Canım, sana geçen akşam başıma gelen bir olayı anlatayım, şaka gibi vallahi. Biliyorsun, Alinin doğum günü vardı, otuz beş oldu adam. Ben de dedim ki: Bir iki güzel mezemiz olsun, insan bir yıl dönümünde şöyle gönlüce sofra kursa ayıp mı? Son maaşta bir prim gelmişti, hepsini zebra peynire, pastırmaya, somon fümeye yatırdım, valla az değil, markette onların fiyatlarını görünce bir an gözüm karardı. Ali de – illet adam – elinde pastırmayla dönüp, Gerek var mı bu kadar abartmaya? Bu etin kilosu uçak biletiyle yarışıyor resmen! diyor. Güldüm, Senin arkadaşların gelecek, annemiz Aysel Hanım da geliyor, kuru patatesle mi ağırlayacağım milleti? Alt tarafı bir kere yapıyoruz ya! dedim.
Ali de, Canım annem başlar yine, Yazık bu paralara, dedi. Ama biliyor musun, annesi ne yapsak bir bahane buluyor: Çok harcadınız, der, ucuz şey alırsak Fakirsiniz, oğlumun midesini bozuyorsunuz, deyip lafı yapıştırır. Artık hiç umursamıyorum, Allah gönlümü ferah tutsun. Hem Alinin beş sene önce İspanyada yediği jambona benzeyen bir şey bulmuştum, sırf adama sürpriz olsun diye.
Neyse, tam hazırlıklar tamam, mutfak mis gibi kokuyor. O sırada bir de Aysel Hanım erkenden gelecek diye kasıldım; Yardım edeyim, kızım, dedi mi benim içim buz kesiyor. Yardım dediği, mutfağın ortasında en rahat sandalyeye oturup bana laflar, Soğanı öyle mi doğranır, perdenin rengi pek soluk! tenkidinde bulunmak. Tam mutfağın bir köşesine geçtim ki, kapı çaldı, ikide bir tam saatinde…
Ali gitti açtı, Aysel Hanım salondan bağırarak girdi: Oooo doğum günü çocuğum geldi mi bak hele! Gel sevdir anneni, ne olmuş sana böyle, iyice incelmişsin! Hep mi hazır mantı yemek? Aliyi savunuyor, Polin harika yemek yapıyor, anne, mantıyla ne alakası var, demeye uğraşıyor; kadın dinlemiyor tabii.
Sanki vapura binmiş buz kırıcı gibi yürüdü içeri, elinde o meşhur pazar filesi. Mutfağa girdi, Bak size ne getirdim, çocuklar, sizin buzdolabında fareler cirit atar, dedi. Çıkardı, üç litrelik salatalık turşusunu, buruşuk elmalar, bir de eski tip şekerler – bir bakıma nostaljik ama tadına inanasın gelmiyor.
Sonra, tabii, ritüeli başlattı: Buzdolabını açtı. Bir şey sormadan Yer var mı, bahanesiyle içeriyi iyice kolaçan etti. Görünce mezeleri, Ooo, kırmızı havyar mı o, iki kutu havyar! Siz define mi buldunuz, Polin bankamı soydun? dedi. Ali, Prim verdiler, anne, dedi. O parayla bana bahçede yeni çit yaptırsanız daha iyi! diye burun büktü kadıncağız. Sonra, sodalı sandalyeye yayıldı, Hadi bakalım kızım, göster bakalım neler hazırladın. Sabahtan beri tansiyonum fırladı ama geldim yine bak, insan evladının doğum gününde gelmez mi?
Bundan sonraki üç saat klasik, ben mutfağın bir ucundan öbürüne koştum, yemekleri hazırladım; bana devamlı, Mayonez fazla, çok zararlı, Bu ekmek neden pahalı, marketten normal ekmek alsaydın, Et sert olacak, keşke dövseydin, diye bitmek bilmeyen bir eleştiri yağdıkça ben kafamı başka diyara alıp sesleri duymamaya çalıştım – sabaha kadar sürecek sandım!
