Kayınvalidem çıkmadan önce buzdolabımdaki pahalı yiyecekleri kendi çantasına doldurdu – Emin misin bu kadar çok meze almamız gerektiğine? Bu bıldırcın füme, Polina, fiyatı uçak biletiyle yarışır, – dedi Vadim elinde vakumlu eti döndürerek, etikete ölüm fermanı yazılmış gibi baktı. Polina nefes almadan poşetleri masaya boşaltıyordu; parlayan kırmızı biberler, altın kapaklı havyar kavanozu, ağır bir parça parmesan, şarap şişeleri… Mutfak taze ekmek ve füme kokularıyla doldu. – Vadim, doğum günün. Otuz beş oldun. Arkadaşların gelecek, annen de öyle. Sadece haşlanmış patates ve balık salatası mı koymak istiyorsun masaya? İyi bir prim aldım, yılda bir defa doğru düzgün sofra kurayım da utanmayayım istedim. – Ben patatesle de utanmam, – diye homurdandı Vadim, ama eti yerine koymadı, dikkatlice buzdolabının köşesine yerleştirdi. – Annem yine başlar: “Boşa para harcıyorsunuz, borcunuzu kapatsaydınız daha iyi olurdu.” – Senin annen her şekilde saydırır, – iç geçirdi Polina, salata kasesini çıkarırken. – Pahalı alırsak müsrif, ucuz alırsak fakir sayar bizi. Uzun zamandır Tamara Hanım’ın düşünceleriyle ilgilenmiyorum. Önemli olan senin ve misafirlerin hoşuna gitmesi. Hem o jambonu beş yıl önce İspanya’da yediğinle aynı marka, bayağı aradım bulmak için. Hatırlıyor musun? Vadim gülümsedi. Yüzü gevşedi, huzur buldu. – Çok lezzetliydi, vallahi. Tamam, haklısın. Güzel bir sofra olsun. Sadece, etiketleri sökelim ki annem bayılmasın. Hazırlık tam gaz devam ediyordu. Polina yemek yapmayı severdi ama kimse izlerken değil. Ama ne hikmetse Tamara Hanım bugün erken geleceğini, “kıza yardımcı olmak” istediğini söylemişti. Bu laf Polina’da hep akut stres yaratırdı; kayınvalidenin yardımı genelde mutfağın ortasına oturup geçişi engellemek, eleştiriler yağdırmak ve emirler vermekti. Saat tam iki olmuştu ki kapı çaldı. Vadim açmak için koşturdu, Polina bir an gözlerini kapattı, derin nefes aldı, hızlıca gülümsedi. – İşte doğum günü çocuğu! – koridora yankılandı Tamara Hanım’ın tok sesi. – Gel bakalım, öpeyim seni oğlum! Hemen zayıflamışsın, kemik kaldın! Tabii, hazır mantılarla şişmek ne mümkün! – Anne, ne mantısı, Polina muhteşem yemekler yapıyor, – diye kendini savundu Vadim, ağır paltosunu çıkartmasına yardım ederek. – Amaan, annene karşı gelme. Görüyorum işte, gözlerin çökmüş. Hoş geldin Polina. Tamara Hanım mutfağa daldı, sanki bir buz kırıcı gibi. Her zamanki büyük alışveriş çantasını koltuğuna yerleştirdi. – Merhaba Tamara Hanım. Sizi görmek güzel. Buyurun, çay hazır. – Çay sonra, – eliyle savdı. – Size biraz erzak getirdim. Gençler, sizin buzdolabı hep boş olur bilirim. Masanın üstüne armağanlarını boşaltmaya başladı: ev yapımı salatalık turşusu kavanozu, bahçeden buruşmuş elmalar, eski tip “Bonbon Şeker” torbası. – İşte, tamamen doğal salatalıklar, – gururla söyledi. – Elmaları da vitamin niyetine, çürükleri kesersiniz, komposto olur. – Teşekkürler, – dedi Polina, bulanık salamura suyu görmemeye çalışarak. – Deneriz elbette. Bu arada Tamara Hanım çoktan dolabı açmış, denetimine başlamıştı. – Ooo! – uzattı. – Havyar? Kırmızı? İki kutu? Hazine mi buldunuz yoksa Polina banka mı soydun? – Prim aldım anne, – dedi Vadim, peynir tabağından bir parça çalarken. – Prim… Tabii. Annene yardım etmek yok, eşya alacağına havyar yiyorsunuz… Neyse, sizin hayatınız. Dolabı kapattı, sevdiği sandalyeye yerleşip lavaboya girişi kapattı. – Hadi Polina, göster bakalım neler yaptın? Ben biraz dinleneyim, ayaklarım ağrıyor. Sonraki üç saat klasik şekilde geçti. Polina mutfakta çalıştı, Tamara Hanım yapılan her şeye yorum yaptı: – Çok mayonez koyuyorsun, zararlı. – Ekmeği niye pahalı aldın, markette otuz liraya ekmek var. – Eti daha iyi dövmeliydin, sert olacak. Polina duymamayı öğrenmişti. Akşam altı gibi konuklar geldi, arkadaşlar evi doldurdu, mis kokular yayıldı. Masa dolup taştı: fırında dana, patlıcan ruloları, havyarlı minik kaplar, jambon ve üç çeşit peynirden oluşan meze, salata, ana yemek… İlk kadeh kaldırılınca Tamara Hanım hemen sözü aldı. – Vadimciğim, evladım, – gözlerini silerek başladı. – Sen doğduğunda çok çekmiştim, iki gün sancı… Konuklar yine doğum hikayesini dinlerken Polina fırsat bulup salatasını aldı. – …Evlenip büyüdün işte oğlum. Kimle, nasip öyle. Önemli olan mutlu olman. Polina elinden geleni yapmış, pahalı şeyler almış. Ben olsam daha sade bir masa kurardım, ama şimdi herkes gösteriş peşinde. Büyük bir dilim füme balığı tabağına aldı, tadına baktı. – Hımm, – dedi ağız dolusu. – Balık işte, çok tuzlu ve yağlı. Eskiden mamul balık daha güzeldi. Eleştiriler arasında Tamara Hanım iştahla yemeye devam etti; en leziz parçalar hep onun tabağına gitti. Jambon tükeniyordu, havyarlı minik kapları mısır gibi yedi: – Havyar çok küçük taneli, suni galiba? Bakarsın sonrasında