Babamı Huzurevine Vermek
Bugün, hayatımda belki de en zor kararı verdim. İçimde kopan fırtınalarla baş etmeye çalışırken, babam yine o bildik öfkesiyle odada yankılandı. Ne diyorsun sen Neslihan? Hangi huzurevi? Ben bu evden bir yere gitmem! diye bağırdı ve tuttuğu kupayı kafama doğru fırlattı. Yıllardır alıştığım şekilde hızlıca eğildim, bana zarar veremedi ama içimde bıraktığı acılar eskisinden de büyüktü.
Bunun böyle gitmeyeceğinin farkındaydım. Er ya da geç, bana türlü zararlar vermenin bir yolunu bulacaktı ve ben nereden geleceğini bilmeyecektim. Onu huzurevine yatırmak için evrak işleriyle uğraşırken içimi sadece vicdan azabı kapladı. Oysa geçmişte bana ettiği onca kötülüğü düşündüğümde, ona şu an gösterdiğim çaba fazlaydı, hatta gereksizdi bile.
Babam arabaya binerken, bağırıp çağırıyor, elinden geldiğince tekmeliyor, bizi lanetliyordu. Bir bakıma, bu da onunla son büyük mücadelesiydi sanırım.
Pencereden uzaklaşan arabayı izlerken geçmişe gittim. Benim hayatımda da, tıpkı bugün olduğu gibi, her şeyi değiştirecek bir ayrılık daha yaşanmıştı. Ama o zaman küçücük bir çocuktum, hayatın bundan sonra bana neler getireceğini kestiremiyordum.
Ben ailenin tek çocuğuydum. Annem zaten bir daha çocuk yapmaya cesaret edememişti, çünkü babam eve ve evdeki herkese cehennemi yaşatan bir adamdı. Annemin gözünde hiçbir zaman sevgi, huzur göremedim. Babam, Haluk Bey, ben doğduğumda kırklı yaşlarının epey üzerindeydi. Onun için evlilik bir kariyer tırmanışıydı; ne büyük bir aşk, ne de çocuk istemek vardı planlarında. Hep kendini daha fazla seven, başkalarına karşı hep mesafeli biriydi. Evliliği sadece toplumda saygın bir pozisyona ulaşmak, örnek bir aile babası imajı çizmek içindi. Anneannemle dedemin de fabrikada işçi olması, annemin gençliği ve gösterişsizliği, babam ve ailesi için biçilmiş kaftandı. Kimse annemin fikrini sormadan yapılan, gösterişli ama samimiyetsiz bir düğün oldu. Annemin ailesi ise, onlar bizim dengimiz değil, denilerek düğüne bile çağrılmadan dışarıda bırakıldı.
Evlilikten kısa süre sonra annem babamın evine taşındı. Ona, bir devlet memuru eşi nasıl olunur diye öğretmesi için özel olarak bir kadın tutulmuştu. Etiketten, konuşma üslubundan, görmediğini görmemekten, kısacası her anlamda kontrol altında tutulmaktan başka bir amaç yoktu.
Babam her akşam eve geldiğinde şöyle sorardı: Ne yaptın bakalım bugün?
Annem usulca Her şey yolunda, yemek adabını öğreniyorum, ayrıca İngilizce derslerine başladım, derdi. Babam ise her zaman bir açık bulmaya çalışırdı. Eee, ev kimden sorulacak? Yemeği kim yaptı, temizlik kimde? Annem, Hepsini ben hallettim, hafta menüsünü de aşçıyla birlikte hazırladık, derdi her seferinde. Yine de babam kolay kolay memnun olmazdı. Elini, yüzünü temiz tut, pasaklı gibi dolaşma. Hak edersen şoför de tutarım, hizmetçi de, ama hak ettiğin gün gelir tabii Yine de, annem her ne kadar çabalasa da, evde huzur kısa sürdü.
Babam çoğu zaman gece geç saatlerde eve geri döner, sinirini annemden çıkarırdı. Ona karşılık verecek ne gücü, ne de gidecek yeri vardı annemin. Evliliğin ilk ayında bile annemi dövdü; öyle sebepsiz yere, evin kimden sorulacağını bilsin diye. Sonra bu, alışkanlık halini aldı. Annemi öyle bir döverdi ki, iz kalmazdı. Annem, vücudundaki morlukları dikkatlice gizler, arkadaşlarına ve misafirlere gülümserdi.
