Burası Senin Yuvan Değil Alina, çocukluğundan beri içinde büyüdüğü evi hüzünle seyrediyordu. On sekiz yaşında, hayata dair umutlarını büsbütün yitirmişti. Kader ona neden bu kadar acımasız davranıyordu? Babaannesi vefat etmiş, üniversiteye ise yan sıradaki kız yüzünden giremiyordu. O kız bütün cevaplarını ondan kopyalamış, ilk odaya gidip sınav kâğıdını teslim ederken gözetmene bir şeyler fısıldamış ve gözetmen Alina’nın cevaplarını istemişti. Sonra da Alina’yı, kopya çektiği gerekçesiyle sınavdan atmıştı. Herhangi bir şey ispatlayamamıştı. Meğer o kız, kasabanın zenginlerinden birinin kızıymış. Böylelerine karşı kim baş edebilirdi ki? Bunca talihsizlikten sonra, hayatına bir anda annesi, iki öz kardeşi ve annenin yeni kocası çıkıp gelmişti. Onlar bunca yıldır neredeydi? Alina’yı babaannesi büyütmüştü, annesi ise hayatında dört yaşına kadar anca vardı. O dönemden ise aklında hiç güzel bir anı kalmamıştı. Babası işteyken, annesi onu yalnız bırakıp gezmeye gider, evlendikten sonra bile “daha iyi bir adam” arayışını hiç gizlemezdi. Alina’nın babası ansızın vefat ettiğinde de tavrı değişmemişti. Dul kalan Tamara fazla üzülmeden, eşyalarını toplayıp dört yaşındaki kızını anne evinin kapısına bırakıp, eski eşinden kalan daireyi satıp nereye gittiği belli olmadan kaybolmuştu. Babaannesi Raziye Hanım, vicdanına seslenmekten vazgeçmemişti. Tamara zaman zaman uğrasa da, Alina ile ilgilendiği yoktu. Bir seferinde, yedi yaşındaki Sviatoslav’ı da yanında getirmiş ve annesine evi kendi üstüne devretmesini dayatmıştı. — Hayır Tamara! Hiçbir şey alamazsın, — diye diretti annesi. — Ölsen de sonunda zaten benim olacak! — diye acımasızca karşılık verdi Tamara, Alina’ya sinirle bakıp kapıyı çarpıp çıkarken. — Her gelişinde neden kavga ediyorsunuz? — diye sormuştu Alina o sefer babaannesine. — Çünkü annen tam bir bencil! Kötü yetiştirdim onu! Daha fazla dövmeliydim! — diye sinirlenmişti Raziye Hanım. Babaannesi ansızın hastalandı. Hiç sağlık sorunundan yakınmazdı, ama bir gün Alina okuldan döndüğünde onu iş yapmadan sandalyede otururken buldu. Daha önce böylesine işsiz oturduğuna hiç şahit olmamıştı. — Bir şey mi oldu? — diye sordu Alina. — Hiç iyi değilim… Ambulansı ara Alinacığım… — dedi sakin bir sesle. Sonrası hastane, serumlar, ölüm… En son Raziye Hanım yoğun bakımda yattı, ziyaret yasaktı. Sevgili insanı için endişeden deliren Alina, annesini aradı. Önce gelmek istemedi annesi, ama Alina durumu anlatınca ancak cenazeye yetişebildi. Üç gün sonra da Alina’nın gözünün önünde vasiyetnamesini gösterdi: — Artık bu ev bana ve oğullarıma ait! Yakında Oğuz da gelecek. Senin onunla aranın iyi olmadığını biliyorum. O yüzden bir süre halan Gül’ün yanında kal, anlaştık mı? Annesinin sesi soğuktu, sanki Raziye Hanım’ın ölümüne seviniyordu; artık mirasçı oydu! Alina, yasın ağırlığıyla annesine karşı çıkamıyordu. Ayrıca vasiyette her şey net yazıyordu. Böylece bir süre halası Gül’ün yanında kaldı—babadan akraba. Fakat Halası eğlencesever, evinde sürekli gürültülü misafirler vardı ve Alina orada huzursuz oluyordu. Üstelik bazıları Alina’yı rahatsız edecek şekilde davranmaya başlayınca, genç kız ürkmüştü. Tüm bunları erkek arkadaşı Poyraz’a anlatınca, beklediğinden farklı bir tepki aldı: — Yaşlı adamların sana bakmasına, elini kolunu uzatmasına müsaade etmem! — deyip kararlı bir şekilde ekledi: — Bugün babamla konuşuyorum. Kenarda bir dairemiz var, üniversiteyi kazanınca bana vereceklerdi. Sözlerini tuttum, şimdi sıra onlarda. — Benimle ne ilgisi var ki? — diye şaşırdı Alina. — Nasıl olmasın? İkimiz birlikte orada yaşayacağız! — Ailen buna izin verir mi peki? — Artık başka çareleri yok! Bugün sana resmen evlenme teklifi ediyorum: Benimle aynı evde yaşar, karım olur musun? Alina neredeyse sevinçten ağlayacaktı: — Tabii ki evet! Evlenme hazırlıklarını duyan halası sevindi, annesi ise sinirden dişlerini sıktı: — Vay be! Evleniyorsun yani? Üniversiteye giremedin, böyle çözüleceğini sandın! Para