kutusuna, içeriğine bir bakayım. Zehirlenmeyelim! Polina gülümsedi, konuklara şarap doldurdu. Vadim kızarıyordu ama sesini çıkarmıyordu; annesi yanında olduğu sürece tartışmazdı. Gece ilerledi, konuklar eğlendi, yemekler övüldü, Zamara Hanım arada “emekli maaşıyla geçinmek zor, evlatlar vefasız” diye söyleniyordu. On, on buçuğu bulunca herkes yavaşça vedalaşıp çıktı. – Polina, harikasın! – dedi Vadim’in en yakın arkadaşı. – Balık efsane! Sağ ol! Son konuk da gidince ev sessizliğe gömüldü. Tamara Hanım hemen bulaşık toplamaya başladı. – Hadi, toparlayalım, yoksa siz sabaha kadar bitiremezsiniz, – diye buyurdu. – Vadim, çöpü çıkar, paketler dolmuş. Polina, sıcak yemekleri kutuya koy. Polina’nın üstüne inanılmaz bir yorgunluk çöktü, başı ağrıyordu. – Tamara Hanım, bırakın ben hallederim. Dinlenin, size taksi çağırayım mı? – Taksi ne? Para mı çok? Otobüsle dönerim, hâlâ çalışıyor. Yardım edeyim dedim işte! Sen çok yorgunsun, git yüzünü yıka, ilaç iç. Ben hemen hallederim. Polina kendini kötü hissediyordu; migrenden boğazı bulandı. – Tamam, pes ettim. Beş dakika dinleneyim. Vadim birazdan döner, sizi uğurlarım. İlacını aldı, yüzünü yıkadı, kulağına gelen ses biraz azaldı. “Mutfağı yalnız bırakırsam … Kremimi deterjan sanıp bulaşık yıkar, tencerelerin yerini değiştirir…” diye düşündü. Sessizce mutfağa yaklaştı. Tamara Hanım sırtı dönük, açık buzdolabının önünde, taburesine alışveriş çantasını koymuş, seri şekilde çalışıyordu. Masadaki et tabağını aldı, içinde kalan pahalı jambon, bonfile ve sucukları önceden hazırladığı torbaya doldurdu, çantasının dibine attı. Polina şaşırdı, gözlerine inanamadı. Kayınvalidesi buzdolabına gitti. Polina’nın özel olarak ayırdığı kırmızı balık parçasını (kahvaltıya saklamıştı) torbaya ekledi. Ardından evde kalan “Napolyon” pastasının yarısını, kutusuna sığmayınca folyoya sardı, hamurları ezdi. Artakalan parça parmesan da (köprü fiyatına) aynı şekilde çantasına dahil oldu; yanına bir kavanoz zeytin ve neredeyse tam dolu pahalı bir konyak şişesi de gitti. Polina kapıda donakaldı. Ne yapmalı? Bağırmalı mı? Hırsızlıkla mı suçlamalı? Kayınvalidesine “hırsız” diyemiyordu. Tam o anda kapı açıldı, Vadim döndü. – Off, dışarısı çok soğuk! – dedi. – Anne, hazır mısın? Kabanı çıkarmam, aşağı kadar seni geçireceğim. Tamara Hanım irkildi, çantasını hızlıca kapattı, yüzünde kısa bir şaşkınlık, ardından soğukkanlılık. – Aa, Polina, çıktın mı? Temizlik yapıyorum işte. Vadim geldi mi? Güzel. Hazırım. Ağırlaşan çantasını zorla kaldırdı. – Anne, ne var orada, taş mı taşıyorsun? – mutfağa uzandı Vadim. – Gerek yok! – diye bağırdı Tamara Hanım, çantasını kendine bastırarak. – Ben taşırım! Orada… boş kavanozlar! Salatalıklarınızı tencereye koydum, kavanozları aldım, kişisel eşyalarım… Dokunma! Polina, Vadim’e baktı. Vadim annesine bakıyordu, şaşkın. – Anne, hangi kavanoz? Bir tane getirdin, o da dolu camın üstünde. – Diğer kavanozlar! – diye kızardı Tamara Hanım. – Takıldın işte! Eve gitmek istiyorum! Bütün gün kölelik yaptım! Polina bir adım attı. Artık baş ağrısı geçmiş, yerini buz gibi bir sakinliğe bırakmıştı. – Tamara Hanım, – dedi kısık ama net bir sesle. – Çantanızı masanın üstüne koyun lütfen. – Ne? – gözleri büyüdü Tamara Hanım’ın. – Sen nasıl konuşuyorsun bana? Arama mı yapacaksın? Vadim, duyuyor musun karını? Beni hırsız sanıyor! – Polina, ne yapıyorsun? – Vadim şaşkınlıkla bakıyor. – Anne sadece… – Vadim, – lafını kesti Polina, gözünü kayınvalidesinden ayırmadan. – O çantada bizim yarının kahvaltısı ve yemeği var. Orada üç bin liraya aldığım balık var, senin sevdiğin jambon var. Hediye konyak var. Pasta var. – Saçmalıyorsun! – diye bağırdı Tamara Hanım, kapıya doğru geri çekilerek. – Nasıl böyle söylersin! Ben emekli öğretmenim, şerefli insanım! Bir lokma almadım! Yalnız bırakın yemeğinizi! Çantası masanın köşesine takıldı, kulpları yırtıldı, içerik yere saçıldı. Manzara tam anlamıyla sansasyoneldi. Floora sucuklar yayıldı. Balık torbası açıldı, yağlı balık Vadim’in terliğine yapıştı. Pastanın folyosu açıldı, ezilmiş “Napolyon” ortaya çıktı. Konyak şişesi sandalye ayağına vurdu, kırılmadı. Parmesan parçası ve bir avuç şeker üstüne kaplandı. Sessizlik oldu; sadece buzdolabı uğulduyor, Tamara Hanım zor nefes alıyordu. Vadim yere saçılan yiyeceklere, sonra annesine, sonra ayağındaki balığa baktı. Yüzü değişti; önce şaşkınlık, sonra anlama, sonra yoğun utanç. – Anne? – dedi. – Bu ne? Tamara Hanım saldırganlaştı. – Nesi var? – patladı. – Aldım evet! Size çok! Nasıl olsa atarsınız! Yiyemiyorsunuz bile! Ben emekli maaşıyla yaşıyorum! Şu jambonu televizyonda gördüm! Bir kere insanca yemeğe hakkım yok mu? Seni büyüttüm! Gece uykusuz kaldım! Bir dilim sucuktan annene acıyorsun mu? Polina susuyordu. Vadim’in ne yapacağını bekliyordu. Genelde bu