Hatırımda, yıllar öncesinin bir Kurban Bayramında, akrabalarımız büyük bir telaşla ve beklentiyle bizim eve misafirliğe gelmişti. Tüm hazırlıkları günler öncesinden yapmış, mutfağı doldurmuş, salona yeni koltuk takımı almış, hatta yatak odamız için özel kadife nevresim takımı edinmiştik. O zamanlar İstanbulda güzel, ferah bir semtte, üç odalı yeni bir daireye taşınmıştık; aylarca uğraştığımız tadilat henüz bitmiş, her köşesi bize huzur vaat eden bir yuva olmuştu.
İşte tam o gün, mutfağın ortasında Halime Teyze, koca bir sini kuzu kelle paçasıyla, benim ufak saklama kutularımın arasına yer açmaya çalışıyordu. Kapalı emaye kabını zorla alt rafa sığdırmaya çabalarken şikâyet ediyordu:
Kızım, bu paçayı nereye koyacağım? Buzdolabında, avokadoymuş, rezene köküymüş ne ararsan var. Şu ecnebi şeyleri de bırak artık. İnsanın dili dönmüyor!
O sırada ocakta tencerede terbiyeli et pişiren ben, içimden ona kadar sayıp derin bir nefes aldım. Halime Teyze ve kızı Ayşen teyzoğlum henüz yirmi dakika önce kapıdan girmişti ama evin düzeninde, sanki Yörük obası kurulmuş gibi bir kıyamet kopuyordu. Herkesin yaşam tarzı baştan şekillenmeye başlamıştı bile.
Halime Teyze, bence balkona koyun. Camlar kapalı, hava serin, bir şey olmaz. Buzdolabında hazırladığım zeytinyağlılar duruyor, donmasınlar lütfen, dedim olabildiğince nazikçe ama sesimi yükseltmeden.
Balkona mı? Aman Allah! Şehir tozu dolar oraya. Hem yemek yere konur muymuş? Neyse, şu yeşillikleri kaldırayım, kimse yemez zaten. Müslümana et lazım, otla mı doyacağız?
O an, mutfak sandalyesinde ekmek doğrayıp sessizce görünmez olmaya çalışan eşim Murata göz ucuyla yardım aradım. Murat, uzun boylu, sakin yaradılışlı bir adamdı; Halime Teyzenin de Ayşenin de o dik başlı tavırlarını çok iyi bilirdi. Ayşen, şu an banyoyu teftiş etmedeydi, seramiklerin desenini yüksek sesle eleştiriyordu.
Murat, lütfen Halime Teyzeyle birlikte paça sinisini balkona çıkarın. Orayı temizleyip yer hazırlamıştım zaten, dedim kesin ifadeyle.
Murat hemen kalkıp Halime Teyzenin elinden kabı aldı ve koridorda gözden kayboldu. Teyze, sinisini bıraktı, bu defa ilgisini bana çevirdi:
Ne solgun olmuşsun, Melek kızım? Yine mi detokslardasın, diyetlerde? Aha şu Ayşen kızım gibi gürbüz olacaksın. Sen her geçen gün sararıp soluyorsun. Şu dekorasyonu da anlamadım. Hastane gibi beyaz ve gri. Altın yaldızlı duvar kağıdı yapsan mükemmel olurdu, ne güzel modeller geldi pazara!
Biz sade ve ferah seviyoruz Halime Teyze, dedim. Herkesin zevki başka.
Tam o anda mutfağa Ayşen girdi. Benden üç yaş büyük, ama kendini hep benden on beş yaş kıdemli sanan, hayat dersleri vermeyi seven bir kadın Peşinden iki oğlu, beş ve altı yaşında çikolatalı elleriyle koşuşturuyordu.
Melek, banyonuzda yalnızca duş mu var? Ben küvet bekliyordum. Akşam çocukları nasıl yıkayacağım? Onlar alışık bol suda oynamaya.
