Sabah 7:15’te kapanan bir bavul sesi duydum. Uykulu bir şekilde yatak odasından çıktım, kocamın iş seyahatine hazırlandığını düşünerek.

Sabah 7.15te çamaşır kutusunun kapanma sesini duydum. Uykulu bir halde yatak odasından çıktım; eşimin iş seyahati hazırlığı içinde olduğunu düşündüm. Fakat koridorda, ceketini giymiş ve elinde valiz tutan Ahmet Yılmazı gördüm. Yüzü çekingen, sanki haftalarca aynada prova ettiği sözlerini hemen söyleyecekmiş gibi tedirgindi.

 Gitmek zorundayım, diye bağırdı, bana bakmadan Gülbahara.

Şaşkına döndüm. Birkaç saniye, ne demek istediğini kavrayamadım. Sonra görsel, albümdeki bir fotoğraf kadar netleşti: Gülbahar, onun ofisteki meslektaşı, aynı masada yan yana oturduğumuz bir mangalda, boşanma döneminde teselli ettiğimiz, kitap ödünç verdiğimiz arkadaş. Gülbahara güvenirdi.

Bu durum, aylar önceki ufak işaretleri gözümden kaçırmıştım. Ahmet işe geç geliyor, projeler birikti diyordu. Hafta sonları ise müşteri görüşmeleri diye bahane ediyor, aniden ortadan kayboluyordu.

Bazen odama girerken telefonu cebine atıyordu. Kendime, Üç on yıl birlikteyiz, onu cebim gibi tanırım, diyerek durumu küçümsüyordum.

En kötüsü, Gülbaharın bütün bu sürede yanımızda olduğunun farkına vardığım an oldu. Düğün yıldönümlerimizde, yeni yemek masamızı alırken, pazar öğle yemeğinde oğlumuzla gülüp eğlenirken gözlerinden kaçmıyordu. Benim ona ne kadar değer verdiğimi biliyordu, hâlâ

Onun gitmesinden sonraki ilk haftalar bir kabus gibiydi. Telefonlar çaldı, Gerçekten mi? soruları yükseldi. Utanç duygusu adeta üzerime bir çarşaf gibi çöktü; sanki ihaneti benim suçummuş gibi hissettim. En zor anlar gecelerdiuyandığımda Ahmetin odama girip yanımda uyuyacağını hayal ediyordum, ama sessizlik hâkimdi.

Bir gün markete giderken onları birlikte gördüm. Sakıncalı bir şey saklamıyorlardı. Gülbahar, bir zamanlar övdüğüm şık bir trençkot giymişti; Ahmet de ona elini tutuyordu, tıpkı eskiden bana tuttuğu gibi. O an, Bu benim rezilliğimin sonu olabilir mi? diye düşündüm; gördüklerimle başa çıkmalıydım.

Kendime yeniden ulaşmaya yavaş yavaş başladım. Önce ufak bir adımsaçımı kestim. Sonra büyük bir adımtek başıma bir haftasonu Bodrumda deniz kenarına gittim. Dalgalara bakarken anladım ki, kocam kaybolmuş olsa da, uzun zamandır eksik olan özgürlüğü kazandım: sadece kendim için kararlar alabileceğim bir hayat.

Gülbaharla karşılaşma tamamen beklenmedikti. Neredeyse üç ay geçmişti. Bir kafeye girdim, o köşedeki masada oturuyordu. Göz göze geldik, bir anlık sessizlik hâkim oldu. Ne beklediğini bilemedimkoşup bir sahne mi yaratmamı? Bunun yerine ona doğrudan baktım.

 En kötüsü ne biliyor musun? dedim sakin bir sesle Beni alıp götürmen değil; yıllarca evimin içinde dolaşman, yüzüme bakıp planını kafanda yapman.

Gülbahar gözlerini kaçırdı, bir şey söylemedi. Ben de dışarı çıktım, içimde bir kez daha kendimden ayrıldığımı hissettim. Artık Ahmettan değil, o eski bağlardan, utanmadan, kaybetmek korkusundan ve yanılsamalardan özgürüm.

Bugün anlıyorum ki, 27 yıl boşa geçmedibana o zamanlarda fark etmediğim bir güç verdi. Bana ihanetin yaşamı bitirmediğini, sadece bir bölümü kapattığını öğretti. Şimdi en büyük intikam, ne nefret ne de kin; mutluluk. Ve ben bu mutluluğu yeniden kaleme almaya, sıfırdan yazmaya başlıyorum.

Rate article
Lifequest
Sabah 7:15’te kapanan bir bavul sesi duydum. Uykulu bir şekilde yatak odasından çıktım, kocamın iş seyahatine hazırlandığını düşünerek.