anda Vadim “Tamam anne, al, ne olacak, kıyamam” der, olayı yatıştırmaya çalışırdı. Vadim ağır ağır balığı kaldırıp masaya koydu, konyak şişesini kaldırdı. – Anne, – dedi çok yavaşça. – Konu sucuk değil. İsteseydin, kendin paket verirdik. Hep veriyoruz zaten. – Dilencilik mi yapacağım? İsteyecek miyim? – diye bağırdı Tamara Hanım, yenildiğini görüp şiddetlendi. – Anne kendi evladından isteyecek mi! Siz kendiniz teklif etmelisiniz! Benciller! – İstemedin, – Vadim başını salladı. – Gizlice aldın. Polina banyoya gidince hepsini çantaya doldurdun. Fare gibi. – Bana ne dedin?! – kalbine sarıldı Tamara Hanım. – Kalbim! Kalbim! Beni öldüreceksiniz! – Tiyatroya gerek yok, Tamara Hanım, – dedi Polina soğuk bir sesle. – Valide kartı sol cebinizde, paltonuzu çıkarırken gördüm. Tamara Hanım dondu, tiyatro bozuldu. – Vadim, – Polina kocasına döndü. – Dökülenleri pikeye koyar mısın, lütfen? – Niye? – şaşırdı Vadim. – Ver annenize. Hepsi onun olsun. – Polina? – şaşkın Vadim. – Olsun, – kararlı biçimde tekrarladı. – Balık zaten yere düştü, yemeyeceğim. Pasta ezildi. Sucuğu da. Hepsi onun hediyesi, senin doğum günü hatırası. Bir ay boyunca bu evde görmek istemiyorum kendisini. Tamara Hanım nefes alamıyordu adeta. Vadim balık, peynir ve ezilmiş pastayı torbaya koydu, konyak şişesini masaya bıraktı. – Konyak kalıyor, – dedi. – Bunu ben içeceğim, çok ihtiyacım var. Paketi annesine uzattı. – Al anne. Ve git. Taksi birazdan aşağıda. – Beni evimden kovuyorsunuz mu? Anneciğinizi? Yemek için mi? – Yalan için, anne. Saygısızlık için. Evime, karıma. Tamara Hanım paketi kaptı, gözleri dolu dolu. – Bu eve bir daha adımımı atmam! Yaşayın bakalım, burjuvalar! O sucuk boğazınıza dizilsin! Dış kapıyı öyle sert kapattı ki sıva dökülmeye başladı. Polina sandalyeye oturup başını ellerine gömdü. Titriyordu. Vadim iki kadeh çıkardı, konyak koydu. Biri Polina’ya, biri kendine. – İç, – dedi. – İhtiyacın var. Polina başını kaldırdı, Vadim on yıl yaşlanmış gibiydi. Karşısına oturup elini tuttu. – Özür dilerim Polina. – Neden? Sen bilmiyordun ki. – Fark edemedim diye… İzin verdim ona böyle davranmasına… Hep annem diye, iyi biri diye düşündüm. Şimdi… Çok utandım. Sanki o sucukları ben çaldım. Polina konyaktan bir yudum aldı. Boğazını yaksa da rahatlatmıştı. – Biliyor musun, – acımsı gülümseyerek dedi. – Asıl komik olan, ona vermek için ekstradan sucuk ve peynir almıştım. Alt rafta duruyor hala. Sadece oraya ulaşamamış. Vadim gülmekten az kala: – Gerçekten mi? – Evet. Fakirlikten yine yakınır diye, insan gibi vereyim dedim. – Demek ki insan gibi olmuyor onunla, – Vadim bir dikişte kadehi boşalttı. – Yarın gidip kapı kilitlerini değiştireceğim. Anahtarı var ya, “bir şey olursa” diye altı ay önce aldı. Onun için eve gelince televizyon götürülmesin, “komşu Verda’da daha büyük ekran” diye. Polina kocasına şaşkın ve takdir dolu baktı. İlk defa evliliklerinde kocasının annesiyle ilgili çekinceleri yoktu. Jambon krizi, sabrın son damlası oldu. – Yarın ne yiyeceğiz peki? – diye sordu Polina, masaya bakarak. – Her şeyi götürdü. Vadim buzdolabını açtı. – Bir kutu havyar kalmış, onu görmemiş. Yumurta ve süt de var. Havyarlı omlet yaparız, mis gibi. Polina güldü. Stres azalmıştı. – Bir de o çürük elmalar var, – diye hatırlattı. – Onlarla komposto kaynatabilirim. – Yok artık, – Vadim burun kıvırdı. – Yarın onları turşuyla beraber çöpe atacağım. Artık “insani yardım” istemiyorum. İkisi mutfakta uzun süre oturdu, konyaklarını bitirip konuştular. Yıllarca sustukları şeyleri konuştu: sınırlar, anne sevgisinin ezilmeye izin vermek demek olmadığını, gerçek aile olmayı. Sabah Polina kahve kokusuna uyandı; Vadim mutfakta çalışıyordu. – Günaydın, – kafasına dokundu, öptü. – Düşündüm de… Primden bir şey kaldı mı? – Biraz var. Niye sordun? – Hafta sonu bir yerlere gidelim mi? Bir otele ya da iki günlüğüne İstanbul’a? Uzaklaşalım. Telefonları kapatalım. – Ya anne? Tüm akrabaları arar, bizi kötüler. – Varsın konuşsun. Onun tercihi. Bizim de tercihimiz var. Omlet hazır, gel kahvaltı et. Polina omletin üstündeki kırmızı havyara baktı, hayatının en güzel kahvaltısı olduğunu düşündü. Çünkü bu omlet vicdan ve başkalarının talebi olmadan, özgürce yenilen bir omletti. Gerçekten Tamara Hanım iki gün sonra aradı. Vadim aramayı ekrana bakıp ters çevirdi. – Açmayacak mısın? – diye sordu Polina. – Hayır. Varsın biraz sucuk yesin, sakinleşsin. Belki bir ay sonra konuşuruz. Şimdi daha önemli işlerim var: Eşimi sinemaya götüreceğim. Polina gülümsedi, hazırlanmak için kalktı. Buzdolabı biraz boş olsa da yüreği ferah ve huzurluydu. Bu duygu, bütün kaybolan jambonlardan daha değerliydi. Siz bu hikayeyi kalpten hissettiyseniz beğenmeyi ve abone olmayı unutmayın. Sizce Vadim doğru mu yaptı, yoksa annesine daha mı yumuşak davranmalıydı?