Altıdan sonra millet gelmeye başladı, Alinin arkadaşları cümbüşle doldurdu evi. Sofrada ne ararsan var: fırında dana, patlıcan ruloları, havyarlı tartaletler, bol bol pastırma ve peynir çeşitleri, salata, sıcak yemekler… Herkes oturdu, ilk kadeh kaldırıldı ki, Aysel Hanım mikrofonu kaptı: Aliciğim, yavrum, seni doğurduğum günü bilsen… Dile kolay, iki gün sancı çektim! Sanki her doğum gününde dinletiyor bu hikayeyi. Ben fırsat bulup tabaklara meze koydum, bir yandan da gülüyorum, çünkü kadın lafı nereye getirse Poline dokundurmadan geçmiyor: Kızımız uğraşmış ama ben olsam daha sade sofra kurardım, asıl önemli olan yemeğin değil, huzurun olması! deyip, sonra yemeğe girişti.
Havanın tadını çıkaran herkes Aliye gülerek Usta mezecin var, ne mutlu! dedi. Ama asıl bana bakmak istemeyen Aysel Hanımın tabağına mezelerin en güzel yeri doldu; pastırma göz açıp kapayana kadar kayboluyor, havyarlı tartaletleri çekirdek gibi yiyor. Tatlıya gelince de, Bu balık neden bu kadar yağlı, biraz tuzlu, bizim zamanda alabalık daha güzeldi! deyip duruyor ama iştahına laf yok; et, peynir, hepsinden Biraz daha diye diye yiyor.
Gece saat on civarı herkes gitmek için kalktı; Alinin dostu, Polin, harika masa kurmuşsun, balık enfesdi! dedi, gülerek elimi sıktı. Kapı kapanınca evde bir sessizlik oldu. Aysel Hanım hemen, Hadi toparlayalım çocuklar, ben yardımcı olurum, Ali sen çöpleri indir, Polin sen yemekleri kutulara koy, dedi. Benim omuzlar iyice düştü, başım kazan gibi… Aysel Hanım, siz yoruldunuz, bırakın ben hallederim, taksi çağırayım mı? dedim. Yok, ille de Para harcama, otobüsle giderim, diyor. Bir yandan da, Sen de bir kendine gel, solmuşsun, ilaç al, yüzünü yıka! deyip duruyor.
Dayanamadım, Tamam, beş dakika dinleneyim, dedim, ilacımı aldım, banyoda yüzümü yıkadım. Geri dönerken Mutfağı boş bırakmak olmaz, diye aklımdan geçiriyorum, yoksa yanlışlıkla yüz temizleme köpüğümle bulaşık yıkayacak neredeyse!
Sessizce mutfağa yaklaşırken bir baktım, Aysel Hanım dolabın önünde, sırtı bana dönük, pazar filesi açılmış, fırtına gibi çalışıyor. Sofrada kalan pastırmanın hepsini, bütün kallavi dilimleri, şık şık poşete koymuş. Sonra dolaptan, yarınki kahvaltıya ayırdığım somon füme, mis gibi üç yüz gramlık dilimi poşetin içine attı. Dün gece uğraşıp zorla yaptığım Napoleon pastasının yarısı yine poşete Kutusu büyük gelmiş herhalde, folyoyla sarıp eze eze ekledi. Sonra parmezan, Bunlar kuruyacak zaten, atarlar, diyerek fileye ekledi. Sonra zeytin kutusu ve canım Aliye hediye edilmiş, kapağı hiç açılmamış pahalı bir konyağı da koydu. Ben şokum, acaba gözüm mü yanılıyor, ama yok, kadın parmaklarını böyle hızlı oynatmıyor normalde! O sırada Ali içeri girdi; Bayağı hava soğuk, dedi. Annesi irkildi, fileyi kapattı, beni görünce bir an gözleri kaydı, sonra hemen kendini topladı: Polin, sen de geldin mi, ben toparlanıyorum, yardımlaşıyorum. Fileyi alıp kucakladı, iyice ağırlaşmış. Ali, Anne, taş mı var orada, yardım edeyim? dedi. Yapma, ben taşırım, boş çerçek, kendi turşu kavanozumu aldım, başka bir şey yok! dedi, savunmaya geçti.
Ben, Aysel Hanım, fileyi bırakır mısınız bir dakika masanın üstüne? dedim. Kadıncağız bir anda gözlerini açtı: Sen bana neyi ima ediyorsun? Üstümü mü arayacaksın şimdi, Ali bak karın bana hırsız muamelesi yapıyor! diyor.
