Vazgeç! Bana istifa edeceğine söz vermiştin!

25Mayıs 2025

Bugün Deryayla yaşadıklarımızın bir kısmını hâlâ kafamda döndürürken, kendime bir günlük tutma ihtiyacı hissettim. Önceki sabah ofisteki bir toplantıdan çıkıp, bir an için oturduğum rahat koltukta, çayımın buharı hâlâ soğumaya başlamıştı. Deryanın başı çay fincanının kenarına dayalı, ağır düşünceleriyle dalgın bir hâlde oturuyordu. Çocuğumuz Veli, bir aylık bir yaz kampına gitmişti; bu kampın bize bir nebze huzur sunduğunu söyleyebilirim, ama aynı zamanda evdeki gerginliği de tetikliyordu.

Kıraç olarak ben, Deryanın evlenme sözüyle başlayan bir ilişkiyi sürdürüyordum, ama eski kelimesi burada tam bir belirsizlik taşıyordu. Kocamız hâlâ var mıydı yoksa yok muydu? Şöyle bir Şredingerin kocası durumundaydık. Düşüncelerimiz karmaşık, sorular ise cevap bulamıyor gibiydi.

Kıraçın bir sabah öfkeyle kapıyı çarparak çıkması hâlâ aklımdan çıkmıyor:

Bitti! Seni bir daha görmek istemiyorum! Bütün hayatımı mahvettin! Gidiyorum!

Bu sözlerin ardında bir anlık mı yoksa sonsuz mu olduğunu sorguladım. Ne kadar süreyle gidecek? Gecikmeden mi yoksa birkaç gün içinde mi dönüp gelecekti? Yanıtlar yoktu, yalnız bir boşluk ve bir gerginlik kalmıştı.

Diğer yandan, Velinin gittiği kampın maliyeti 40000TL idi. Derya, bu parayı kendi ikramiyesinden bir kısmını ayırarak ödeydi. Ben ise bu harcamayı bizim bütçemizden 40bin lira çalınmış gibi gördüm ve yüksek sesle bağırdım:

Aile bütçesinden 40bin TL çıkarmak için büyük bir akıl gerekmez! Ama bu harcamayı konuşmadan yapmadın, başka acil ihtiyaçlarımız da var mıydı?

Derya, omuz silkeleme hareketiyle şöyle yanıtladı:

Para var! Ne ihtiyacımız varsa alalım!

O an, Deryanın ne kadar çocuğumuz için, evimiz için ve kendi kariyerimiz için çabaladığını gördüm. 14 yıllık evliliğimizin bağlarını sarsan bu tartışma, aslında onun bir suçlamaya maruz kalmadığını, yalnızca benim öfkemin bir yansımasıydı. Kıraç, beni şöyle tehdit etti:

Eğer beni sevseydin, bu işe karışmazdın! Sessizce oturur, hayatın tadını çıkarırdın! Ama sen her zaman öne çıkmak, en yükseğe tırmanmak istiyorsun!

Bu sözler beni derin bir içsel sorgulamaya itti. Kendime sordum: Ben neyi yanlış yaptım? Çalışıyor, evi yönetiyor, çocuğumu büyütüyor, bana sevgi ve şefkat gösteriyordum. Oysa karşılığında daha fazla bağırış ve suçlama alıyordum.

Bir gün ofisimiz, yeni bir ticari bina içinde bir büyük karınca yuvası gibiydi. Derya ve ben, telefon ve soğuk müşteri listesiyle çalışan soğuk arama ekibinde tanıştık. Çalıştığımız iki farklı firma olması, birbirimizi bir parkta, öğle yemeği molasında tanışmamıza sebep oldu. Eğer o park olmasaydı, belki de yollarımız hiç kesişmezdi.

Zamanla, iş yükümüzün artması ve sıkıcı toplantıların ortasında, Derya bir terfi teklifini ve hamile olduğunu duyurdu. Ben, sevinçle bağırdım:

Harika! Çocuğumuz mu? Çok güzel!

Derya alaycı bir gülümsemeyle sordu:

En çok ne seni sevindirdi?

Ben ise yine bir terfiyi hayal ederek:

Çocuk tabii ki! Terfi ise seninle birlikte kalıcı kalacak bir şey değil mi?

O an, aslında bir terfiden bahsetmiyorduk. Ben, Deryanın hamileliğini bir fırsat olarak gördüm, ama o da aynı zamanda bir sorumluluğu kucaklıyordu. Derya doğum iznine çıktığında, ailenin geçimini tamamen bana bırakmıştı. Yöneticilik maaşı aslında minimum bir tutardı; artılarını ise yaptığı satışların komisyonu belirlerdi. Ben çabalamama rağmen bir terfi alamamıştım; o ise izinden döndüğünde aynı teklifi reddetmişti.

