Damadımın kız kardeşi bana şöyle dedi: Gerçek anneler önden oturur ama oğlum Tarık bunu herkesin gerçeği anladığı bir biçimde yanıtladı.
Ben evlenince, Tarık henüz altı yaşındaydı. Annesi, dört yaşındayken bir kış gecesinde, mektupla, telefonla ya da bir selamlaşma olmadan, sadece soğuk bir Şubat rüzgarı eşliğinde evden ayrıldı. Kocam Oğuz, bu kayıpla derin bir hüzün içine girdi. Bir yıl sonra tanıştık, ikimiz de kırık hayat parçalarını birleştirmeye çalışıyorduk. Evlenmemiz sadece ikimizi değil, Tarıkı da kapsıyordu.
Ben onun biyolojik annesi değildim, ama o dar merdivenli, duvarlarında eski Galatasaray posterleri asılı olan evin kapısını aştığım andan itibaren onun için bir anne oldum. Sabahları ona kahvaltı hazırlıyor, okul projelerinde yanına oturuyor, ateşli bir hastalıkta gece yarısı hastaneye koşuyordum. Okul tiyatrolarında her zaman ilk sırada oturur, futbol maçlarını çığlık çığlığa izlerdim. Sınav öncesi uzun saatler ona sorular sorar, kalbi ilk kez çarptığında elini tutardım.
Ben annesini ikame etmeye çalışmadım; sadece ona güvenebileceği bir omuz olmaya çabaladım.
Oğlumun babası Oğuz, 16. yaşına gelmeden önce bir felç geçirdiğinde dünya başımdan yıkıldı. En yakın dostum, en büyük sırdaşımdan ayrılmıştım. Ama o günden beri bir söz verdim:
Hiç kaçmayacağım.
Tarıkı tek başıma, kan bağları olmadan, miras beklemeden, sadece sevgi ve sadakatle büyüttüm.
Onun büyüdüğünü izledim; üniversiteye kabul mektubunu aldığında mutfağa girdi ve elini bir hazine gibi tutarak ona rehberlik ettim. Eğitim masraflarını TL olarak ödedim, eşyalarını toplamasına yardımcı oldum, yurt öncesi bir kucaklaşmada ağladım. Mezuniyet töreninde onurla mezun olurken gözlerimde gurur gözyaşları vardı.
Bu yüzden Tarık Çiğdem adlı bir kızla evleneceğini söylediğinde mutluluğum patladı. O, uzun zamandır görmediğim kadar neşeli ve hafif görünüyordu.
Anne, dedi (ve gerçekten beni anne diye çağırıyordu), düğün hazırlıklarından, elbise seçimine, öncesindeki her aşamaya kadar yanında olmanı istiyorum.
Ben dikkat çekmek istememiştim; sadece davet edilmek beni mutlu etti.
Düğün sabahı erkenden geldim. Fazladan soruya yer yoktu; sadece oğlumun yanındaydım. Üzerimde, evin içinde bir gün bana evimi hatırlatan gök mavisi bir elbise vardı. Çantamda, içinde gümüş bir kutu olan, Büyüttüğüm evlat, gurur duyduğum adam yazılı bir mesaj taşıyan bir kadife kutucuk vardı.
Salona girdiğimde çiçekçiler koşturuyor, bir kwartet enstrümanlarını ayarlıyor, organizatör listeleri kontrol ediyordu. Sonra Çiğdem ortaya çıktı. Şık, kusursuz bir elbise giymişti; ama gülümsemesi gözlerine ulaşmıyordu.
Merhaba, dedi sessizce. Geldiğine sevindim.
Ben de gelmeyecek bir şey olamaz, diye yanıtladım.
Çiğdem bir an tereddüt etti, gözleri ellerime kaydı, sonra yüze baktı ve ekledi:
Gerçek anneler sadece ilk sırada oturur, umarım anlıyorsun.
Sözler ilk başta bana tuhaf geldi; aile geleneği mi, yoksa oturma düzeni mi? Ama onun yüzündeki gerginlik, ölçülü soğukluk, tam olarak ne demek istediğini anladım.
*Gerçek anneler.*
Yer sarsıldı sanki. Organizasyon sorumlusu bir bakış attı, bir sosyete arkadaşı rahatsız bir şekilde yer değiştirdi. Kimse bir şey söylemedi.
Tabii ki, diye zor bir gülümsemeyle, anlıyorum, diye yanıtladım.
İlk sıradaki koltuğa oturdum, dizlerim titredi, kutuyu kucağıma sıkıca sardım sanki beni tutacakmış gibi.
Müzik çaldı, konuklar döndü, düğün yürüyüşü başladı. Herkes mutlu görünüyordu.
Sonra koridordan Tarık çıktı. Mavi bir smokin içinde, yetişkin, sakin ve kendinden emin bir şekilde ilerliyordu. Sıraları tararken gözleri önce sola, sonra sağa, en sonunda derin bir bakışla bana yöneldi.
Durdurdu.
Yüzü şaşkınlıkla karardı, ardından bir farkındalık. İlk sırada Çiğdemin annesi, gururla otururken yanında babası da gülümseyip bir mendil tutuyordu.
Tarık bir adım geri çekildi, sonra tekrar ilerleyip sessiz bir sesle tanığa fısıldadı:
Bayan Yılmaz, dedi nazikçe, Tarık sizden ricam, bizi ilk sıraya almanız.