Biz kendimiz için yaptık tadilatı, duşu daha çok tercih ediyoruz. Onlar büyüdü, duşla gayet idare ederiz, dedim, sinirlerim gerilmeye başlarken.
Aylar öncesinden plan yapmışlardı; Halime Teyze ve Ayşen, çocuklarıyla birlikte Kurban Bayramını İstanbulda geçirmek istiyorlardı. Bari akrabaya uğrayalım, az da olsa değişiklik olur diye savunmuşlardı. Ben de misafirperverler arasında büyüdüğümden, hayır diyemedim. Oysa önceki ziyaretlerinde evin altını üstüne getirip haftalarca yorgunluk bırakmışlardı.
Ama eskiden, küçük bir iki odalı, yıpranmış bir dairemiz vardı. Şimdi ise yeni evimiz, titizlikle düzenlenmiş, huzur dolu bir yuvaydı. En önemlisi de yatak odamız: benim sığınağım, huzur adacığım. Koyu mavi duvarlar, ışık geçirmez kalın perdeler, yumuşacık halı ve pahalı ortopedik yatak. Evin en mahrem yeri. Muratla kararımız netti: Oda misafire kapalı. Geniş salonda açılır koltuk, gerektiğinde Muratın çalışma odasında ilave bir kanepe.
Tam o sırada Ayşenin oğlu mızmızlandı:
Anne, su isterim!
Git, Teyzen Melekten iste, dedi umursamazca. Melek, çocuklara bir meyve suyu ver de, yolda yıprandılar.
Dolaptan bir kutu elma suyu çıkarıp bardaklara paylaştırdım.
Aman dikkat edin, halıya damlatmayın. Gerçek parke, sıkıntı olur, uyardım.
Aman sanki parkede bir damla önemli, dedi Halime Teyze gülerek. Ev insan içindir, eşya için değil. Çocuk bu, dökerse ne olur? Sen de çok kasılıyorsun son zamanlarda.
Murat geri geldi, ortamda gerginlik hissederek hemen öneride bulundu:
Buyurun, sofraya oturalım yavaş yavaş. Zaten yakında eski yılı uğurlayacağız.
Yemek telaşlı başladı. Çocuklar masanın etrafında koşturup sucuk ve peynirlere saldırdılar; Ayşen telefonda yolculuğu anlatırken, Halime Teyze her tabağa laf ediyordu.
Karidesli salata mı? dedi bir tanesini inceleyip. Bunları anlamam. Sirkeli hamsi, lahana salatası iyi güzel de bu karidesle marul, gereksiz bence. Melek, bari patates haşlasaydın, bu trüflü pürede bir tuhaf koku var
Anne, bu gurme lezzet, dedi Ayşen. Ama ben de gelenekseli severim. Melek, mantarları uzat bakalım. Evde mi turşuladın yoksa marketten mi?
Marketten, köyden.
Belliydi. Elinle uğraşmak zor gelir tabii, dedi Halime Teyze, hemen kendi getirdiği konserve mantarı açmak üzere kalktı.
Yemeğin ilerleyen saatlerinde Murat, elimi tutup sıkınca Dayan, üç gün sonra bitecek dercesine baktı gözlerime.
Akşam sekize doğru, çocuklar tablete gömülüp etraf sükûnete büründüğünde, konaklama konusu gündeme geldi.
Aman yoruldum yolda, beli bozuk, tren sarsıntı yaptı! dedi Halime Teyze. Şöyle uzanıp ayaklarımı uzatmak isterim.
Evet anne, yatak lazım, destekledi Ayşen. Melek, nerede yatacağız?
Salonda geniş açılır koltuk var; iki yetişkine rahat, Ayşen için de çalışma odasında kanepe. Dilerseniz şişme yatak da var; konforlu, dedim.
Bir an sessizlik oldu. Halime Teyze yemeyi bıraktı, Ayşen kaşlarını kaldırdı.
