmet ortada, biz iki yana kolunda yürürdük; bütün köy imrenirdi.

Yıllar geçti. Ne güzel dostluktu! Ne zaman bozuldu? Ayla Hanım’ın kocası öleliden sonra değişti. Yoksa hep öyle miydi de biz görmezden mi gelmişiz?

İnsanoğlu değişiyor: Cimri olan pintiye bağlar, boşboğaz iyice dırdırcı olur, kıskançsa içi içini yer. Ayla Hanım da aynen öyle oldu.

Neye mi kıskanıyor? Bir kere, ben yaşa rağmen hâlâ zayıfım. O, abla göbeğiyle bir top; köyde belimizi kaybettik Ayla Hanım! diye dalga geçen çıkıyor. Mehmet de bana hep gülüyor, ona kuru cümlelerle geçiştiriyor. Ziyarete bana daha sık geliyor, Aylayı çağırmak zorunda kalıyor.

Alya Hanım diline düşürdü beni: Sen torunlarına sahip çıkmıyorsun! Sabah akşam kahkahalarla ortalığı inletiyorsunuz! Sanki başka işim yokmuş gibi

Başlarda en çok tuvalet olayından dert yandı. Tuvaletten bana kötü koku geliyor! dedi. Canım, orada yıllardır duruyor, yeni mi fark ettin? dedim. Sen o kadar paraya göz merceğini sigortadan taktırdın, beleş işten hayır gelmez!

Benim göz merceklerime dokunma! diye böğürdü yine. Gözlerinin üstünde olmayan gözlükle bakıyor, sanki hâlâ kimleri gözetlediğini bilmiyoruz! Ben sana yılbaşında dudak toplama makinesi alacağım! dedim deli gibi.

O da Sen kendine alsan ya, senin dudakların artık makineye gelmez oldu! derken, genel olarak şamata. Mehmete anlattım, sağ olsun o işi ben hallederim, yeni tuvaleti eve kursunlar! dedi. Oğlum ile kızım ellerini taşın altına koydu, tuvaleti eve yaptırdılar. Mehmet de eski çukuru toprakla doldurdu, Ayla Hanımın şikâyeti son buldu.

Bu da yetmedi. Şimdi de bizim torunlar, Ayla Hanımın bahçesine uzanan armut dalından meyve koparmış sözde. Tam yaz ortası. Onlar sandı ki ağaç bizim! dedim. Kız, tavuklarının hepsi benim bahçemdeydi geçen gün, bir şey demedim! dedim.

Ayla Hanım hemen: Tavuk dediğin akılsızdır. Ama çocuk dediğin terbiyeli yetiştirir, sen de kimle gülüşüp duruyorsun bak, biraz çocuklarını düşün! Yani, lafı hep dönüp dolaştırıp Mehmete getiriyor…

Her defasında sorun bitmez. Torunlara fırça attık. Neyse armut mevsimi de geçti: Rahatlasın dedim ama nerde! Bu sefer de dallar kırılmış. Gittim, gözümle bakıyorum, kırık dökük dal yok.

Mehmet devreye girdi: Bak, bunlar senin bahçende, kes istediğin gibi! Ama ben korkuyorum kadından, başıma dert açacak diye. Korkma, ben yanındayım! dedi Mehmet. Ve gerçekten dalları kestik, Ayla Hanım sustu.

Bu defa, ters döndü, benim şikayetim başladı! Onun tavukları bizim saksıları, domates tarlasını mahvetti! Geçen yıl böyle değildi; bu sene başka cins getirdi. Tavuk dediğin ne anlar, kazıdı mı her şeyi çıkarıyor! Kaç defa söyledim: Teyze, tavuklarını bahçenden çıkarma! O ise bana imalı şekilde, ne yaparsan yap der gibi gülümsüyor.

Bir ara aklımı kaybettim; İki tavuğu yakalayıp dolma yapsam kim ne bilecek? dedim içimden ama yok, ben ona kıyamam! Neyse, Mehmet teknoloji meraklısı ya, internetten bir yöntem buldu: Gece sen bahçeye yumurta diz, sabah topla, sanki tavukların işi gibi. Yaptık valla! Sabah topladığım yumurtaları görünce Ayla Hanımın beti benzi attı. Bir daha tavuğu bahçeme sokmadı!

Eh, dedim, şimdi barışırız! Yok, Ayla Hanım çabuk kızar. Bu sefer de mutfaktan yayılan yemek kokusundan şikayetçi. Akşam akşam et kokusu yayılıyor! Belki ben et yemiyorum, milletin midesine zulüm! Hatta, bir gün gazetede mangal yasası diye uydurma bir haberden bile bahsetti!

Bir yere kadar sabrettim, ama sabrım tükendi. Mehmet’le otururken Acaba Aylayı bilim insanlarına mı teslim etsek? Kadın beni mahvedecek! dedim. O da Daha neler, ona fırsat vermem! dedi, aklına başka bir oyun getirdi.