vermem sana, bilmiş ol! Bu ev de benim! Sen hiçbir şey alamayacaksın! Annesinin bu sözleri Alina’yı yaraladı. Poyraz, onun ağlamasından ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ağlayan nişanlısını kendi evine götürdü, anne ve babası Alina’yı teselli etmeye çalıştı. Poyraz’ın babası, Ender Bey, olan biteni dikkatle dinledi: — Zavallı kızım! Ne biçim kadınmış bu! — dedi Poyraz’ın annesi, Tamara’nın sözlerini duyunca. — Ben başka bir şeyi merak ettim… — diye düşünceli konuştu Ender Bey. — Neden bu kadın ev konusu açılınca bu kadar saldırganlaşıyor, üstelik elinde vasiyetname de var, sürekli seni evden çıkarmaya çalışıyor? — Bilmiyorum… — diye ağladı Alina. — Annem, babaannem ne zaman gelse ev yüzünden tartıştı. Önce satmasını, sonra da üstüne devretmesini istedi. Babaannem ise, ‘Öyle olursa sokakta kalırız’ derdi. — Garip… Peki babaannenden sonra notere başvurdun mu? — Hayır, neden? — Miras hakkını kabul etmek için. — Ama annem varis. Ben sadece torunum. Hem annemin elinde vasiyetname var. — O işler o kadar basit değil, — dedi Ender Bey. — Pazartesi notere beraber gideceğiz. Ama şimdi dinlen biraz. O arada annesi Alina’ya bazı belgeler getirmeye gelip imzalamasını istedi. Ancak Poyraz araya girdi: — Hiçbir şey imzalamayacak! — Sen kimsin? O yetişkin bir kız, kendi karar verir! — diye azarladı Tamara. — Ben onun nişanlısıyım ve bu belgeler ona zarar verebilir. Alina hiçbir şeye imza atmayacak. Tamara sinir krizi geçirdi, ama istediğini elde edemedi. Olay Ender Bey’in kuşkularını artırdı. Birkaç gün sonra, söz verdikleri gibi notere gittiler: — Ne söylüyorsa dikkatlice dinle, ama imzalamadan önce iyice oku! — dedi Ender Bey. Noter, Alina’nın başvurusunu aldı—ve ertesi gün miras dosyasının açıldığını bildirdiler. Raziye Hanım’ın torunu için birikim yaptığı küçük bir hesap olduğu ve Alina’nın bundan habersiz olduğu ortaya çıktı. — Peki ya tapu ne oldu? — diye sordu Ender Bey. — Tapusu uzun zaman önce Alina Hanım adına bağışlanarak devredilmiş. Başka belge yok. — Bağış mı? — diye şaşırdı Alina. — Birkaç yıl önce babaanneniz tarafımıza gelip evin tapusunu size bağışlamış. On sekiz yaşınızı doldurduğunuz için tamamen sizin adınıza. — Peki vasiyetname? — O, yedi yıl önce hazırlanmış, sonrasında iptal edilmiş. Anneniz bunu bilmiyor olabilir. Ev size ait, istediğiniz gibi oturma hakkınız var. Bütün endişeler doğrulandı. — Şimdi ne yapacağız? — dedi Alina. — Ne mi? Annenize evi terk etmesi gerektiğini söylemelisin. — Ama asla kabul etmez! Eşyalarımı topladı, kapıya yığmak üzereydi! — Polis var, merak etme! Alina’nın açıklaması karşısında Tamara çılgına döndü: — Anneye evden attırmak mı istiyorsun ha? Çık git buradan! Benim belgelerim var, bu ev benim! Annem vasiyetnameyle bana bıraktı! — Aynen öyle, hemen defolup gidin yoksa size gününüzü gösteririm! — diye Oğuz da kavgaya girişti. Ama Ender Bey soğukkanlı kalarak: — Şunu bilin ki, tehdit ve kaba kuvvet nedeniyle hapis cezası bile alabilirsiniz, — dedi. — Sen de kimsin, bana nasıl akıl veriyorsun! Bu ev satılacak! Az sonra alıcılar gelecek! — dedi Oğuz. Ama gelenler polis oldu. Durumu öğrendikten sonra yasa dışı olarak evde bulunanların ayrılmasını emrettiler; aksi takdirde cezai işlem uygulanacağını bildirdiler. Tamara ve ailesi öfke içinde ayrılmak zorunda kaldı. Alina, sonunda evine döndü. Poyraz ise onu yalnız bırakmak istemediğinden birlikte taşındı. Haklıydı da. Tamara ve Oğuz, Alina’yı bir süre daha rahat bırakmadı. Raziye Hanım’dan kalan hesabı öğrenince Tamara notere başvurdu ve bir miktar para alabildi. Ama evi asla ele geçiremedi. Sonunda farklı avukatlardan aldığı hukuki görüşten sonra pes etti ve ailesini toplayıp başka bir yere taşındı. Alina bir daha annesiyle görüşmedi. Poyraz’la evlendiler. Sonraki yaz hayalindeki bölüme üniversiteye girdi, üçüncü sınıfta ilk çocuğunu kucağına aldı. Zor zamanda ona destek olan eşine ve ailesine hep minnettar kaldı ve mutlu bir hayat sürdü. Yazan: Odette