Canım, sana geçen akşam başıma gelen bir olayı anlatayım, şaka gibi vallahi. Biliyorsun, Alinin doğum günü vardı, otuz beş oldu adam. Ben de dedim ki: Bir iki güzel mezemiz olsun, insan bir yıl dönümünde şöyle gönlüce sofra kursa ayıp mı? Son maaşta bir prim gelmişti, hepsini zebra peynire, pastırmaya, somon fümeye yatırdım, valla az değil, markette onların fiyatlarını görünce bir an gözüm karardı. Ali de – illet adam – elinde pastırmayla dönüp, Gerek var mı bu kadar abartmaya? Bu etin kilosu uçak biletiyle yarışıyor resmen! diyor. Güldüm, Senin arkadaşların gelecek, annemiz Aysel Hanım da geliyor, kuru patatesle mi ağırlayacağım milleti? Alt tarafı bir kere yapıyoruz ya! dedim.

Ali de, Canım annem başlar yine, Yazık bu paralara, dedi. Ama biliyor musun, annesi ne yapsak bir bahane buluyor: Çok harcadınız, der, ucuz şey alırsak Fakirsiniz, oğlumun midesini bozuyorsunuz, deyip lafı yapıştırır. Artık hiç umursamıyorum, Allah gönlümü ferah tutsun. Hem Alinin beş sene önce İspanyada yediği jambona benzeyen bir şey bulmuştum, sırf adama sürpriz olsun diye.

