VETERİNYER
Biri bana kediyi bak, ya yaşla birlikte çatıdan aşağı kayarsa dediğinde önce kediyi değil yanındaki insanları izlerim. Çünkü hayvan aniden garip davranış gösterdiğinde çoğu zaman bu, bir başkasının sorunudur.
Bu sefer beni çağıran komşum Elif Hanım. Kadıköydeki eski apartmanın ikinci katında, duvarların kışın soğuğa hısım hısım çıkıştığı bir yerde oturur. Şöyle demiş:
Orada bir nine ve kedisi var. Eskiden birileri gelirdi. Şimdi sadece postacı. Her şey yolunda, ama bir baksan Kedisi her gün beşte kapının önünde oturur, hiç kıpırdamaz. Saatlerce oturur. Oysa kadın sanki hiç bir şey olmadığını söyler.
Ben yola çıktım.
Kapıyı açan, kısa boylu, tertemiz bir saç modeli ve yün bir yelek giymiş bir nine. Sırtının arkasında bir dolap, içinde bir çay seti, bir raf üstünde minik şişelerde parfüm ve Radyo 24 den bir radyonun kırk yıl önce kalan tek kanalı çalıyor. Havadaki koku; kavrulmuş buğday, nane ve başka bir şey Hafif ama çok tanıdık.
Merhaba Sanırca siz doktor musunuz? İçeri gelin, ama ayakkabılarınızı çıkarmayın, soğuk olur.
Ben veterinerim. Kedi nerede?
O utanıyor. Sandalyenin altına saklanıyor. O şöyle: misafir sevmez, yakınlarıyla uyur. Sadece gece insanlara çıkar. Beşte oturur.
Bu beşteyi hemen aklıma kazıdım. Sabah mı akşam mı diye sormadım, sadece hatırladım.
Kedi gerçekten de sandalyenin altındaydı. Turuncu, tombul, on yıldan fazla bir yaşı var gibi. Burnu kuru, bıyıkları anten gibi, gözlerinde bir anlam eksikliği Sanki Sen kim ve niçin benim yuvağımda dolaşıyorsun? diye sorar gibiydi.
Ben de pamuk dolu bir sehpayı otururken nine kendi kendine konuşmaya başladı:
Onun her şeyi bir programa göre. Sabah kahvaltıda lapa, sonra ben televizyon izlerim, o da pencereye oturur. Beşte kapının önünde oturur. Her zaman.
Neden beşte?
Çocuklar beşte çaldı. Eskiden. Şimdi çalmıyor ama o hâlâ bekliyor.
Kedisinin durumu iyi mi Siz nasılsınız?
Ben? Bana yetiyor. Televizyon var, lapa var. Başka ne lazım?
Kedi, sandalyenin altından çıkıp kapıya yöneldi. Kapı kolunu kontrol etti, sonra bir halının üzerine yattı. Yüzünü yere değil, yün bir paltodaki sıcak kıvrıma koydu, sanki kimse onu kaldırmazmış gibi.
Bekliyor, dedi nine. Belki de gelmelerini düşünüyor. Ben engel olmuyorum. Umursunlar.
O gün kedilere beklemezler; rutin severler dersini vermedim. Daha fazla oyuncağa, daha canlı bir ortama ihtiyaç olduğu söylemedim. Çünkü bu sadece bir kedi ve sadece bir yaşlılık değildi. Başka bir şeydi. Sanki ikisinin de ortak bir sırrı vardı: Burada oturuyoruz ki kimse zamanı fark etmesin.
Veda ederken nine şöyle diyordu:
Yoldan geçersen uğra. Bir kek yaparım. Ya da sadece bir şey. Kediye de iyi gelecek.
Başımı salladım. Sonra aklıma geldi, belki benim de bir şey beklediği
İki hafta geçti. Mahallede bir kediyi infüzyona götürüyordum. Birden fark ettim ki nineyi tanıdığım yarı kalabalıktan daha sık düşünüyordum. Her doktorun bir hastası olur ki, geri dönmek ister; çünkü korku değil, sessizlik vardır. Orası kütüphane gibi; korkutmaz, ısıtır.
Kapıyı çaldığımda nine şaşırmadı. Sadece şöyle dedi:
Kek hazır değil ama çay var, lütfen.
İçeri girer girmez kedi aynı yerde, aynı kıvrımda oturuyordu. Sanki bu bir ara değil, bir nefes molasıydı.
Artık hem çalar saatim hem takvimim o, dedi nine. Eğer sabah mırlamazsa, o pazartesi demektir. Pazartesi ben kendimi iyi hissetmem.
Şaka yapmıyor, olduğu gibi söylüyor.
Ve anladım: Nine ile kedisinin ilişkisi dürüst. Kedi her şeyi vaat etmez; sadece yanında olur. Nine de mükemmel olduğunu söylemez; sadece her sabah süt verir.
