Eski Eşimi Gördüm ve Korkunç Kıskançlıktan Neredeyse Yeşil Oldum

28Mart2025

Bugün eski eşimle karşılaştım; kıskançlıkla yeşillenmek üzereydim.

Mutfakta buzdolabının kapısını çabukça çektim. Rafların üstündeki yiyecekler neredeyse yere dökülecek, bir magnet tok bir sesle yere düşerek kırıldı.

Leyla karşımdaydı, solgun, elleri sıkıca yumruklanmıştı.

Artık rahat mı? diye çıkışını yaptı, çenesini yukarı kaldırarak meydan okudu.

Gerçekten bıktım, diye homurdandım, sakin olmaya çalışarak. Bu hayat mı? Renkli bir gökkuşağı yerine sadece gri bir sis.

Yine ben mi suçluyum? diye alaycı bir tebessümle cevap verdi Leyla. Tabii ki de, çünkü senin istediğin her şey bu evde “senin gibi” olmuyor.

Dişlerimi sıktım, bir şey söyleyecektim ama ellerimle şişe kapağını kırdım, ağızımı çalkalayıp şişeyi masaya çarptım.

Ahmet, susma, Leylanın sesi acı bir tonla çınladı. Ne seni rahatsız ediyor, açıkla.

Ne açıklayayım ki? diye acı bir gülümsemeyle karşılık verdim. Sen ne söylesen de, bir şey anlamazsın. Bu umutsuzluk dayanılmaz, hepsini atıp gitmek istiyorum.

Birkaç dakikalık sessizlik içinde birbirimize baktık. Leyla derin bir nefes aldı, banyoya yöneldi. Ben ise kanepede otururken kapı kapalıyken suyun çırpıntısını duydum; sanki çığlıklarını suyla bastırmaya çalışıyormuş gibi.

Bana umursamaz bir tavır sergiliyordu.

Üç yıl önce evlenmiştik. Leylanın babalarından kalan, şehrin merkezindeki bir daireye taşınmıştık. Anne ve babalar emekliliğe çekilip köye yerleşmiş, daireyi kızına bırakmışlardı. Daire genişti ama hâlâ eski Sovyet zamanının izlerini taşıyordu: eski mobilyalar, soyulmuş duvar kağıtları, yıpranmış linolyum.

İlk başta sorun etmemiştim; işime yürüyerek gidebilecek kadar merkeziydi. Fakat zamanla bıktım. Leyla anne evinde mutlu olurken, ben dondurulmuş bir dönemde sıkışmış gibi hissediyordum.

Leyla, itiraf et, bu ortam seni rahatsız etmiyor mu? diye sık sık sorardım. Duvar kağıtlarını, linolyumu değiştirelim, biraz modernize edelim.

Elbette, isterim, diye sessizce yanıtladı Leyla. Ama önce birikmiş bir bonusu beklemeliyiz ya da tasarruf yapmalıyız.

Yine beklemek mi?! Senin stratejin sadece oturup beklemek!

Eskiden kök salmış bir tomurcuğu bulduğumu söylerdim; şimdi o tomurcuğun solmuş, çiçek açmadığını düşünüyorum. Leyla basit şeylerden zevk alıyordu: taze demlenmiş çay bir fincanı, akşamları kitap okuma, mutfakta yeni bir havlu. Ben bunları sıkıcı bir durağanlık olarak görüyordum.

Onu terk edemiyordum; annemin yanına geri dönmek istemezdim, oradaki ilişkiler karmaşıktı. Üstelik annem Fatma hanım, her daim Leylayı savunur.

Oğlum, sen haksızsın, derdi Fatma. Leyla akıllı, düşünceli bir kız. Onun evinde yaşıyorsun, neden hep şikayet ediyorsun?

Anne, sen de Leyla ile aynı suyun iki damlasısın, taş devri içinde sıkışmış, diye bağırdım.