Bir yıl geçti, babamın arkadaşları Haluk Bey, bu genç eş neden hâlâ hamile değil? Sende mi, eşinde mi sorun var? Git doktora göster, diye laf etmeye başladı. Neslihan hala okuyor, çocuk düşünmedik, deyince, Kadının okuması neymiş, işi evi, çocuğu ve eşi. Bıraksın okusunu, en kısa zamanda muayeneye gönder, dediler. Ve annemin hayatı tam anlamıyla işkenceye dönüştü. Sürekli doktor doktor gezdirildi. Bu sırada babam ona bir daha el kaldırmadı, zira doktorlar görmesin diye.
Aylar geçti, annemde hiçbir sorun çıkmadı. Sonunda bir doktor babama da muayene olması gerektiğini önce üstü kapalı, sonra açıkça söyledi. Babam ise gocundu, doktoru işinden attırmakla tehdit etti. Sonunda, bir dizi testten sonra, sorun babamda çıktı. Doktorlar baba olma ihtimaliniz düşük dedi. Babam kendine ve dünyaya daha çok öfkelendi.
Bir süre sonra, kendine yeni bir sevgili buldu. Anneme daha az ilgi gösterse de, onun için sorun olmadı. Aradan iki buçuk yıl daha geçti ve sonunda annem hamile kaldı. Ben, Neslihan, babama tıpatıp benzeyen bir kız olarak doğdum. Ne var ki o, bana hiç sevgiyle yaklaşmadı. Annem ve bakıcı bana bakıyordu; babamın ise ilgilendiği yoktu.
Zamanla babam bana karşı daha da sabırsızlaştı, ilk defa beş yaşımda bana tokat attı. O gün, bir şey istemiş, ısrar ediyordum. Önemli bir toplantıdan sinirle döndüğü için öfkesini benden çıkardı. Bir daha ona karşı sesimi yükseltmedim. Sonrası daha beter oldu; babam sık sık küfreder, azarlardı. Misafirler varken bile bana aşağılayıcı sözler söyler, misafirlerin yanında mahcup olmama aldırmazdı.
Bazen babamın arkadaşlarından biri, Haluk Bey, Neslihanın kemancı olduğunu duydum! Bizim için bir şeyler çalmaz mı? derdi. Babam ise Hangi kemancı? Daha doğru dürüst tutmasını bilmiyor! Dinlemek istiyorsan, buyur dinle, ama ben olsam kulaklarımı tıkarım. Neslihan, duymadın mı? Git kemanını al da misafirlere çal bakalım! diye bağırırdı. Utançtan kızararak kemanımı alır, titreyerek çalardım; babamı kızdırmak daha korkunçtu çünkü.
O günden sonra, halka açık hiç çalamadım. Keman, hayatımda bir daha elime aldığım bir şey olmadı; sanatçı olma hayalim de mezun olduğum müzik okulunda kaldı.
Çocukken hep kitaplarda mutlu aile fotoğraflarına bakar, Acaba herkesin ailesi benimki gibi mi? diye düşünürdüm. Ben niye bir tiranın kızı oldum, anlamıyordum.
Annem bana asla örnek olamadı; sevgisizliğinde ve boyun eğmişliğinde artık bana güç de veremiyordu. On üç yaşımda bir trafik kazasında öldü. Resmiyette kaza, ama gerçekte neye kurban gittiğini hâlâ bilmiyorum. Annemi kaybettikten sonra dünyam daha da karardı, içime kapandım.
Okulu bitirince, babam hangi bölümü isterse o bölüme girdim, bu da babamın benimle ilgili verdiği son karardı. Babam yaşlandıkça işinde gücünde düşüş başladı, itibarını kaybetti, malını mülkünü elden çıkardı. Büyük kısmını, işlediği suçlardan yırtabilmek için kaybetti. Soruşturmadan sessizce emekli olup tek başına yazlığa yerleşti. Ben onunla hiç görüşmedim, daralmış hayatında benimle dertleşecek hali de yoktu.
Yalnız kalan babam, bütün zehrini ve öfkesini artık çevresindekilere saçamaz hale gelince giderek akıl sağlığını kaybetti. Komşuları beni aramaya başladı, Babanız pek iyi değil, dediler. Zor da olsa, onu yanıma almaya karar verdim.