Bu Senin Evin Değil

Zehra üzgün bir şekilde, çocukluğundan beri büyüdüğü evi son kez inceledi. On sekiz yaşında olmasına rağmen hayattan umudunu yitirmişti. Kader neden bu kadar acımasızdı ona? Babaannesi vefat etmişti, üniversite sınavını kazanamamıştı; çünkü sınavda yanında oturan kız bütün cevapları Zehradan kopyalamıştı ve cevap kağıdını ilk teslim edip sınav gözetmenine bir şeyler fısıldamıştı. Gözetmen suratını asıp Zehranın cevaplarını istemiş, sonra da onu kopya çekmekle suçlayıp sınavdan atmıştı. Zehra kendini savunamamıştı. Sonradan bu kızın, ilçenin en zengin adamının kızı olduğu ortaya çıktı. Böyle insanlarla baş edebilmek mümkün müydü?

Bunca talihsizliğin üzerine, yıllarca ortada olmayan annesi, iki öz kardeşi ve yeni eşiyle birlikte hayatında belirmişti. Yıllardır neredeydiler? Zehrayı babaannesi büyütmüştü, annesiyle sadece dört yaşına kadar yaşamıştı; o dönemden de güzel anılar hatırlamıyordu. Babası çalışırken annesi Zehrayı evde bırakıp kendi eğlencelerine koşardı. Evli olmasına rağmen, “daha iyi bir adamı hak ediyorum” diyerek yeni arayışlara devam etmiş, babası ani bir şekilde vefat edince de bunu herkesin önünde saklamamıştı.

Dul kalan annesi Sema, fazla üzülmemiş; eşyalarını toparlayıp dört yaşındaki kızını babaannesinin kapısına bırakmış, eski eşinden kalan küçük daireyi satıp bilinmedik bir yere gitmişti. Babaannesi Zeynep Hanım, onun vicdanına seslenmeye çalışsa da boşuna çabalamıştı.

Sema ara ara köye uğrasa da Zehrayı pek umursamamıştı. Bir seferinde, Zehra on iki yaşındayken, yedi yaşındaki Emiri de yanında getirip Zeynep Hanıma evi kendi üstüne yapması için baskı yapmıştı.

Hayır, Sema! Sana hiçbir şey vermem! demişti Zeynep Hanım kararlı bir şekilde.

Nasılsa öldüğünde yine benim olacak! diyerek Zehra’ya öfkeyle bakıp Emiri toplamış ve öfkeyle kapıyı çarpmıştı.

Anne, o geldiğinde neden hep kavga ediyorsunuz? diye sormuştu Zehra.

Çünkü senin annen bencil biri! Ben onu yanlış yetiştirdim, fazla yüz verdim! diye söylenmişti Zeynep Hanım.