Biliyorsunuz, bir zamanlar bir saatim vardı. Kukuşaklı bir tane. Kocam ilk kışta tamir etti. Sonra çarkları çıkardım, çünkü zaman akışını izlemek acı verdi, paylaşacak kimse yoktu.
Saat hâlâ duvarda, ama çarksız. Her gün beşte kedi kapının önünde oturur.
Ben bu tembel, tombul, Budist kediyi izlerken düşündüm: İnsanlar kendilerine hatırlatıcılar yaratır; takvim, alarm, zamanlayıcı. Hayvanlar ise sadece oturur, bekler ve bu yeterlidir.
Çocukların arayıp aramadığını sordum.
Nadir. İyi, sadece hayatları var. Benim de lapa ve kedi var. Sen de doktor.
Ben doktor değilim. Sadece dinlemeyi seviyorum.
O hâlde, sen doktorlardan daha iyisin.
Gitmeden önce kedinin yanına oturdum. Hiç kıpırdamadı, sadece kuyruğu bir anten gibi titredi. Paltoyu dokundum; soğuktu ama hâlâ yaşam kokuyordu; hüzün değil, beklenti.
Belki gelirler, dedi nine aniden.
Belki, dedim.
O zaman kedi ilk fark eder. Radar gibi. Dün sabah kapının önünde otururken çayımı döktüm, bir sürpriz sandım ama komşu çıktı.
Birlikte kahkaha attık; ama uzun zamandır gülmeyen insanların kahkâhı gibiydi.
Dışarı çıktığımda kar yağmaya başladı. Pofuduk, çatırtı yapmadan, hafif bir çıtırtı. O çıtırtıda bir ses duyuldu: Yakında.
Tekrar geldim; boş ellerle. Analiz kutusu olmadan. Bazen hastalar hastalıkla değil yalnızlıkla gelir; ve sen doktor, bir şey iyileştirmez, sadece gözlerin hâlâ açık mı diye bakarsın.
O gün nine kapıyı her zamankinden çabuk açtı.
Biliyordum. Bu sabah da yine kapının önünde oturuyordu, şafakla birlikte, dedi.
Kedi yanımdan geçti, bir mobilya gibi, dolaba oturdu, bir miyav bile çıkarmadı.
Eskiden kocamın bacağına uyurdu. Dizinin kıvrımında. Kocam öldüğünde bir duraklama, devam etti, hâlâ oraya yatar. İlk başta itiraz ettim, sonra anladım; o onun için bir yer tutuyor.
Çay içtik.
Eski bir albüm buldum. Çocuklukta, köydeki evde. Görmek ister misiniz?
Ben de istedim; fotoğraf albümleri sevmediğim için değil, anıların yüzünü temizlemesi, şeffaflaştırması için.
Bir fotoğrafta kocam bir şezlongda oturuyor, yanına turuncu bir kedi. Aynı kedi, ama daha parlak, ince bir kuyruk, beş yıl genç.
Altında Yaz, baba, Vato ve çilek yazıyordu. Yanında kıvırcık saçlı bir kız.
O Lena, en küçüğü. Kediyi diğerlerinden çok severdi. Şimdi kendi çocukları, kedileri var ekledi nine, ama onu görseydi, tanırdı yine.
Birkaç gün sonra bir telefon çaldı. Ses tedirgin, yabancıydı.
Bu Affedersiniz, ben Petro? Veteriner? Anne buzdolabından numaranızı buldum. Ben Lena, kızı. dedi.
Evet, dinliyorum.
Sormak istiyorum bu kedi o aynı Vato mu? Hâlâ orada mı?
Hâlâ, diye yanıtladım.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sadece fotoğraf buldum ve fark ettim ki o hiç gitmedi. Bir kez bile dağa bile
Evet. Hâlâ kapının önünde oturuyor.
Beşte?
Beşte.
Hafta sonu nine kapıyı hemen açmadı. Ben endişelenirken kilit sesi duydum.
Özür dilerim. Ellerim titriyordu, dün ağladım, dedi.
Kedi köşede oturuyordu, kırmızı bir tasmalı, yeni bir fiyonkla.
Lena getirdi. Oğlu ile geldi.
Bir duraklama.
Oğul da kedi gibi, sessiz. Sadece dinler. Sonra der: Seni sonsuza dek hatırlayacağım.
Nine yeniden ağladı, ama bu kez acı değil, bir rahatlama.
Ben alıştığımdan daha geç ayrıldım.
Döndüğümde pencerede kedi oturuyordu. Bakıyordu sanki: Bizden biri dönüp gelmek zorunda, sessizlik tamamen dolana kadar, ya da sıcaklık tamamen tükenene kadar.
Bu rüya gibi şehirde, zaman kapıların önünde bekler, kediler ise her beşte bir anı tutar.