Babam İsmail ise sadece elleriyle işaret ederdi:

Fatma, kendileri halleder.

Leylaya bakarken bazen bir gölge gibi hisseder, bu daire beni hâlâ bağlarmış gibi düşünürdüm.

Sonunda dayanma gücüm tükendi.

Leyla, daha fazla dayanamayacağım, diye pencereden dışarı bakarken fısıldadım.

Neden? diye gözleri dolu bir sakinlikle sordu.

Bu sıradanlık! Tencereler, bezler hayatımı böyle harcamak istemiyorum!

Leyla hiçbir söz söylemeden çöp torbasını kapıp kapıyı çarptı, dışarı çıktı.

Ben, yakında döner ve beni ikna eder diye düşündüm. Fakat Leyla döndüğünde şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla şöyle dedi:

Sanırım senin ayrı yaşaman daha iyi, dedi uzak bir sesle. Eşyalarını topla.

Ne, burada yalnız mı kalacağım, ben gideceğim? diye öfkeyle bağırdım. Bu da benim evim!

Yanılıyorsun Ahmet, dedi Leyla soğuk bir gülümsemeyle. Burası anne babanın evi.

Birkaç hafta sonra babamın evine taşındım. Boşandık.

Üç yıl geçti. Babamın evinde hâlâ oturuyordum, yakında kendi dairemizi buluruz diye kendime telkindiğim halde işimde bir ilerleme yoktu. Yeni tanışmalar da bir ilişkiye dönüşmemişti. Annem ve babam sık sık artık bir amca olmuşsun diye hatırlatıyordu.

Bir bahar akşamı eve geç dönerken önünden sıcak ışıklı, hafif müzik çalan bir kafe gördüm. İçeri girmek istedim ama bir an durdum.

Girişte Leylayı gördüm. Eskiden hatırladığım Leyla artık şıklıkla dolu bir kadındı: şık bir trençkot, zarif bir saç modeli, arabasının anahtarları elinde, bakışları huzurlu ve mutlu bir özgüvenle doluydu.

Leyla? aniden ağzımdan kaçtı.

O da bana baktı, bir saniye içinde tanıdı.

Merhaba Ahmet, düz bir sesle söyledi.

Merhaba Gerçekten harika görünüyorsun, çaklandı.

Teşekkür ederim, gülümseyerek yanıtladı. Artık hep istediğim gibi yaşıyorum.

Hâlâ aynı işte mi? diye sordum.

Hayır, kendi çiçek dükkanımı açtım, gururlu bir tonla ekledi. Uzun süre tereddüt ettim, ama bir destek bulunca harekete geçtim.

Kim bu? diye arkamdan bağırdım, aslında ne sorduğumu bile anlamamıştım.

Kafeden bir adam çıktı, Leylanın omzuna nazikçe dokundu ve:

Sevgilim, bir masa boşaldı, gidelim mi? diye sordu.

Leyla Ahmete döndü:

Tanış, bu Veli. Bu da Ahmet.

Çok memnun oldum Ahmet, dedi Leyla. Umarım sen de iyisindir.

Ben sessizce başımı salladım. Dudaklarım hareket etti ama kelimeler dondu. Leyla gülümseyerek Veliyi elinden tutup içeri girdi; ben ise kıskançlığın acı tadını içimde hissettim.

Eskiden açılmayan bir tomurcuk diye düşündüğüm o şey şimdi çiçek açmıştı ama artık yanımda değildi.

Bugünün dersini şöyle özetliyorum: Kıskançlık ve öfke, bizi yalnızlaştırır; gerçek değişim, kendi içimizdeki tomurcuğu beslemekle başlar. Kendi yolumuzu çizerken, başkalarının mutluluğunu kıskanmak yerine, kendi bahçemizi sulamalıyız.

Rate article
Lifequest
Eski Eşimi Gördüm ve Korkunç Kıskançlıktan Neredeyse Yeşil Oldum