Babaannesi ansızın hastalanmıştı. Zehra onu bir gün okuldan dönünce, alışık olduğu gibi iş yaparken değil de, balkonda solgun bir halde otururken bulmuştu. Hiç böyle görmemişti onu.

Bir şey mi oldu? diye endişelenmişti Zehra.

Pek iyi hissetmiyorum, Zehracığım Acil çağırır mısın? demişti babaannesi sakince.

Sonrası hastane, serumlar ve ölüm. Zeynep Hanımın son günlerinde yoğun bakıma kimse alınmıyordu. Zehra korkudan ne yapacağını bilemeyerek annesine haber vermişti. Annesi başta gelmek istememiş, fakat babaanne yoğun bakımdayken mecburen gelmişti. Ancak sadece cenazeye yetişebilmişti. Cenazeden üç gün sonra ise Zehraya vasiyetnameyi gösterip burnunun ucuna dayamıştı:

Bu ev artık bana ve oğullarıma ait! Yakında Yasin de gelecek, biliyorum onunla hiç geçinemiyorsunuz. Bir süre halan Leylada kalacaksın, tamam mı?

Annesinin sesinde hiç acı yoktu, adeta Zeynep Hanımın ölümünden memnun gibiydi, çünkü artık mirasçı oydu.

Zehra, yasın verdiği eziklikle annesine karşı koyamamıştı. Vasiyetnamede her şey açıkça yazıyordu zaten. Bir süre gerçekten halası Leylada yaşamıştı. Ancak Leyla başına buyruk bir kadındı, hâlâ iyi bir koca bulmanın peşindeydi; evde sürekli gürültülü, yarı sarhoş misafirler eksik olmuyordu. Zehra bunlara dayanamamıştı; ayrıca misafirlerden bazıları ona karşı ilgisiz davranınca korkmuştu.

Durumu erkek arkadaşı Batuhanla paylaştığında, Batuhanın tepkisi Zehrayı hem şaşırtmış hem sevindirmişti:

Olacak iş mi, yaşını başını almış adamların sana sarkıntılık yapmasına izin verecek değilim! demişti Batuhan, yaşı onyedi olmasına rağmen, çok kararlı bir şekilde: Bugün babamla konuşacağım. Şehrin dışında bir odalı bir dairemiz var. Babam üniversiteyi kazanınca oraya taşınabilirsin demişti. Ben sözümü tuttum, şimdi sıra onda.

Ama bence bu beni ilgilendiren bir şey değil, diye çekingen cevap vermişti Zehra.

Nasıl olmaz! Orada ikimiz birlikte yaşayacağız!

Senin ailen buna izin verir mi?

İtiraz edemezler! Bugün resmen sana evlenme teklif ediyorum: Benimle aynı evde, aynı hayatı paylaşır mısın?

Zehra mutluluktan ağlamak üzereydi:

Elbette evet!

Düğünü duyan hala sevindi, ama annesi nerdeyse dişlerini sıktı:

Demek evleniyorsun ha? Bak sen! Üniversiteyi başaramadın, başka türlü tutunmak istiyorsun. Sana kuruş vermem, bilesin! Ev de benim! Hiçbir şey alamazsın!

Annesinin bu sözleri Zehrayı çok yaraladı. Batuhan, onun gözyaşları arasında anca ne olduğunu anlayabildi. Ağlayan nişanlısını kendilerine götürdü, anne ve babası Zehrayı teselli edip çay verdiler.

Batuhanın babası Sadık Bey, Zehra’nın başına gelenleri dikkatle dinledi. Son aylarda bu kadar bela kimlerin başına gelirdi ki?

Yazık sana be evladım! Ne biçim kadındır o anne! dedi Batuhanın annesi üzüntüyle.

Ben başka bir şey düşünüyorum, diye Sadık Bey araya girdi. Senin annen bu ev işini niye bu kadar kafaya takıyor, vasiyetname varsa ve seni hep onunla tehdit ediyor?

Bilmiyorum dedi Zehra, gözleri yaşlı. Annem, evi para için babaannemle hep tartıştı, en başında evi satıp parasını istedi, sonra da üstüne yapılmasını. Babaannem ise her defasında reddetti. Evi sana yaparsam, ben ve torunum açıkta kalırız derdi.

Tuhaf bir durum Peki, babaannenin ölümünden sonra notere gittiniz mi?