Neyse, tam hazırlıklar tamam, mutfak mis gibi kokuyor. O sırada bir de Aysel Hanım erkenden gelecek diye kasıldım; Yardım edeyim, kızım, dedi mi benim içim buz kesiyor. Yardım dediği, mutfağın ortasında en rahat sandalyeye oturup bana laflar, Soğanı öyle mi doğranır, perdenin rengi pek soluk! tenkidinde bulunmak. Tam mutfağın bir köşesine geçtim ki, kapı çaldı, ikide bir tam saatinde…

Ali gitti açtı, Aysel Hanım salondan bağırarak girdi: Oooo doğum günü çocuğum geldi mi bak hele! Gel sevdir anneni, ne olmuş sana böyle, iyice incelmişsin! Hep mi hazır mantı yemek? Aliyi savunuyor, Polin harika yemek yapıyor, anne, mantıyla ne alakası var, demeye uğraşıyor; kadın dinlemiyor tabii.

Sanki vapura binmiş buz kırıcı gibi yürüdü içeri, elinde o meşhur pazar filesi. Mutfağa girdi, Bak size ne getirdim, çocuklar, sizin buzdolabında fareler cirit atar, dedi. Çıkardı, üç litrelik salatalık turşusunu, buruşuk elmalar, bir de eski tip şekerler – bir bakıma nostaljik ama tadına inanasın gelmiyor.

Sonra, tabii, ritüeli başlattı: Buzdolabını açtı. Bir şey sormadan Yer var mı, bahanesiyle içeriyi iyice kolaçan etti. Görünce mezeleri, Ooo, kırmızı havyar mı o, iki kutu havyar! Siz define mi buldunuz, Polin bankamı soydun? dedi. Ali, Prim verdiler, anne, dedi. O parayla bana bahçede yeni çit yaptırsanız daha iyi! diye burun büktü kadıncağız. Sonra, sodalı sandalyeye yayıldı, Hadi bakalım kızım, göster bakalım neler hazırladın. Sabahtan beri tansiyonum fırladı ama geldim yine bak, insan evladının doğum gününde gelmez mi?

Bundan sonraki üç saat klasik, ben mutfağın bir ucundan öbürüne koştum, yemekleri hazırladım; bana devamlı, Mayonez fazla, çok zararlı, Bu ekmek neden pahalı, marketten normal ekmek alsaydın, Et sert olacak, keşke dövseydin, diye bitmek bilmeyen bir eleştiri yağdıkça ben kafamı başka diyara alıp sesleri duymamaya çalıştım – sabaha kadar sürecek sandım!

Altıdan sonra millet gelmeye başladı, Alinin arkadaşları cümbüşle doldurdu evi. Sofrada ne ararsan var: fırında dana, patlıcan ruloları, havyarlı tartaletler, bol bol pastırma ve peynir çeşitleri, salata, sıcak yemekler… Herkes oturdu, ilk kadeh kaldırıldı ki, Aysel Hanım mikrofonu kaptı: Aliciğim, yavrum, seni doğurduğum günü bilsen… Dile kolay, iki gün sancı çektim! Sanki her doğum gününde dinletiyor bu hikayeyi. Ben fırsat bulup tabaklara meze koydum, bir yandan da gülüyorum, çünkü kadın lafı nereye getirse Poline dokundurmadan geçmiyor: Kızımız uğraşmış ama ben olsam daha sade sofra kurardım, asıl önemli olan yemeğin değil, huzurun olması! deyip, sonra yemeğe girişti.

Havanın tadını çıkaran herkes Aliye gülerek Usta mezecin var, ne mutlu! dedi. Ama asıl bana bakmak istemeyen Aysel Hanımın tabağına mezelerin en güzel yeri doldu; pastırma göz açıp kapayana kadar kayboluyor, havyarlı tartaletleri çekirdek gibi yiyor. Tatlıya gelince de, Bu balık neden bu kadar yağlı, biraz tuzlu, bizim zamanda alabalık daha güzeldi! deyip duruyor ama iştahına laf yok; et, peynir, hepsinden Biraz daha diye diye yiyor.

Gece saat on civarı herkes gitmek için kalktı; Alinin dostu, Polin, harika masa kurmuşsun, balık enfesdi! dedi, gülerek elimi sıktı. Kapı kapanınca evde bir sessizlik oldu. Aysel Hanım hemen, Hadi toparlayalım çocuklar, ben yardımcı olurum, Ali sen çöpleri indir, Polin sen yemekleri kutulara koy, dedi. Benim omuzlar iyice düştü, başım kazan gibi… Aysel Hanım, siz yoruldunuz, bırakın ben hallederim, taksi çağırayım mı? dedim. Yok, ille de Para harcama, otobüsle giderim, diyor. Bir yandan da, Sen de bir kendine gel, solmuşsun, ilaç al, yüzünü yıka! deyip duruyor.

