15 Şubat Pazar
Bugün yine aynı panel apartmanın dokuz katlı gövdesinde, duvarların inceliği kağıt gibi, komşuların bir hapşırışı ise radyatörlerde yankılanıyor. Uzun zamandır komşuların kapı çarpışmalarına, mobilya değiş tokuşlarına ya da alt kattaki emekli teyzenin yüksek sesli televizyonuna aldırış etmez oldum.
Fakat üst kattaki komşum Ahmet’in yaptığı iş bana çıldırtıcı bir sabır testi sunuyor. Her Cuma sabahı, bazen saat dokuzda, bazen on birde, çatı katında matkap ya da çekiç sesleri çınlıyor. İzin verilen tek gün olduğu halde, tatil sabahlarının en çok istediğim şey olan uyku, bu gürültüyle bozuluyor.
İlk başta ben de Belki de ev yenileme işiyordur, sabırlı olalım diyerek, kendime yatakta yan yatana bu sesleri bir yastıkla bastırmaya çalıştım. Ama haftalar geçtikçe, çekiç sesi bir kısım, matkap sesi bir başka kısım hâlâ sabahları uyandığımda kulağımda çınlıyor. Bazen uzun bir dizi gibi, bazen kesik kesik devam ediyor; sanki Ahmet bir işi başlatıyor, bırakıyor, sonra yeniden aynı işe geri dönüyor.
Özellikle hafta içi akşam yedi civarı, işten eve geldiğimde, sessizlik hayalini kurarken aniden çatıdaki çivi çırpıcı bir çığlık gibi patlıyor. O an ayağa kalkıp komşuma tüm düşündüklerimi söylemek istiyorum, ama yorgunluk, tembellik ve çatışmadan kaçınma isteği beni durduruyor.
Bir gün, çekiç yine başını çatıya vurduğunda, dayanamayarak merdivenleri hızlıca çıktı, kapıyı çaldım. Kapı aralandı, fakat içerden sadece çekiçin sarsıntısı duyuldu. Bir gün! diye haykırmak istedim, ama sözlerim yarım kaldı. Aklıma, apartmanda şikayet dilekçesi vermek, mahalle muhtarına haber vermek gibi hayali çözümler geldi, hatta havalandırma kanallarını köpükle tıkamayı bile düşündüm.
Zaman zaman Ahmetin bir anda vazgeçip özür dileyip, ya da taşınacağını hayal ettim. Ne olur, bir şeyler değişsin! diye içimden bağırıyordum; en azından matkap sesinin durmasını istiyordum. Bu ses, adaletsizliğin bir simgesi haline gelmişti. Birileri bu duruma bir şey demeli! diye düşündüm, ama apartman sakinleri kendi köşelerine gömülüp sessiz kalıyordu.
Sonra beklenmedik bir şey oldu
Bir Cumartesi sabahı, gürültü yerine derin bir sessizlikle uyandım. Kulaklarımı dinlediğimde, bir an için çekiçin bile bir tıkırtısını duymadım. Kırıldı mı yoksa bu canavarı evden attılar mı? diye düşündüm ve gün boyunca huzurun tadını çıkardım. Süpürge daha az gürültü yapıyor, çaydanlık neredeyse şefkatli bir fısıltıyla kaynıyor, televizyonun titreşimleri de duvarlara yansımıyordu. Ben kanepede otururken kendimi bir çocuk gibi gülümserken buldum.
Pazar, Pazartesi, Salı ve Çarşamba da aynı sessizlik hâkim oldu. Gruptan bir hafta boyunca çırağım gibi çekiç sesi kaybolmuş gibi hissettim. Bu sessizliğin bir tesadüf ya da bir onarım olduğuna dair açıklama bulamıyordum; aksine, aylarca süren gürültünün ardından gelen bu keskin kontrast beni tedirgin etti.
Birkaç gün sonra, Ahmetin dairesinin kapısının önünde durdum. Nefesimi tutup zili çaldım. Kapı bir anda açıldı ve karşımda hamile bir kadın durdu; yüzü solgun, göz kapakları şişmişti. Onu bir iki kez görmüştüm, ama şimdi sanki yıllar eklemiş gibiydi.
Ahmetin eşi misiniz? diye tereddütle sordum. Kadın başını salladı.