Hayır, gerek var mı ki? Annem varis zaten, ben sadece torunuyum. Annenin vasiyetnamesi var, gösterdi bana.

O iş öyle değil, dedi Sadık Bey. Pazartesi birlikte notere gideriz. Şimdi dinlenmeye bak.

Görüşmenin ertesi günlerinde Zehra, annesiyle karşılaştı. Annesi, eline bazı evraklar vererek imzalamasını istedi, ancak Batuhan araya girdi:

Hiçbir belge imzalamayacak!

Sen kimsin be? O reşit, kendi kararını verir! dedi sinirli bir şekilde Sema.

Ben onun nişanlısıyım ve ona zarar verebilecek şeyleri onaylamayacağım. Zehra şu anda hiçbir şeye imza atmayacak.

Sema hakaretler savurdu ama istediğini elde edemedi. Bu olay Sadık Bey’in şüphelerini iyice artırdı.

Birkaç gün sonra, Zehra’yı da alıp notere gittiler:

Noterin dediklerini dikkatlice dinle, bir şey imzalamadan önce iyice oku! dedi Sadık Bey.

Noter işini titizlikle yaptı. Zehra’nın başvurusu kabul edildi ve ertesi gün Zehra adına miras işlemi açıldığını öğrendiler. Ayrıca, Zeynep Hanımın Zehra için biriktirdiği küçük bir hesap olduğu da ortaya çıktı. Zehranın bundan haberi yoktu.

Peki, ev ne oldu? diye sordu Sadık Bey.

Ev için yıllar öncesinden Zehra Hanıma tapuda bağış yapılmış. Başka belge yok.

Ne yani, hibe mi? diye şaşırdı Zehra.

Babaanneniz birkaç yıl önce evinizi size devretmiş. Artık 18 oldunuz, tapu tamamen sizin.

Peki ya vasiyetname?

Vasiyetname 7 yıl önce hazırlanmış ama sonradan iptal edilmiş. Muhtemelen anneniz bunu bilmiyor. Ev sizin, istediğiniz gibi oturabilirsiniz.

Sadık Beyin şüpheleri tamamen doğrulanmıştı.

Şimdi ne yapacağız? diye sordu Zehra.

Ne yapacağız? Annenize, evin senin olduğunu ve evi terk etmesi gerektiğini bildireceksin.

Asla bunu kabul etmez! Eşyalarımı bile toplamış, dışarı atmak için!

Polis var!

Annesine bu gelişmeyi anlatınca Sema öfkesinden deliye döndü:

Bana bak, evden mi kovacaksın? İnanacak değilim bu saçmalıklara! Kim akıl verdi sana? Nişanlın ve babası mı? Sana bir belge gösterdim, ev benim! Vasiyet de var, miras hepimizin!

Evet evet, çabuk defolun buradan yoksa bir tarafınızı kırarım, bir daha uğrayamazsınız! diye karıştı Yasin kardeşi, kinle bakarak. Sadık Bey ve Zehra ise yerlerinden kıpırdamadılar.

Beyefendi, tehdidin cezası var, bundan haberiniz var mı? diye uyardı Sadık Bey sakince ama kararlılıkla.

Sen kimsin de bana akıl veriyorsun? Defolun buradan, bu ev satılacak! Az sonra alıcılar gelecek!

Ama alıcılar yerine polis geldi. Durumu inceleyip, evi boşaltmazlarsa haklarında işlem başlatacaklarını söylediler. Sema, eşi ve oğulları çılgına dönmüştü, ama kolluk kuvvetlerine karşı gelememişlerdi. Zehra sonunda evine döndü. Batuhan onu yalnız bırakmak istemedi, annesinin eşi tehdit edebilir diye onunla birlikte taşındı.

Boşuna değilmiş. Sema ve Yasin, Zehranın peşini bırakmadı. Zeynep Hanımdan kalan hesaptan haberdar olan Sema, noterden payını almak için hemen başvurdu. Bu konuda yapacak bir şey yoktu, paranın bir kısmı ona kalacaktı. Ama ev işinde ne ettiyse başarılı olamadı. Tüm avukatlara danıştıktan sonra Sema, ailesini toplayıp kendi memleketine döndü. Zehra bir daha annesiyle görüşmedi.

Batuhanla evlendiler. O yaz Zehra hayallerindeki bölüme üniversiteye başladı. Üçüncü sınıfta ilk çocuğunu dünyaya getirdi. Eşine ve onun ailesine, hayatındaki en zorlu dönemde yanında oldukları için hep minnettar kaldı; ömrü boyunca mutlu bir aile hayatı sürdü.