Dayanamadım, Tamam, beş dakika dinleneyim, dedim, ilacımı aldım, banyoda yüzümü yıkadım. Geri dönerken Mutfağı boş bırakmak olmaz, diye aklımdan geçiriyorum, yoksa yanlışlıkla yüz temizleme köpüğümle bulaşık yıkayacak neredeyse!

Sessizce mutfağa yaklaşırken bir baktım, Aysel Hanım dolabın önünde, sırtı bana dönük, pazar filesi açılmış, fırtına gibi çalışıyor. Sofrada kalan pastırmanın hepsini, bütün kallavi dilimleri, şık şık poşete koymuş. Sonra dolaptan, yarınki kahvaltıya ayırdığım somon füme, mis gibi üç yüz gramlık dilimi poşetin içine attı. Dün gece uğraşıp zorla yaptığım Napoleon pastasının yarısı yine poşete Kutusu büyük gelmiş herhalde, folyoyla sarıp eze eze ekledi. Sonra parmezan, Bunlar kuruyacak zaten, atarlar, diyerek fileye ekledi. Sonra zeytin kutusu ve canım Aliye hediye edilmiş, kapağı hiç açılmamış pahalı bir konyağı da koydu. Ben şokum, acaba gözüm mü yanılıyor, ama yok, kadın parmaklarını böyle hızlı oynatmıyor normalde! O sırada Ali içeri girdi; Bayağı hava soğuk, dedi. Annesi irkildi, fileyi kapattı, beni görünce bir an gözleri kaydı, sonra hemen kendini topladı: Polin, sen de geldin mi, ben toparlanıyorum, yardımlaşıyorum. Fileyi alıp kucakladı, iyice ağırlaşmış. Ali, Anne, taş mı var orada, yardım edeyim? dedi. Yapma, ben taşırım, boş çerçek, kendi turşu kavanozumu aldım, başka bir şey yok! dedi, savunmaya geçti.

Ben, Aysel Hanım, fileyi bırakır mısınız bir dakika masanın üstüne? dedim. Kadıncağız bir anda gözlerini açtı: Sen bana neyi ima ediyorsun? Üstümü mü arayacaksın şimdi, Ali bak karın bana hırsız muamelesi yapıyor! diyor.

Ali ne olduğunu anlamadan şaşmış bakıyor, Anne, ne var ki? diyor. Ben Bizim yarınki yemekler, etler, balıklar, konyağın hepsi orada; hepsi üç bin lira verdim. Bir de pastamız, dedim. Aysel Hanım Sen haysiyetsiz misin, bana bunları mı söylüyorsun! Gece gündüz emek verdim oğlum için, şimdi bir dilim pastırma mı soruşturuyorsun!

O sırada dosyadaki file patladı, doğum günü hediyeleri, kalan mezeler mutfağın laminantına yayılıverdi. Pastırma, somon, ezilmiş pastam, parmezan, zeytin, şekerler Hepsi yerde. Mutfakta ölüm sessizliği. Ali önce yere, sonra bana, sonra annesine bakıyor, yüzü kıpkırmızı oldu, benim içim titredi.

Mama? dedi, şaşkın. Ne oluyor burada?

Aysel Hanım tam savunmaya geçti: E siz zaten bol alışıyorsunuz, yazık bana, ben on beş bin lira emekli maaşıyla geçiniyorum, etin yanına yaklaşamam, şimdi aldım, çok mu? diye sesi titreyerek çıktı.

Ali yere eğilip, balık dilimini ve konyağı aldı, Anne, mesele et değil, isteseydin, kutuyu kendimiz doldururduk. Ama sen, arkamızdan poşete doldurup kaçmaya çalıştın. O bana hırsızlık gibi geldi deyince ortalık buz kesti.

Aysel Hanım iyice bağırdı, Ben dilenmeye mi geldim? Asıl siz utanın, kendi annenizi böyle mi aşağılayacaksınız! dedi. Ben araya girdim, Ali, kalanları topla, hepsini annene ver. Ali önce şaştı, sonra Gerçekten mi? diye sordu. Ver. Yerdekini ben yemem zaten, pastamız mahvoldu, balık koktu, mezeler gitti. Alıp götürsün, bu ona doğum günü hediyesi olsun. Ben bir ay evde istemiyorum artık.

Aysel Hanım, fileyi aldı, gözleri dolu dolu, Bir daha bu eve gelmem, görürsünüz! dedi, fırlayıp kapıdan çıktı, öyle bir çarptı ki, mutfakta sıva döküldü.

Ben sandalyeye çöktüm, ellerimi yüzüme kapadım. Ali bana konyak getirdi, Hadi iç, sana lazım, dedi. Bir anda adam on yaş yaşlandı, karşıma oturdu, Beni affet Polin, anneme hep göz yumdum, hep annelik işte, dedim, halbuki yıllardır bu yaptığı haksızlık dedi.

Ben güldüm, İnan, ona götürmesi için sürpriz peynir ve sucuk aldım, aşağı çekmecede. Oraya elini bile sürmemiş! Ali kahkaha attı, Vallahi şimdi bir hafta buralarda belirirse kapıyı değiştireceğim; geçenlerde anahtarları aldı, lazım olur diye… Bir sabah eve gelirsem her şeyi götürmüş olmasın!

Dur şimdi dedim, Kahvaltıda ne yiyeceğiz, hepsini aldı gitti! Ali buzdolabına baktı, Bir kutu havyar ve yumurta var, bol bol omlet yaparız, şato gibi bir kahvaltı! dedi. Güldüm, valla hayatımda ilk defa böyle rahat kahvaltı ettim.

Bir iki gün sonra gerçekten aradı, Ali telefonu ekrana kapattı. Açmıyor musun? dedim. Yok, biraz yemek yesin dinlensin, bir ay sonra belki konuşuruz, önce seni sinemaya götürüyorum! deyip gülerek çıktı evden.

Valla dolap bomboş ama içim pamuk gibi hafif. Ne yediysem, hepsinin üstünde. Emin ol, insanın ruhu huzur bulunca dolapta ne olduğunun önemi yok. Sana anlatıyorum çünkü, bu olaydan herkesin çıkarması gereken bir ders var: Sevgi, sınır bilmekle başlıyor; anneye saygı örneği budur diye kendini ezdirirsen bir gün sofrası da, huzuru da eksiliyor. Sen olsan ne yapardın? Ali mi doğru yaptı, yoksa daha yumuşak mı davranmalıydı?