Bana eziyet etmeye başlayınca bir nebze rahatladı sanki. Her gün olay çıkarıyor, bağırıyor, her şeyi dağıtıyor, bana hakaret ediyordu. En sonunda, cezalı gibi onu bir odaya kilitleyip, orayı oyun sahasına çevirdim. Ama bu da çare olmadı. Babamın davranışları giderek daha tuhaflaştı, doktorlar demans başladığını söyledi.
Ve ben, o güne kadar hep yalnızlığımı seçmiş biri olarak, babamı bir huzurevine teslim etmeye mecbur kaldım. Hayatım boyunca güven problemi yaşadım, insanlara yaklaşmaktan çekindim, kimseye kolayca güvenemedim. Evlenmedim, çocuk sahibi olmadım. İş yerinde dahi yalnızlığıma çekildim. Babamı huzurevine vermek bana utanç verdi, günlerce kendimi sorguladım.
Onu yanımda tutmak sağlığım için tehlikeliydi, babam artık kendini bile hatırlamıyordu ama bana duyduğu öfke hiç sönmemişti.
En iyi huzurevi için bütün şehri dolaştım, en uygununu bulduğumda ise ayda neredeyse bütün maaşımı oraya vermek zorunda kaldım. Gece gündüz ek iş yaptım, yoksa masrafları karşılayamazdım.
Babamı huzurevine bıraktıktan sonra, birkaç gün kendime gelemedim. Yıllar önce annemle kaçtığımız günü hatırladım; annem bir daha geri dönmüştü, sonra da ölmüştü. Ben de şimdi babamı bırakıp geri dönmüştüm, içimde babama karşı acıma ve suçluluk duygusundan başka hiçbir şey kalmamıştı.
Ailemden bana miras kalan en ağır şey, vicdan azabıydı. Ve o yükle her sabah uyanmak, her gece uykuya dalmak beni yavaşça yıpratıyordu. Sağlığım artık alarm veriyor; ruhum gibi bedenim de isyan ediyor galibaAma o sabaha, ilk defa başucumda asılı duran keman kılıfına gözüm takıldı. Tozlu, unutulmuş, hayatımda bir keşke gibi duruyordu. Öylesine, yıllar sonra ilk defa fermuarını açtım, parmaklarım ürkekçe tellerin üzerinde gezindi. Bir anda, belleğimin derinlerinde biriken korkular, utançlar ve hüzünler yükseldi, keman yayının dokunuşuyla ince bir ezgiye dönüştü.
O anda fark ettim ki, yıllardır taşıdığım yükler aslında bana ait değildi; onlar babamın ve geçmişimin gölgesiydi. Titreyen parmaklarımın arasından usulca dökülen o melodide, annemin sessiz sevgisini, küçüklüğümün yasını, kendime duyduğum öfke ve şefkati hissettim.
Bir süre sonra, pencereden hafifçe süzülen gün ışığı önce tellerde, ardından gözümdeki yaşlarda parladı. Kendimi affetmek diye bir şey olduğunu, bunun da en çok kendim için önemli olduğunu anladım. Hayatımın büyük kısmı bir tiranın kızı olarak geçti ama artık hikayenin neresinde olduğumu seçebilirdim. Tüm acılara, acımasız miraslara ve kayıplara rağmen, içimde yeniden filizlenen bir yaşam vardı.
O sabah, hayatımda ilk kez kemanımı omzuma aldım ve penceremi ardına kadar açtım. İçimdeki fırtınayı hafifletmek için kendi kendime çaldım. Yıllar sonra o melodide, başkalarına değil, sadece kendime seslendim. Her bir nota, kimliğime, hatalarıma ve yaralarıma dokundu; bana ait bir başlangıca dönüştü.
Ve işte o an, yüklerimin az da olsa hafiflediğini, içimde yeni bir yolun açıldığını hissettim. Belki bir gün sevebileceğim, güvenebileceğim insanlara, yeni müziklere ve daha huzurlu sabahlara yer açabilecektim.
Kemanın sesi evimde dolanırken, ilk defa aile mirasımı karanlıkla değil, umutla taşıyabileceğime inandım. Bazen ayrılık, en büyük bağışlamadır kendimize. Ve bazen, bir melodinin başladığı yerde, hayat yeniden mümkündür.