İki gün sonra, kapıdan Mehmet’in Fadime, Fadime, evden çık! diye seslendiğini duydum. Elinde eski mopediyle gelmişti, tamir etmiş. Bu kadar üzülmemin sebebi mopedin bozuk olmasıydı dedi. Haydi genç kız, çıkar, köy yolunda dolaşalım, gençlik yıllarımızı yad edelim!

Ben de razı oldum. Malum, şimdi yaşlılık hâlâ gençliğe sayılır. Haydi Fadime dedim, atla mopedin arkasına!

Sonunda hikâye mutlu bitti: Mehmet Kozyiğit bana evlenme teklif etti. Puzzle tamamlandı, ben de taşındım, yeni bir hayata başladık.

Ayla Hanım ise yalnız, öfkeli ve tombul olarak kaldı. Belki yine kıskanacak bir şey bulur kendine. Ama artık kimseyle didişecek kimsesi yok, bütün hırçınlığı iç dünyasında kalacak. E kolay gelsin o zaman! Hayat bazen köy türküsü gibi Ne bekliyorsunuz, köyde yaşamak da böyle işte!

Yine de, onca uğraşı tuvalet için boşunaymışYazın bağbozumu geldiğinde, bizim köyde akşamüzeri serinliği kıymetli olurdu. Mehmetin mopedinde rüzgârı yüzümde hissederek geçtik dar patikadan, çocuklar gibi kahkahalar attık. Dönüşte sokak lambalarının altında durduk; ben sustum, Mehmetin yüzüne baktım, yılların çizgileri arasında çocukluğumun neşesini buldum.

Köy meydanından geçerken Ayla Hanım pencerenin ardında belirdi; perdenin tülünü aralayıp bakıyordu. Göz göze geldik, o an eski kavgalar, laf atışmalarının hiçbiri kalmadı içimde. Sadece bir teşekkür gönderdim ona, usulca başımla selam verip yoluma devam ettim. Belki bazen yaramaz komşu dediğimiz insanlar hayatımıza tuz biber katmak için vardır.

O günden sonra köyde her şey dinginleşti. Torunlar coşkuyla armut topladı, tavuklar kendi bahçelerinde şakalaştı. Ben, Fadime, her sabah nazar boncuğuma bir selam, yukarıya bir dua gönderdim; şükrettim, gülümsedim.

Ve bir daha arkamdan laf atan, göz merceklerini öne süren olmadı. Sadece akşamları, köy yolu sessizleşirken, Mehmetle gençliğimizi, dostluğumuzu ve hayatın acı tatlı oyunlarını konuşmaya, birbirimizin gözlerine umutla bakmaya devam ettik.

Meğer köyün gerçek huzuru, biraz gülüş, biraz kavga, biraz da affetmeyle gelirmiş Her şey ne güzel oldu, sonunda ben de bunu anladım.

Rate article
Lifequest
Huysuz Komşu Kadın – “Benim gözlerime laf etme!” diye bağırdı eski arkadaş. – “Sen önce kendi gözlerine bak! Sanma ki kime baktığını görmüyorum!” – “Sen bana kıskanıyor musun yoksa?” diye şaşırdı Tamara Hanım. – “Bak bak, kime göz diktin! Yeni yıla sana hediye alıyorum: dudak toplama makinesi sana lazım!” – “Benim ne eksiğim var? Sen kendinde tut, belki seninkilere de makine yetmiyordur ha?” diye karşılık verdi Lütfiye. Yaşlı Toma yataktan kalktı, ikonaların önüne geçip dua etmeye başladı… Toma Hanım’ın hayatında iki dert vardı: Biri komşusu Lütfiye, diğeri de torunlarıydı. Torunlara söz geçmiyordu, ama asıl dert Lütfiye’ydi! Üstelik Toma Hanım’ın eski okul arkadaşı, köyün meşhur emekli motorcusu Petek de vardı; yıllar önce üçü arkadaşken, şimdi Lütfiye ondan nefret ediyordu. Lütfiye gitgide daha kıskanç, daha aksi, daha lafçı olmuştu. Hiçbir şey memnun etmiyordu; ne bahçedeki tuvalet, ne torunların oynadığı armut ağacı, ne de tavuklar sorun olmadan kalmıyordu. Komşuluk savaşları mahallede dilden dile dolaşıyordu; ama sonunda Toma Hanım, yıllar sonra mutluluğu eski dostu Petek’te buldu ve yeni bir hayata yelken açtı… Peki ya Lütfiye? Kıskançlığıyla, öfkesiyle ve yalnızlığıyla baş başa kalınca işin rengi değişti… Eee, köyde hayat böyle akıp gider işte – tuvalet kavgası boşunaymış meğer!