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem çıkmadan önce buzdolabımdaki pahalı yiyecekleri kendi çantasına doldurdu – Emin misin bu kadar çok meze almamız gerektiğine? Bu bıldırcın füme, Polina, fiyatı uçak biletiyle yarışır, – dedi Vadim elinde vakumlu eti döndürerek, etikete ölüm fermanı yazılmış gibi baktı. Polina nefes almadan poşetleri masaya boşaltıyordu; parlayan kırmızı biberler, altın kapaklı havyar kavanozu, ağır bir parça parmesan, şarap şişeleri… Mutfak taze ekmek ve füme kokularıyla doldu. – Vadim, doğum günün. Otuz beş oldun. Arkadaşların gelecek, annen de öyle. Sadece haşlanmış patates ve balık salatası mı koymak istiyorsun masaya? İyi bir prim aldım, yılda bir defa doğru düzgün sofra kurayım da utanmayayım istedim. – Ben patatesle de utanmam, – diye homurdandı Vadim, ama eti yerine koymadı, dikkatlice buzdolabının köşesine yerleştirdi. – Annem yine başlar: “Boşa para harcıyorsunuz, borcunuzu kapatsaydınız daha iyi olurdu.” – Senin annen her şekilde saydırır, – iç geçirdi Polina, salata kasesini çıkarırken. – Pahalı alırsak müsrif, ucuz alırsak fakir sayar bizi. Uzun zamandır Tamara Hanım’ın düşünceleriyle ilgilenmiyorum. Önemli olan senin ve misafirlerin hoşuna gitmesi. Hem o jambonu beş yıl önce İspanya’da yediğinle aynı marka, bayağı aradım bulmak için. Hatırlıyor musun? Vadim gülümsedi. Yüzü gevşedi, huzur buldu. – Çok lezzetliydi, vallahi. Tamam, haklısın. Güzel bir sofra olsun. Sadece, etiketleri sökelim ki annem bayılmasın. Hazırlık tam gaz devam ediyordu. Polina yemek yapmayı severdi ama kimse izlerken değil. Ama ne hikmetse Tamara Hanım bugün erken geleceğini, “kıza yardımcı olmak” istediğini söylemişti. Bu laf Polina’da hep akut stres yaratırdı; kayınvalidenin yardımı genelde mutfağın ortasına oturup geçişi engellemek, eleştiriler yağdırmak ve emirler vermekti. Saat tam iki olmuştu ki kapı çaldı. Vadim açmak için koşturdu, Polina bir an gözlerini kapattı, derin nefes aldı, hızlıca gülümsedi. – İşte doğum günü çocuğu! – koridora yankılandı Tamara Hanım’ın tok sesi. – Gel bakalım, öpeyim seni oğlum! Hemen zayıflamışsın, kemik kaldın! Tabii, hazır mantılarla şişmek ne mümkün! – Anne, ne mantısı, Polina muhteşem yemekler yapıyor, – diye kendini savundu Vadim, ağır paltosunu çıkartmasına yardım ederek. – Amaan, annene karşı gelme. Görüyorum işte, gözlerin çökmüş. Hoş geldin Polina. Tamara Hanım mutfağa daldı, sanki bir buz kırıcı gibi. Her zamanki büyük alışveriş çantasını koltuğuna yerleştirdi. – Merhaba Tamara Hanım. Sizi görmek güzel. Buyurun, çay hazır. – Çay sonra, – eliyle savdı. – Size biraz erzak getirdim. Gençler, sizin buzdolabı hep boş olur bilirim. Masanın üstüne armağanlarını boşaltmaya başladı: ev yapımı salatalık turşusu kavanozu, bahçeden buruşmuş elmalar, eski tip “Bonbon Şeker” torbası. – İşte, tamamen doğal salatalıklar, – gururla söyledi. – Elmaları da vitamin niyetine, çürükleri kesersiniz, komposto olur. – Teşekkürler, – dedi Polina, bulanık salamura suyu görmemeye çalışarak. – Deneriz elbette. Bu arada Tamara Hanım çoktan dolabı açmış, denetimine başlamıştı. – Ooo! – uzattı. – Havyar? Kırmızı? İki kutu? Hazine mi buldunuz yoksa Polina banka mı soydun? – Prim aldım anne, – dedi Vadim, peynir tabağından bir parça çalarken. – Prim… Tabii. Annene yardım etmek yok, eşya alacağına havyar yiyorsunuz… Neyse, sizin hayatınız. Dolabı kapattı, sevdiği sandalyeye yerleşip lavaboya girişi kapattı. – Hadi Polina, göster bakalım neler yaptın? Ben biraz dinleneyim, ayaklarım ağrıyor. Sonraki üç saat klasik şekilde geçti. Polina mutfakta çalıştı, Tamara Hanım yapılan her şeye yorum yaptı: – Çok mayonez koyuyorsun, zararlı. – Ekmeği niye pahalı aldın, markette otuz liraya ekmek var. – Eti daha iyi dövmeliydin, sert olacak. Polina duymamayı öğrenmişti. Akşam altı gibi konuklar geldi, arkadaşlar evi doldurdu, mis kokular yayıldı. Masa dolup taştı: fırında dana, patlıcan ruloları, havyarlı minik kaplar, jambon ve üç çeşit peynirden oluşan meze, salata, ana yemek… İlk kadeh kaldırılınca Tamara Hanım hemen sözü aldı. – Vadimciğim, evladım, – gözlerini silerek başladı. – Sen doğduğunda çok çekmiştim, iki gün sancı… Konuklar yine doğum hikayesini dinlerken Polina fırsat bulup salatasını aldı. – …Evlenip büyüdün işte oğlum. Kimle, nasip öyle. Önemli olan mutlu olman. Polina elinden geleni yapmış, pahalı şeyler almış. Ben olsam daha sade bir masa kurardım, ama şimdi herkes gösteriş peşinde. Büyük bir dilim füme balığı tabağına aldı, tadına baktı. – Hımm, – dedi ağız dolusu. – Balık işte, çok tuzlu ve yağlı. Eskiden mamul balık daha güzeldi. Eleştiriler arasında Tamara Hanım iştahla yemeye devam etti; en leziz parçalar hep onun tabağına gitti. Jambon tükeniyordu, havyarlı minik kapları mısır gibi yedi: – Havyar çok küçük taneli, suni galiba? Bakarsın sonrasında kutusuna, içeriğine bir bakayım. Zehirlenmeyelim! Polina gülümsedi, konuklara şarap doldurdu. Vadim kızarıyordu ama sesini çıkarmıyordu; annesi yanında olduğu sürece tartışmazdı. Gece ilerledi, konuklar eğlendi, yemekler övüldü, Zamara Hanım arada “emekli maaşıyla geçinmek zor, evlatlar vefasız” diye söyleniyordu. On, on buçuğu bulunca herkes yavaşça vedalaşıp çıktı. – Polina, harikasın! – dedi Vadim’in en yakın arkadaşı. – Balık efsane! Sağ ol! Son konuk da gidince ev sessizliğe gömüldü. Tamara Hanım hemen bulaşık toplamaya başladı. – Hadi, toparlayalım, yoksa siz sabaha kadar bitiremezsiniz, – diye buyurdu. – Vadim, çöpü çıkar, paketler dolmuş. Polina, sıcak yemekleri kutuya koy. Polina’nın üstüne inanılmaz bir yorgunluk çöktü, başı ağrıyordu. – Tamara Hanım, bırakın ben hallederim. Dinlenin, size taksi çağırayım mı? – Taksi ne? Para mı çok? Otobüsle dönerim, hâlâ çalışıyor. Yardım edeyim dedim işte! Sen çok yorgunsun, git yüzünü yıka, ilaç iç. Ben hemen hallederim. Polina kendini kötü hissediyordu; migrenden boğazı bulandı. – Tamam, pes ettim. Beş dakika dinleneyim. Vadim birazdan döner, sizi uğurlarım. İlacını aldı, yüzünü yıkadı, kulağına gelen ses biraz azaldı. “Mutfağı yalnız bırakırsam … Kremimi deterjan sanıp bulaşık yıkar, tencerelerin yerini değiştirir…” diye düşündü. Sessizce mutfağa yaklaştı. Tamara Hanım sırtı dönük, açık buzdolabının önünde, taburesine alışveriş çantasını koymuş, seri şekilde çalışıyordu. Masadaki et tabağını aldı, içinde kalan pahalı jambon, bonfile ve sucukları önceden hazırladığı torbaya doldurdu, çantasının dibine attı. Polina şaşırdı, gözlerine inanamadı. Kayınvalidesi buzdolabına gitti. Polina’nın özel olarak ayırdığı kırmızı balık parçasını (kahvaltıya saklamıştı) torbaya ekledi. Ardından evde kalan “Napolyon” pastasının yarısını, kutusuna sığmayınca folyoya sardı, hamurları ezdi. Artakalan parça parmesan da (köprü fiyatına) aynı şekilde çantasına dahil oldu; yanına bir kavanoz zeytin ve neredeyse tam dolu pahalı bir konyak şişesi de gitti. Polina kapıda donakaldı. Ne yapmalı? Bağırmalı mı? Hırsızlıkla mı suçlamalı? Kayınvalidesine “hırsız” diyemiyordu. Tam o anda kapı açıldı, Vadim döndü. – Off, dışarısı çok soğuk! – dedi. – Anne, hazır mısın? Kabanı çıkarmam, aşağı kadar seni geçireceğim. Tamara Hanım irkildi, çantasını hızlıca kapattı, yüzünde kısa bir şaşkınlık, ardından