10Mart, Perşembe
Bugün marketteki olay hâlâ kafamı kurcalıyor. Kendi gözlerimle gördüğüm o sarı üniformalı yüz hâlâ aklımdan çıkmıyor. O, bizim apartmanımızın mahalle polis memuru Ahmet Yılmazdı. Yanında market güvenlik görevlisi ve müdürü, uzun dalgalı saçlarıyla sakin fakat kararlı bakışlı bir kadın, Müdür Hanım, duruyordu.
Efendim, durun! diye seslendirdi Ahmet, ses tonu sert ama dengeliydi. Mağazada iki şikayet aldık. Hanımefendi, bir şeyiniz var mı?
Başımı salladım; hâlâ iyiyim diyemedim. Dizlerim titredi, ekmek paketinin rafına yaslandım. Ahmet bir adım daha yaklaştı, ellerini teatral bir şekilde kaldırdı.
Vay canına, dram sahnesi bu! diye bağırdı. Herkes kurbanı korumaya koşuyor! Ama hiç kimse ekmekleri düşürdüğünü görmedi mi? Ben sadece
Yeter! diye kesti Ahmet. Yeterince dinledik.
Solumda, her şeyi gören o anne, çocuğu ve elindeki ışıldayan telefonla oturuyordu. Kayıt edilmek istemiyordum ama birden fark ettim ki bu belki de beni kurtaracak tek şey olabilir. Birkaç saniye video, birkaç kelime… artık geri dönülmez bir delil.
Sil hemen! diye bağırdı kadın, ona doğru koşarken.
Güvenlik görevlisi bir adım geriye atarak onu durdurdu, yolunu kapattı. Müdür Hanım derin bir nefes aldı.
Efendim, mağazadan çıkın ya da başka bir devriye çağıracağım. Hanımefendi hamile, bu bir şaka değil.
Elleri karnıma bastım. İçimdeki bebek bir korkmuş kuş gibi çırpınıyordu. Korkma, anne seni koruyacak demek istedim ama sesim çıkmadı. Sadece o adamı izledim; o an için evli olduğum adamı değil, beni aşağılayan bir yabancıyı gördüm.
Her şeyinizi ayarladınız! diye fısıldadı Ahmet. Polis komşunuz, telefonlu kadın Sonra ne? Sahte bir ambulans mı?
Aniden bıçak gibi bir acı hissettim; ikiye katlandım. Su Ahmet ağrıyor diye mırıldandım.
Ambulans! diye bağırdı Müdür Hanım, tezgahın altındaki düğmeye bastı. Oturun, sakin olun, benimle birlikte nefes alın derin bir nefes
Ahmetin yüzü değişti, bir an dondu, sonra iki adım geri çekildi, bir adım daha.
Bu oyuna katılmam, diye homurdandı. Ben gidiyorum.
Ani bir dönüşle alışveriş arabasını itti, güvenlik görevlisi kapıya kadar eşlik etti. Ahmet yanımda diz çöktü, omuzlarıma ellerini koydu, kulağıma sessizce fısıldadı:
Rahat ol. Buradayım. Seni yalnız bırakmayacağım.
Ağlamaya başladım, sessizce. Birkaç dakika sonra siren sesleri ve ambulansın çarklarının gıcırtısı duyuldu. Utanç, korku ve bir rahatlama karışımı içimde dalgalandı. Kendi kendime tekrar ettim: Buraya düşme. Şimdi değil.
İstanbuldaki Şişli Devlet Hastanesi Acil Servisi. Bembeyaz bir ışık odayı doldurdu. Oradaki hemşire, yaşlı gözlü ve şefkatli, adını Hatice koymuşlardı; omzuma hafif bir dokunuş yaptı.
Yalan kasılmalar, BrextonHicks sendromu gibi bir şey, dedi sakin bir sesle. Vücudun stresle hazırlanıyor ama bu durum senin ve bebeğin için iyi değil.
Başımı salladım, ellerim çarşafı sıkıca tutuyordu. Ahmet hâlâ duvarda duruyordu. Gözlerimiz buluştuğunda sadece Nefes al demekle yetindim.
Birini arayalım mı? diye sordu Hatice. Anne, arkadaş eş?
Gözlerimi kapattım. Eş kelimesi içimi deldi. Evlenmemiştik. O, hep İşlerimi hallederim, para harcamam derdi. Her bir sözü kulaklarımda çınlayarak soğuk bir çan gibi çaldı.
Hayır, diye fısıldadım. Gelmesini istemiyorum.
Tamam, dedi Hatice, yumuşak bir sesle. Senin kararın. On dakikada tekrar geleceğim. Ağlarsan ağla. Ücretsiz.
Gözyaşlarım içinde bir gülümseme belirdi. Ahmet sandalyesini çekip yanımda oturdu.
Su? diye sordu.
Büyük bir kız gibi hissetmek istiyorum, dedim sessizce.
O zaman bir çizgi çiz. Küçük bir şikayet. Hayır. Kapalı bir kapı.
Şaşkınlıkla baktım ona.