Ali ne olduğunu anlamadan şaşmış bakıyor, Anne, ne var ki? diyor. Ben Bizim yarınki yemekler, etler, balıklar, konyağın hepsi orada; hepsi üç bin lira verdim. Bir de pastamız, dedim. Aysel Hanım Sen haysiyetsiz misin, bana bunları mı söylüyorsun! Gece gündüz emek verdim oğlum için, şimdi bir dilim pastırma mı soruşturuyorsun!
O sırada dosyadaki file patladı, doğum günü hediyeleri, kalan mezeler mutfağın laminantına yayılıverdi. Pastırma, somon, ezilmiş pastam, parmezan, zeytin, şekerler Hepsi yerde. Mutfakta ölüm sessizliği. Ali önce yere, sonra bana, sonra annesine bakıyor, yüzü kıpkırmızı oldu, benim içim titredi.
Mama? dedi, şaşkın. Ne oluyor burada?
Aysel Hanım tam savunmaya geçti: E siz zaten bol alışıyorsunuz, yazık bana, ben on beş bin lira emekli maaşıyla geçiniyorum, etin yanına yaklaşamam, şimdi aldım, çok mu? diye sesi titreyerek çıktı.
Ali yere eğilip, balık dilimini ve konyağı aldı, Anne, mesele et değil, isteseydin, kutuyu kendimiz doldururduk. Ama sen, arkamızdan poşete doldurup kaçmaya çalıştın. O bana hırsızlık gibi geldi deyince ortalık buz kesti.
Aysel Hanım iyice bağırdı, Ben dilenmeye mi geldim? Asıl siz utanın, kendi annenizi böyle mi aşağılayacaksınız! dedi. Ben araya girdim, Ali, kalanları topla, hepsini annene ver. Ali önce şaştı, sonra Gerçekten mi? diye sordu. Ver. Yerdekini ben yemem zaten, pastamız mahvoldu, balık koktu, mezeler gitti. Alıp götürsün, bu ona doğum günü hediyesi olsun. Ben bir ay evde istemiyorum artık.
Aysel Hanım, fileyi aldı, gözleri dolu dolu, Bir daha bu eve gelmem, görürsünüz! dedi, fırlayıp kapıdan çıktı, öyle bir çarptı ki, mutfakta sıva döküldü.
Ben sandalyeye çöktüm, ellerimi yüzüme kapadım. Ali bana konyak getirdi, Hadi iç, sana lazım, dedi. Bir anda adam on yaş yaşlandı, karşıma oturdu, Beni affet Polin, anneme hep göz yumdum, hep annelik işte, dedim, halbuki yıllardır bu yaptığı haksızlık dedi.
Ben güldüm, İnan, ona götürmesi için sürpriz peynir ve sucuk aldım, aşağı çekmecede. Oraya elini bile sürmemiş! Ali kahkaha attı, Vallahi şimdi bir hafta buralarda belirirse kapıyı değiştireceğim; geçenlerde anahtarları aldı, lazım olur diye… Bir sabah eve gelirsem her şeyi götürmüş olmasın!
Dur şimdi dedim, Kahvaltıda ne yiyeceğiz, hepsini aldı gitti! Ali buzdolabına baktı, Bir kutu havyar ve yumurta var, bol bol omlet yaparız, şato gibi bir kahvaltı! dedi. Güldüm, valla hayatımda ilk defa böyle rahat kahvaltı ettim.
Bir iki gün sonra gerçekten aradı, Ali telefonu ekrana kapattı. Açmıyor musun? dedim. Yok, biraz yemek yesin dinlensin, bir ay sonra belki konuşuruz, önce seni sinemaya götürüyorum! deyip gülerek çıktı evden.
Valla dolap bomboş ama içim pamuk gibi hafif. Ne yediysem, hepsinin üstünde. Emin ol, insanın ruhu huzur bulunca dolapta ne olduğunun önemi yok. Sana anlatıyorum çünkü, bu olaydan herkesin çıkarması gereken bir ders var: Sevgi, sınır bilmekle başlıyor; anneye saygı örneği budur diye kendini ezdirirsen bir gün sofrası da, huzuru da eksiliyor. Sen olsan ne yapardın? Ali mi doğru yaptı, yoksa daha yumuşak mı davranmalıydı?