soğukkanlılık. – Aa, Polina, çıktın mı? Temizlik yapıyorum işte. Vadim geldi mi? Güzel. Hazırım. Ağırlaşan çantasını zorla kaldırdı. – Anne, ne var orada, taş mı taşıyorsun? – mutfağa uzandı Vadim. – Gerek yok! – diye bağırdı Tamara Hanım, çantasını kendine bastırarak. – Ben taşırım! Orada… boş kavanozlar! Salatalıklarınızı tencereye koydum, kavanozları aldım, kişisel eşyalarım… Dokunma! Polina, Vadim’e baktı. Vadim annesine bakıyordu, şaşkın. – Anne, hangi kavanoz? Bir tane getirdin, o da dolu camın üstünde. – Diğer kavanozlar! – diye kızardı Tamara Hanım. – Takıldın işte! Eve gitmek istiyorum! Bütün gün kölelik yaptım! Polina bir adım attı. Artık baş ağrısı geçmiş, yerini buz gibi bir sakinliğe bırakmıştı. – Tamara Hanım, – dedi kısık ama net bir sesle. – Çantanızı masanın üstüne koyun lütfen. – Ne? – gözleri büyüdü Tamara Hanım’ın. – Sen nasıl konuşuyorsun bana? Arama mı yapacaksın? Vadim, duyuyor musun karını? Beni hırsız sanıyor! – Polina, ne yapıyorsun? – Vadim şaşkınlıkla bakıyor. – Anne sadece… – Vadim, – lafını kesti Polina, gözünü kayınvalidesinden ayırmadan. – O çantada bizim yarının kahvaltısı ve yemeği var. Orada üç bin liraya aldığım balık var, senin sevdiğin jambon var. Hediye konyak var. Pasta var. – Saçmalıyorsun! – diye bağırdı Tamara Hanım, kapıya doğru geri çekilerek. – Nasıl böyle söylersin! Ben emekli öğretmenim, şerefli insanım! Bir lokma almadım! Yalnız bırakın yemeğinizi! Çantası masanın köşesine takıldı, kulpları yırtıldı, içerik yere saçıldı. Manzara tam anlamıyla sansasyoneldi. Floora sucuklar yayıldı. Balık torbası açıldı, yağlı balık Vadim’in terliğine yapıştı. Pastanın folyosu açıldı, ezilmiş “Napolyon” ortaya çıktı. Konyak şişesi sandalye ayağına vurdu, kırılmadı. Parmesan parçası ve bir avuç şeker üstüne kaplandı. Sessizlik oldu; sadece buzdolabı uğulduyor, Tamara Hanım zor nefes alıyordu. Vadim yere saçılan yiyeceklere, sonra annesine, sonra ayağındaki balığa baktı. Yüzü değişti; önce şaşkınlık, sonra anlama, sonra yoğun utanç. – Anne? – dedi. – Bu ne? Tamara Hanım saldırganlaştı. – Nesi var? – patladı. – Aldım evet! Size çok! Nasıl olsa atarsınız! Yiyemiyorsunuz bile! Ben emekli maaşıyla yaşıyorum! Şu jambonu televizyonda gördüm! Bir kere insanca yemeğe hakkım yok mu? Seni büyüttüm! Gece uykusuz kaldım! Bir dilim sucuktan annene acıyorsun mu? Polina susuyordu. Vadim’in ne yapacağını bekliyordu. Genelde bu anda Vadim “Tamam anne, al, ne olacak, kıyamam” der, olayı yatıştırmaya çalışırdı. Vadim ağır ağır balığı kaldırıp masaya koydu, konyak şişesini kaldırdı. – Anne, – dedi çok yavaşça. – Konu sucuk değil. İsteseydin, kendin paket verirdik. Hep veriyoruz zaten. – Dilencilik mi yapacağım? İsteyecek miyim? – diye bağırdı Tamara Hanım, yenildiğini görüp şiddetlendi. – Anne kendi evladından isteyecek mi! Siz kendiniz teklif etmelisiniz! Benciller! – İstemedin, – Vadim başını salladı. – Gizlice aldın. Polina banyoya gidince hepsini çantaya doldurdun. Fare gibi. – Bana ne dedin?! – kalbine sarıldı Tamara Hanım. – Kalbim! Kalbim! Beni öldüreceksiniz! – Tiyatroya gerek yok, Tamara Hanım, – dedi Polina soğuk bir sesle. – Valide kartı sol cebinizde, paltonuzu çıkarırken gördüm. Tamara Hanım dondu, tiyatro bozuldu. – Vadim, – Polina kocasına döndü. – Dökülenleri pikeye koyar mısın, lütfen? – Niye? – şaşırdı Vadim. – Ver annenize. Hepsi onun olsun. – Polina? – şaşkın Vadim. – Olsun, – kararlı biçimde tekrarladı. – Balık zaten yere düştü, yemeyeceğim. Pasta ezildi. Sucuğu da. Hepsi onun hediyesi, senin doğum günü hatırası. Bir ay boyunca bu evde görmek istemiyorum kendisini. Tamara Hanım nefes alamıyordu adeta. Vadim balık, peynir ve ezilmiş pastayı torbaya koydu, konyak şişesini masaya bıraktı. – Konyak kalıyor, – dedi. – Bunu ben içeceğim, çok ihtiyacım var. Paketi annesine uzattı. – Al anne. Ve git. Taksi birazdan aşağıda. – Beni evimden kovuyorsunuz mu? Anneciğinizi? Yemek için mi? – Yalan için, anne. Saygısızlık için. Evime, karıma. Tamara Hanım paketi kaptı, gözleri dolu dolu. – Bu eve bir daha adımımı atmam! Yaşayın bakalım, burjuvalar! O sucuk boğazınıza dizilsin! Dış kapıyı öyle sert kapattı ki sıva dökülmeye başladı. Polina sandalyeye oturup başını ellerine gömdü. Titriyordu. Vadim iki kadeh çıkardı, konyak koydu. Biri Polina’ya, biri kendine. – İç, – dedi. – İhtiyacın var. Polina başını kaldırdı, Vadim on yıl yaşlanmış gibiydi. Karşısına oturup elini tuttu. – Özür dilerim Polina. – Neden? Sen bilmiyordun ki. – Fark edemedim diye… İzin verdim ona böyle davranmasına… Hep annem diye, iyi biri diye düşündüm. Şimdi… Çok utandım. Sanki o sucukları ben çaldım. Polina konyaktan bir yudum aldı. Boğazını yaksa da rahatlatmıştı. – Biliyor musun, – acımsı gülümseyerek dedi. – Asıl komik olan, ona vermek için ekstradan sucuk ve peynir almıştım. Alt rafta duruyor hala. Sadece oraya ulaşamamış. Vadim gülmekten az kala: – Gerçekten mi? – Evet. Fakirlikten yine yakınır diye, insan gibi vereyim dedim. – Demek ki insan gibi olmuyor onunla, – Vadim bir dikişte kadehi boşalttı. – Yarın gidip kapı kilitlerini değiştireceğim. Anahtarı var ya, “bir şey olursa” diye altı ay önce aldı. Onun için eve gelince televizyon götürülmesin, “komşu Verda’da daha büyük ekran” diye. Polina kocasına şaşkın ve takdir dolu baktı. İlk defa evliliklerinde kocasının annesiyle ilgili çekinceleri yoktu. Jambon krizi, sabrın son damlası oldu. – Yarın ne yiyeceğiz peki? – diye sordu Polina, masaya bakarak. – Her şeyi götürdü. Vadim buzdolabını açtı. – Bir kutu havyar kalmış, onu görmemiş. Yumurta ve süt de var. Havyarlı omlet yaparız, mis gibi. Polina güldü. Stres azalmıştı. – Bir de o çürük elmalar var, – diye hatırlattı. – Onlarla komposto kaynatabilirim. – Yok artık, – Vadim burun kıvırdı. – Yarın onları turşuyla beraber çöpe atacağım. Artık “insani yardım” istemiyorum. İkisi mutfakta uzun süre oturdu, konyaklarını bitirip konuştular. Yıllarca sustukları şeyleri konuştu: sınırlar, anne sevgisinin ezilmeye izin vermek demek olmadığını, gerçek aile olmayı. Sabah Polina kahve kokusuna uyandı; Vadim mutfakta çalışıyordu. – Günaydın, – kafasına dokundu, öptü. – Düşündüm de… Primden bir şey kaldı mı? – Biraz var. Niye sordun? – Hafta sonu bir yerlere gidelim mi? Bir otele ya da iki günlüğüne İstanbul’a? Uzaklaşalım. Telefonları kapatalım. – Ya anne? Tüm akrabaları arar, bizi kötüler. – Varsın konuşsun. Onun tercihi. Bizim de tercihimiz var. Omlet hazır, gel kahvaltı et. Polina omletin üstündeki kırmızı havyara baktı, hayatının en güzel kahvaltısı olduğunu düşündü. Çünkü bu omlet vicdan ve başkalarının talebi olmadan, özgürce yenilen bir omletti. Gerçekten Tamara Hanım iki gün sonra aradı. Vadim aramayı ekrana bakıp ters çevirdi. – Açmayacak mısın? – diye sordu Polina. – Hayır. Varsın biraz sucuk yesin, sakinleşsin. Belki bir ay sonra konuşuruz. Şimdi daha önemli işlerim var: Eşimi sinemaya götüreceğim. Polina gülümsedi, hazırlanmak için kalktı. Buzdolabı biraz boş olsa da yüreği ferah ve huzurluydu. Bu duygu, bütün kaybolan jambonlardan daha değerliydi. Siz bu hikayeyi kalpten hissettiyseniz beğenmeyi ve abone olmayı unutmayın. Sizce Vadim doğru mu yaptı, yoksa annesine daha mı yumuşak davranmalıydı?