Yazan: Odette

Gizem

Ev eskiydi ama bakımlıydı. Uzun süre boş kalmamış, harap olmamıştı. “İyi ki de öyle olmuş,” diye düşündü Elif. “Şu anda hayatımda erkek yok; sanırım olmayacak da. Ben zaten öyle her işte usta Türk kadınlarından değilim; ne çivi çakmayı bilirim, ne atı durdurmayı, ne de yanmış eve tek başıma dalabilirim!”

Merdivene çıktı, çantasından anahtarı çıkarıp büyük asma kilidi açtı.

***

Elife bu evi neden bırakmıştı ki Asuman nine? Akraba belki ama araları pek de yakın değildi. Yaşlı beyin neler düşündüğü belli olur mu? Elifin hesabına göre, Asuman Teyze neredeyse yüz yaşındaydı. Elif ona nedense ya büyük halasının kızı, ya da uzaktan akraba sayılırdı. Ne terziliği ne de aşçılığı vardı.

Elif, genç kızken birkaç kez Asuman Teyzenin köyüne gitmişti. O zaman da Asuman Teyze oldukça yaşlıydı. Yine de yalnız yaşamayı sever, kimseden yardım istemezdi. Geçenlerde ise birdenbire vefat etmişti.

Elife, Gizem köyünde bir büyüğünün öldüğünü söylediklerinde, Asuman Teyzeyi hemen hatırlayamamıştı. Hele ki köydeki evi ve 480 metrekare arsayı Elife bırakacağı aklının ucundan geçmezdi.

Sana emekliliğe hediye! demişti Elifin eşi, Mehmet.

Oho, emekliliğe daha çok var, diye aldırış etmemişti Elif. Daha elli dört yaşındayım. Altmışa kadar dayanırsam, o yaşı daha da ileri atarlar. Yani bu sadece bir hediye, hem neden bana bırakmış anlamadım. Asuman teyzenin hayatta olduğunu bile bilmiyordum uzun süredir. Çok yaşlıydı, sanki çoktan göçüp gitmiştir diye düşünürdüm. Ama neyse, şimdi böyle bir durumda nazlanılmaz. Verene niye alınırım ki?

Ya da satarız! demişti Mehmet ellerini ovuşturarak.

***

İyi ki satmadılar. Elif mülk sahibi olduktan iki üç ay sonra, mirasın getirdiği sevinçten çok daha az hoş bir sürprizle karşılaştı. Kıymetli Mehmetin onu aldattığı ortaya çıktı. Evet, yaş ilerlemişken gelen ikinci bahar(!) Elifin taş gibi kalbine saplandı…