Bir şey mi oldu? Ben uzun zamandır ses duymuyorum, diyerek ekledi.
Sözlerim boğazıma takıldı; sessizlikten gelen bir ziyaretin nasıl bir açıklama yapacağını anlayamadım. Kadın bir adım geri çekildi ve içeri davet etti. Bir anda, sessiz bir sesle Ahmet artık yok. dedi.
İlk başta ne demek istediğini kavrayamadım, birkaç saniye içinde cümleler bir bütün oluşturmaya başladı.
Geçen Cumartesi sabahı. Erken. diye gözyaşını sildirdi. Bu bitmek bilmeyen tamirat O kadar yoruldu ki. Hafta içi zamanı yok, sadece hafta sonları çalışıyordu. O sabah benimden önce kalktı, beşiği tamamlamak istedi. Acele ediyordu, yetişemeyeceğinden korkuyordu.
Kadın elini daire içindeki bir köşeye doğru uzattı. Orada, bir beşik yarısı kurulmuş, talimatlar, vidalar ve parçalar da zeminde dağılmıştı.
Basit bir düşme sonucu Kalbi durdu. Ben uyanmadan önce. dedi hüzünle.
Ben yere saplanmış gibi kaldım; kadının sözleri ağır bir sis gibi zihnime çöküyordu.
O gürültü O çekiç, sabahları beni uyandıran lanetli ses! Gözlerim, beşiğin içinde duran vidalı kutuya indi. Küçük vidalar, altıgen anahtar, numaralı etiketler; hepsi düzenli bir şekilde dizilmişti. Sanki gerçekten önemli bir şey yapacak insanlar gibi.
Bir şeye ihtiyacınız var mı? diye fısıldadım. Kadın başını salladı, Hayır, teşekkür ederim. dedi ve gözyaşlarıyla baktı.
Ben neredeyse ayaklarımın ucunda, sanki birinin acısını hafifletmek için sessizce ayrılıyormuş gibi aşağı indiğim merdivenlerde, pişmanlık ve suçluluk duygusu içimi sardı.
Apartmanın tavanına baktığımda, hâlâ yoğun bir sessizlik hâkimdi. Belki de bu sessizlik, Ahmeti ne kadar nefret ettiğimin bir yansımasıydı; sadece uykumu bölmesiydi. Şimdi ise bir kadın, Ahmetin kaybını yas tutuyor, doğacak bir çocuk babasız kalacak. Ve bir beşik hâlâ hazır bekliyor.
Gitmeliyim, ona yardım edeyim, diye düşündüm. Belki tek başına yapamaz.
Akşam olduğunda, düşüncelerim yerini sakin bir karara bıraktı. Yine o kapıyı çaldım; kadın şaşkın bir bakışla bana baktı, beni beklemediğini fark etti.
Dinleyin birbirimizi yeni tanıdık ama eğer izin verirseniz beşiği birleştirebilirim. O da hazır olsun isterim. Yardım etmek istiyorum. dedim, çekingen bir tonda.
Kadın sessizce bana baktı, kelimeleri sindiriyormuş gibi uzun bir an geçti. Sonra hafifçe başını salladı: Lütfen.
İçeri girdim, kutuların üzerinden dikkatlice geçerek çalışmaya başladım. Saatler süren sessiz çaba sonrası, son vidayı sıkarken odanın havası değişti; sanki bir gerilim çözüldü.
Kadın karnındaki bebeğe dokundu, hafif bir hıçkırıkla Teşekkür ederim Bunu ne kadar önemsediğinizi hayal bile edemezsiniz, diye fısıldadı. Ben bir şey söyleyemedim, sadece başımla onay verdim. Çıkarken, uzun zamandır bir kez bile doğru bir şey yaptığımı hissettim ve bu apartmana bir daha dönmek isteyeceğime emin oldum.
Bugün, bir gürültünün ortasında kaybedilen bir hayatın, sessiz bir kapının ardında beni beklediğini öğrendim. Sessizlik bazen sadece sesin yokluğu değil, birine uzanacak bir elin varlığıdır. Bu ders, bana şunu hatırlattı: *Bir başkasının acısına duyarsız kalmak, kendimize de zarar vermektir.*