Bu durum evimizde bir gerginlik yarattı. Derya bunu çocuğuna duyduğu kıskançlıkla açıklamaya çalıştı, ben ise işime daha fazla odaklandım. İkimiz aynı anda terfi aldığımızda, ben kıdemli bir yönetici, Derya ise bir bölüm başkanı oldum. Ben kutlamaları az kabul ederken, teşekkürlere cömert davranıyordum. Bir gün Deryaya şöyle dedim:

Yakında bölüm başkanı olacağım; o zaman sen de evde kalıp çocuğa ve bana bakmalısın. Ben seni maddi olarak sağlayacağım.

O da direndi:

Şimdi yeni bir pozisyon aldım, sorumluluklarım var. Bu ekibi bırakamam, onlar bana güveniyor.

Ben soruyu tersine çevirdim: İşin aileden daha mı önemli?

İkimiz de her şeyi aynı anda idare edebileceğimizi düşündük. Sonunda Derya alternatif bir plan sundu: Önce bana verilen görevleri tamamlayayım, sonra ofisten ayrılıp kendi şubesini kurayım.

Bu karar, yöneticimizin bir notu gelmesiyle ortaya çıktı. Günün sonunda, genel müdür gelen bir tebrik çiçeği ve bir kararnameyle odama girdi. Derya şaşkınlıkla şöyle dedi:

Ben bile istemedim! Beni bir şey sormadan atadı!

Ben ise kararlı bir şekilde:

Vazgeç! Pazartesi işe gel ve vazgeç! Beni işten çıkarmayı vaat ettin!

Derya itiraz etti:

Kârlı bir geleceği düşünmüyor musun? Çocuklarımızın iyi bir okula gitmesi, tatile çıkmamız, yeni bir araba alabilmemiz Tüm bunlar para işidir!

Ben alaycı bir tavırla:

Para peşinde koşuyor musun? Yoksa güç seni mi kör etti?

Derya ise yanıtladı:

Ben önce aileyi düşünüyorum! İşimi de yapabiliyorum, evimiz her zaman tertemiz, yemekler hazır. Seninle her zaman zaman buluyorum!

Sonrasında Derya bir araba aldı, anahtarlarını bana verdi; evimiz tekrar eski huzuruna kavuştu. Yeniden evimizdeki onarım tamamlandı, Veliyi iyi bir okula gönderdik ve yılda iki kez tatile çıktık.

Fakat bir başka sorun daha belirdi. Derya ikinci bir araç almak istedi ve sürüş anılarını hatırlamaya çalışıyordu.

Artık benim hâlâ sürücülük yapmamı bekliyor musun? diye sordu.

Ben cevapladım:

Başka bir şubeye transfer oluyorum; merkez ofisimiz şehir merkezinde. Trafik dolu bir yoldan gelmek zor olacak.

Derya omuz silkelendi:

Bunu kabul ediyorum, ama bu fırsatı değerlendir. Şimdi yöneticilerimiz seni istiyor, bu avantajı kullan.

Bu konuşma sırasında, Velinin kamp harcaması bir kez daha hatırlandı: 40000TL. Derya bu parayı rahatça transfer etmişti; ben ise hâlâ bu miktarın yarısını bile alamamıştım. O an çayımızın soğuması, düşüncelerimizin bir düzen içinde birleşmesini sağladı.

Bir şey anladım: Kıskançlık, her zaman sıradan bir duygu. Kıraç hâlâ bir üst yönetici olarak kalmayı başaramamıştı; Derya ise bir kez daha evinin ve işinin dengesini bulmuştu. Oysa ben, onun evde kalıp sadece annelik yapmasını isterken, kendi kariyerime odaklanmayı seçmiştim. Bu tutum, aramızdaki boşluğu daha da derinleştiriyordu.

Sonunda Derya, çay bardağını tekrar eline alıp şöyle düşündü: Büyük bir rekabet ruhu, ilişkimizin başından beri içimdeydi. Beni aşmak, beni yıprattı. Belki de bu içsel yarıştan vazgeçmeliyiz.

Ben ise bu satırları okurken, bir kez daha anladım ki: Aşk, yalnızca sıcak bir çay gibi, içi kaynatılmadan soğuk kalmaz. Sıcak bir çay içmek gibi, ilişkimiz de sürekli tazelenmeli.

Bugün, bu deneyimden çıkarak şunu öğrendim: Sevgi, bir tarafa hakim olmaya çalışmak yerine, iki tarafın da eşit derecede fedakârlık ve anlayış gösterdiği bir ortaklık olmalı. Kendini sürekli yıpratmak yerine, birlikte büyümeyi seçmek, hem evin hem de ruhun huzurunu getirir.

Rate article
Lifequest
Vazgeç! Bana istifa edeceğine söz vermiştin!