Rate article
Lifequest
Burası Senin Yuvan Değil Alina, çocukluğundan beri içinde büyüdüğü evi hüzünle seyrediyordu. On sekiz yaşında, hayata dair umutlarını büsbütün yitirmişti. Kader ona neden bu kadar acımasız davranıyordu? Babaannesi vefat etmiş, üniversiteye ise yan sıradaki kız yüzünden giremiyordu. O kız bütün cevaplarını ondan kopyalamış, ilk odaya gidip sınav kâğıdını teslim ederken gözetmene bir şeyler fısıldamış ve gözetmen Alina’nın cevaplarını istemişti. Sonra da Alina’yı, kopya çektiği gerekçesiyle sınavdan atmıştı. Herhangi bir şey ispatlayamamıştı. Meğer o kız, kasabanın zenginlerinden birinin kızıymış. Böylelerine karşı kim baş edebilirdi ki? Bunca talihsizlikten sonra, hayatına bir anda annesi, iki öz kardeşi ve annenin yeni kocası çıkıp gelmişti. Onlar bunca yıldır neredeydi? Alina’yı babaannesi büyütmüştü, annesi ise hayatında dört yaşına kadar anca vardı. O dönemden ise aklında hiç güzel bir anı kalmamıştı. Babası işteyken, annesi onu yalnız bırakıp gezmeye gider, evlendikten sonra bile “daha iyi bir adam” arayışını hiç gizlemezdi. Alina’nın babası ansızın vefat ettiğinde de tavrı değişmemişti. Dul kalan Tamara fazla üzülmeden, eşyalarını toplayıp dört yaşındaki kızını anne evinin kapısına bırakıp, eski eşinden kalan daireyi satıp nereye gittiği belli olmadan kaybolmuştu. Babaannesi Raziye Hanım, vicdanına seslenmekten vazgeçmemişti. Tamara zaman zaman uğrasa da, Alina ile ilgilendiği yoktu. Bir seferinde, yedi yaşındaki Sviatoslav’ı da yanında getirmiş ve annesine evi kendi üstüne devretmesini dayatmıştı. — Hayır Tamara! Hiçbir şey alamazsın, — diye diretti annesi. — Ölsen de sonunda zaten benim olacak! — diye acımasızca karşılık verdi Tamara, Alina’ya sinirle bakıp kapıyı çarpıp çıkarken. — Her gelişinde neden kavga ediyorsunuz? — diye sormuştu Alina o sefer babaannesine. — Çünkü annen tam bir bencil! Kötü yetiştirdim onu! Daha fazla dövmeliydim! — diye sinirlenmişti Raziye Hanım. Babaannesi ansızın hastalandı. Hiç sağlık sorunundan yakınmazdı, ama bir gün Alina okuldan döndüğünde onu iş yapmadan sandalyede otururken buldu. Daha önce böylesine işsiz oturduğuna hiç şahit olmamıştı. — Bir şey mi oldu? — diye sordu Alina. — Hiç iyi değilim… Ambulansı ara Alinacığım… — dedi sakin bir sesle. Sonrası hastane, serumlar, ölüm… En son Raziye Hanım yoğun bakımda yattı, ziyaret yasaktı. Sevgili insanı için endişeden deliren Alina, annesini aradı. Önce gelmek istemedi annesi, ama Alina durumu anlatınca ancak cenazeye yetişebildi. Üç gün sonra da Alina’nın gözünün önünde vasiyetnamesini gösterdi: — Artık bu ev bana ve oğullarıma ait! Yakında Oğuz da gelecek. Senin onunla aranın iyi olmadığını biliyorum. O yüzden bir süre halan Gül’ün yanında kal, anlaştık mı? Annesinin sesi soğuktu, sanki Raziye Hanım’ın ölümüne seviniyordu; artık mirasçı oydu! Alina, yasın ağırlığıyla annesine karşı çıkamıyordu. Ayrıca vasiyette her şey net yazıyordu. Böylece bir süre halası Gül’ün yanında kaldı—babadan akraba. Fakat Halası eğlencesever, evinde sürekli gürültülü misafirler vardı ve Alina orada huzursuz oluyordu. Üstelik bazıları Alina’yı rahatsız edecek şekilde davranmaya başlayınca, genç kız ürkmüştü. Tüm bunları erkek arkadaşı Poyraz’a anlatınca, beklediğinden farklı bir tepki aldı: — Yaşlı adamların sana bakmasına, elini kolunu uzatmasına müsaade etmem! — deyip kararlı bir şekilde ekledi: — Bugün babamla konuşuyorum. Kenarda bir dairemiz var, üniversiteyi kazanınca bana vereceklerdi. Sözlerini tuttum, şimdi sıra onlarda. — Benimle ne ilgisi var ki? — diye şaşırdı Alina. — Nasıl olmasın? İkimiz birlikte orada yaşayacağız! — Ailen buna izin verir mi peki? — Artık başka çareleri yok! Bugün sana resmen evlenme teklifi ediyorum: Benimle aynı evde yaşar, karım olur musun? Alina neredeyse sevinçten ağlayacaktı: — Tabii ki evet! Evlenme hazırlıklarını duyan halası sevindi, annesi ise sinirden dişlerini sıktı: — Vay be! Evleniyorsun yani? Üniversiteye giremedin, böyle çözüleceğini