Şikayet
Şahitler var, diye onayladı Ahmet. Video var. Bu intikam değil. Sadece ekmek almaktan korkmaman için.
Bir kez daha ağladım; bu sefer gözyaşlarım iyileştirici bir dokunuştu. On dakikadan sonra Hatice geri döndü, nefes aldığımda huzurlu hissettim.
Birkaç saat gözlem altında kalacaksınız, dedi. Bir şey isterseniz getireyim mi?
Tam buğday ekmeği, diye cevap verdim, gülümseyerek.
Akşam evdeydim, yalnız. Telefon çalmaya devam ediyordu:
Neredeysin?
Üzgünüm, sinirlendim.
Polise bağırmak aklına geliyor mu?
Yanıt ver!
Lütfen cevap ver!
Sesi kapattım, karnıma dokundum ve fısıldadım: Öğreneceğim.
Sabah 10da bölge poliklinikindeydim. Ahmet yoktu, yerine meslektaşı geldi. Küçük bir oda, kahve ve kağıt kokusu. Her şeyi anlattım, sadece gerçekleri yazdım. Çıktığımda ellerim ıslaktı, dışarıdaki hava ise hafiflemişti.
Öğleden sonra çantamı topladım: belgeler, iki elbise, gece kolları, annemin fotoğrafı. Anahtarları masanın üzerine bıraktım, yanına bir not:
Gelme. Şikayet verdim. Beni ararsan polis seni bulur.
Bir tehdit değil, bir sınırdı.
Komşu dairedeki yaşlı teyze, Maria Hanım, kapıyı çabucak açtı.
Kısa bir süre kalabilir miyim? diye sordum.
Tabii ki, canım, dedi, çaydanlığı koyup bir battaniye getirdi, karnıma baktı ve hafifçe ekledi: Utanma, olsun.
Artık utanmıyordum.
Üç ay geçti. Marmara semtinde küçük bir daire kiraladım. Bir öğleden sonra mağaza müdürü, Bayan Derya, çantasını masaya bıraktı; içinde bez, ıslak mendiller ve kırmızı kurdeleli tam buğday ekmeği vardı.
Bir başkası, telefonlu kadın İrem, geldi; videonun polise teslim edildiğini ve gerektiğinde tanıklık edeceğini söyledi. Ben İrem, dedi, ikimiz de aynı fırtınayı atlatmış iki kadın gibi gülümsedik.
O adam hâlâ geri dönmek istiyordu. Mesajlar, çiçekler, bir kez köşede beklediğini gördüm. Ancak sınır koyulmuştu: bir önlem kararı, ardından uzatılmış bir karar. Kaybolmadı, ama artık yaklaşamıyordu.
Aralık ayında, karla kaplı bir sabah, dünyanın en küçük ve en güçlü varlığına kız çocuğuma gözlerimle baktım. Hızlı bir doğum, güçlü bir çığlık, ışığa kızgın bakış. Hatice yorgun bir gülümsemeyle:
Güçlü, dedi. Sağlıklı ve uzun ömürlü olsun.
Başımı ona öptüm; süt ve taze ekmek kokusu yükseldi. Biraz sonra Ahmet geldi; çiçek değil, bebek ceketleri ve bir not:
İlk yürüyüşler için. İhtiyacın olursa çal, yoksa sadece sık sık yürüt.
İlk haftalar zor ama gerçekti. Uykusuz geceler, bebek ağlamaları, yorgunluk ve sevinç. Küçük zaferler mucize gibi geldi: göğsümde uyurken, parkta gezdirirken, ekmek seçerken korkusuzca.
Bir cumartesi sabahı, ona bir şeyler verdikten sonra arabasına koydum ve dışarı çıktım. Hava kışın ve bacaların dumanı vardı. Bina önünde Maria Hanım halı gibi bir kilim serdi.
Kızın adı ne? diye sordu.
Ana, diye cevapladım.
Güzel bir isim, dedi, gülümseyerek. Size şans diliyorum.
Durup, köşedeki markete baktım; aynıydı, ama artık farklıydı. Arabalar itiliyor, çocuklar çikolata istiyor. Dünya aynı akışta devam ediyor.
Telefonum bir mesajla çaldı: Onu görmek istiyorum.
Ekrana baktığımda ilk kez korku hissetmedim. Ne öfke, ne de kızgınlık; sadece bir dinginlik. Avukatımla konuşun. Sessizliği seçtim, diye cevap verdim.
Arabayı iterek ilerledim. Ana bir ses çıkardı, bir güvercin gibi. Fırına yaklaştığımda taze ekmek kokusu sardı beni. O gün, Ahmetin gözleri, Haticenin elleri, Maria Hanımın sıcaklığı aklıma geldi.
Öğreneceğim, diye fısıldadım kızımı. Her gün bir çizgi. Bir hayır. Ve bir evet ikimiz için.
Fırından iki tam buğday ekmeği aldım, ellerimde iki sıcak ışık gibi tuttum. Çıkınca, güneş ışığı Ananın gözbebeklerinde parladı. Durdum, ona baktım. Huzurluydu.
Ben de aynı huzurdaydım.
Nihayet.