Koltuk mu? dedi Halime Teyze, bana deli gözüyle bakarak. Melek, şaka mı yapıyorsun? Benim bel sorunlarım var; sabah kalkamam. Yatak lazım. Yumuşak ve düzgün.
Teyze, koltuk ortopedik, misafirler için aldık özellikle, açıklamaya başladığım anda,
Onun adı koltuk; ben eskiyim, belim hassas. Siz gençsiniz, yerde de yatarsınız. Ama yaşlıya yatak gerek. Hatta çocuklarla birlikte de rahat olur, dedi Ayşen.
Bir dakika, dedim, yüzümde sıcaklık hissettim. Bizim yatak odasını ve yatağımızı isteyip, biz salonda mı yatacağız?
Aman Melek, abartma! Misafire evin en iyisi verilir. Annem, rahmetli büyükannem böyle öğretmişti. Sen iyice şehirlileştin, adet unuttun!
Teyze, adet misafire en iyi yemek ve içecektir. Yatak hijyen meselesi; şahsi alanımız. Kusura bakmayın ama yatak odasını asla veremem. Merak etmeyin, uygun yatak ve koltuk mevcut.
Ayşen kadehi sertçe masaya bıraktı.
Gerçek mi söylüyorsun Melek? Yatağa acıdın mı, akrabaya? Yol geldik, hediyeler getirdik, koltuk mu reva?
Koltuk ucuz değil, diye Murat araya girdi. Sık sık orada yatıyorum, çok rahat.
Para lafını bırak! Mesele saygı. Senin annenin ruhu duysa, utancından yerin dibine geçerdi. Büsbütün kendine düşkün olmuşsun!
Annemin adını duyunca içim titredi. Hayatında hep fedakâr anneme yüklenen Halime Teyzenin eski huyları gözümde canlandı. Annem, güç bela yaşarken bile, yeğenlerine kucak açardı.
Annemi karıştırmayın, dedim. Ben annem değilim. Hayatımın kurallarını biliyorum. Yatak odamız kapalı. Noktayı koydum. Koltuk kabul etmeyene yardımcı olup otelden oda bulurum.
Otel mi?! Ayşen yutkundu. Aileyi dışarı mı atıyorsun? Kime anlatmayacağız bunu!
Muratla göz göze geldik; sessiz destek vardı bakışında. O da bunalmıştı.
Size misafirperver davrandık, rahat yatağımızı vermek için değil. Zorla alan isteyen gitmeli.
İyi öyleyse! Toplan Ayşen! Çocukları hazırla! Bir dakika kalmayız bu evde! Zaten Zeynep Teyzeye gideriz, kapısı herkese açık!
Çantalar telaşla toparlanırken, hediyeler de geri istendi: Bir paket keten havlu, mantar turşusu Sessizce çıkardım hepsini, verdim. Çikolatalar da geri istendi.
Murat kenarda sessizce gözlerimizi kaçırıyordu.
Ayrılmaları on beş dakika sürdü; Halime Teyze, geçmişin bütün kinlerini sayıp, son olarak kapıyı öyle çarptı ki duvardan sıva indi.
Evde sessizlik hâkim oldu. Buzdolabının uğultusu, saatin tik takları Masada yarım kalan karides salatası, silkelenmiş bardaklar
Sandalyeye oturup yüzümü ellerime gömdüm. Murat yaklaşıp saçımı öptü:
Geçti Melek, geçti. Gittiler.
Başımı kaldırdım; gözlerimde yaş yok, aksine sinirsel bir gülme vardı.
Gördün mü Murat, Vazoda yatmak daha iyi! Ne büyük huzur!
Valla, şu paçayı da balkonda unuttular! dedi gülerek.
Ben de kahkaha attım.
Düşünsene, Zeynep Teyzenin on iki metrelik odasında şimdi yığıldılar!