sandın! Para vermem sana, bilmiş ol! Bu ev de benim! Sen hiçbir şey alamayacaksın! Annesinin bu sözleri Alina’yı yaraladı. Poyraz, onun ağlamasından ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ağlayan nişanlısını kendi evine götürdü, anne ve babası Alina’yı teselli etmeye çalıştı. Poyraz’ın babası, Ender Bey, olan biteni dikkatle dinledi: — Zavallı kızım! Ne biçim kadınmış bu! — dedi Poyraz’ın annesi, Tamara’nın sözlerini duyunca. — Ben başka bir şeyi merak ettim… — diye düşünceli konuştu Ender Bey. — Neden bu kadın ev konusu açılınca bu kadar saldırganlaşıyor, üstelik elinde vasiyetname de var, sürekli seni evden çıkarmaya çalışıyor? — Bilmiyorum… — diye ağladı Alina. — Annem, babaannem ne zaman gelse ev yüzünden tartıştı. Önce satmasını, sonra da üstüne devretmesini istedi. Babaannem ise, ‘Öyle olursa sokakta kalırız’ derdi. — Garip… Peki babaannenden sonra notere başvurdun mu? — Hayır, neden? — Miras hakkını kabul etmek için. — Ama annem varis. Ben sadece torunum. Hem annemin elinde vasiyetname var. — O işler o kadar basit değil, — dedi Ender Bey. — Pazartesi notere beraber gideceğiz. Ama şimdi dinlen biraz. O arada annesi Alina’ya bazı belgeler getirmeye gelip imzalamasını istedi. Ancak Poyraz araya girdi: — Hiçbir şey imzalamayacak! — Sen kimsin? O yetişkin bir kız, kendi karar verir! — diye azarladı Tamara. — Ben onun nişanlısıyım ve bu belgeler ona zarar verebilir. Alina hiçbir şeye imza atmayacak. Tamara sinir krizi geçirdi, ama istediğini elde edemedi. Olay Ender Bey’in kuşkularını artırdı. Birkaç gün sonra, söz verdikleri gibi notere gittiler: — Ne söylüyorsa dikkatlice dinle, ama imzalamadan önce iyice oku! — dedi Ender Bey. Noter, Alina’nın başvurusunu aldı—ve ertesi gün miras dosyasının açıldığını bildirdiler. Raziye Hanım’ın torunu için birikim yaptığı küçük bir hesap olduğu ve Alina’nın bundan habersiz olduğu ortaya çıktı. — Peki ya tapu ne oldu? — diye sordu Ender Bey. — Tapusu uzun zaman önce Alina Hanım adına bağışlanarak devredilmiş. Başka belge yok. — Bağış mı? — diye şaşırdı Alina. — Birkaç yıl önce babaanneniz tarafımıza gelip evin tapusunu size bağışlamış. On sekiz yaşınızı doldurduğunuz için tamamen sizin adınıza. — Peki vasiyetname? — O, yedi yıl önce hazırlanmış, sonrasında iptal edilmiş. Anneniz bunu bilmiyor olabilir. Ev size ait, istediğiniz gibi oturma hakkınız var. Bütün endişeler doğrulandı. — Şimdi ne yapacağız? — dedi Alina. — Ne mi? Annenize evi terk etmesi gerektiğini söylemelisin. — Ama asla kabul etmez! Eşyalarımı topladı, kapıya yığmak üzereydi! — Polis var, merak etme! Alina’nın açıklaması karşısında Tamara çılgına döndü: — Anneye evden attırmak mı istiyorsun ha? Çık git buradan! Benim belgelerim var, bu ev benim! Annem vasiyetnameyle bana bıraktı! — Aynen öyle, hemen defolup gidin yoksa size gününüzü gösteririm! — diye Oğuz da kavgaya girişti. Ama Ender Bey soğukkanlı kalarak: — Şunu bilin ki, tehdit ve kaba kuvvet nedeniyle hapis cezası bile alabilirsiniz, — dedi. — Sen de kimsin, bana nasıl akıl veriyorsun! Bu ev satılacak! Az sonra alıcılar gelecek! — dedi Oğuz. Ama gelenler polis oldu. Durumu öğrendikten sonra yasa dışı olarak evde bulunanların ayrılmasını emrettiler; aksi takdirde cezai işlem uygulanacağını bildirdiler. Tamara ve ailesi öfke içinde ayrılmak zorunda kaldı. Alina, sonunda evine döndü. Poyraz ise onu yalnız bırakmak istemediğinden birlikte taşındı. Haklıydı da. Tamara ve Oğuz, Alina’yı bir süre daha rahat bırakmadı. Raziye Hanım’dan kalan hesabı öğrenince Tamara notere başvurdu ve bir miktar para alabildi. Ama evi asla ele geçiremedi. Sonunda farklı avukatlardan aldığı hukuki görüşten sonra pes etti ve ailesini toplayıp başka bir yere taşındı. Alina bir daha annesiyle görüşmedi. Poyraz’la evlendiler. Sonraki yaz hayalindeki bölüme üniversiteye girdi, üçüncü sınıfta ilk çocuğunu kucağına aldı. Zor zamanda ona destek olan eşine ve ailesine hep minnettar kaldı ve mutlu bir hayat sürdü. Yazan: Odette