Artık bizim meselemiz değil, dedi Murat, şampanya doldururken. Sen cesurca davrandın. Onlar annenden bahsedince de zor tuttum kendimi.
Yalnızca yatak odamı seviyorum, seni seviyorum, sevdiğim düzeni seviyorum. Bu yıl belki de en güzel bayramımız olur: Sessizce, dilediğimiz gibi.
Birlikte sofrayı toplarken, bulaşıkları mutfağa taşıyıp, havadaki kasvetin kalktığını hissettik.
Camdan baktım; lapa lapa kar yağıyor, şehrin ışıkları her şeyi örtüyor. Akrabalar ise bir yerlere giderken kendi öfkelerini yanlarında taşıyorlar.
Murat, müziğimizi açalım mı? Bir kaç mum yakalım. Bayram gecesi bizim için kutlu olsun.
Tabii, birazdan sıcak yemek de hazır olur. O ördek; hiç tadına bakmadıkları
Saatler sonra, usul usul yanan mumlar, fonda jazz Elma dolmalı ördek nefis bir koku yayıyordu.
Bizim için, dedi Murat, kadeh kaldırarak. Evimize, huzurumuza ve bizi gerçekten sevenlere.
Sınırlarımız için, dedim; yanında kadeh tokuşturdum.
Gece, yatağımızda; tartışmanın yaşandığı o kıymetli yatakta uzanırken sükûnet içindeydim. Çarşaflar lavanta gibi kokuyor, odamız bize ait. Belki akrabalar temmuz sıcağında bir başka birinin döşeğinde uyuyordu; vicdanım sızlamıyordu.
Çünkü o gece anladım: Herkese iyi olmak şart değil, özellikle de kendinden ödün vererek. Eğer huzurun bedeli, akrabanın kırıcı lafı ise; ödenir gider.
Ertesi sabah telefonum mesajlarla dolup taştı. Melek, hasta halinle Halime Teyzeyi sokakta bırakmışsın diye anlatılmış bir hikaye Hiç biriyle ilgilenmedim; telefonu uçuş moduna alıp yatağımda gerindim, yeni gelen güne gülümsedim.
O paçayı ise, Muratla sonradan mahalledeki sokak köpeklerine verdik. Onlar ne kokusuna, ne içindeki sarımsağa laf etmediler. İnsandan çok, hayvanlar bilir iyiliğin değeriniO an, içimde hafif bir sevinçle fark ettim ki, insan en çok kendinin misafiri olmalıymış aslında; hayatının en güzel köşelerini önce kendine açmalı, rahatlığının hakkını vermeli. Evimin boşalan koridorlarında yankılanan sessizlik, dostça bir mırıltı gibi dolaştı etrafımda. Murat mutfakta son kahveleri koyarken, ben pencereye yaklaştım. Kar taneleri ağır ağır süzüldü, sokakta sessiz bir sabah başlıyordu.
Bir köşe lambasının altına toplanan mahalle köpekleri, paça sinisinden yedikçe birbirlerinin sırtına başını koyup uyumaya başladı. Bir süre onları seyrettim; hayatın, en sade ve küçük anında bile paylaşacak bir huzur bulmak mümkünmüş demek ki.
Kendi kurallarımı korusam da, kalbimin kapısı hâlâ açık kalabilir; sevgiyle, anlayışla, ama huzurum pahasına değil. Evimi ve hayatımı, bana ait bir bayram gibi kutlamak gerek bazen. Gerçekten de en güzel bayramlar, huzurun ve sınırın olduğu yerde yaşanıyormuş.
O gece, yeni yılın ilk sabahında, Muratla birlikte kahvelerimizi yudumlayıp küçük bir not yazdık, mutfağın buzdolabına yapıştırdık: Bu evde huzur misafir, sınır ev sahibidir.
Ve birden anladım: Kendine ev sahipliği yapabilmek, en büyük bayram hediyesiymiş hayatta.




