KENDİNDEN OLAN EŞ
Yahu, nasıl oldu da bu kadar yıl tek kadınla yaşayıp gidiyorsun? Nedir bunun sırrı? diye bana her geldiğinde sorardı kardeşim.
“Sevgi ve büyük bir sabır, hepsi bu,” diye cevaplardım hep aynı şekilde.
“Bu reçete bana göre değil. Ben tüm kadınları severim. Her biri benim için ayrı bir sır. Okunmuş bir kitapla yaşamak bana göre değil,” deyip gülümserdi kardeşim.
Küçük kardeşim Cengiz, daha on sekizinde evlendi. Eşi kendisinden on yaş büyüktü. Güzel mi güzel bir kızdı Nergis, Cengiz’e aşkla bağlanmıştı, ömrünün sonuna kadar da kopamadı. Cengiz ise bu aşkla sadece oyun oynuyordu.
Nergis, resmi nikahla Cengiz’in evine, yedi aile üyesinin daha yaşadığı eve, yerleşti. Bir oğulları oldu, adını Mete koydular. Nergis, mutluluk kuşunu yakaladığını düşündü. Genç aileye küçücük bir oda verdik.
Nergisin çok sevdiği bir porselen biblo koleksiyonu vardı. Herkes bilir, bu on adet nadide biblonun Nergis için ne kadar önemli olduğunu. Onlara en kıymetli köşe olan eski şifonyerin üstünü ayırmıştı. Ailede herkes, Nergis’in bu narin figürlerine ne kadar değer verdiğini bilirdi. Sık sık yanlarına gider, biblolara sevgiyle bakardı.
O dönem ben de evlilik hazırlığındaydım, dikkatlice genç adayları inceliyor, ömürlük birini arıyordum. Neyse ki o hayalim gerçekleşti ve eşimle elli yıldan fazladır evliyiz.
Cengiz ile Nergis on yıl evli kaldı. Nergisin bu beraberlikte övünecek pek bir şeyi olmadı. Kocasını ve oğlunu gönülden seven, uysal, sessiz, uyumlu bir kadındı. Cengiz’in eksik gördüğü neydi bilinmez.
Bir gece, Cengiz eve biraz sarhoş geldi. Nergisin görünüşünde veya davranışında bir şey hoşuna gitmedi. Tartışmak, terslemek, şakalaşmak bahanesiyle Nergisin üstüne gitmeye başladı. Nergis, çıkacak kavgayı öngördü ve sessizce Meteyi de yanına alıp bahçeye çıktı. Birden evden büyük bir gürültü koptu. Nergis, hemen o an porselenlerin kırıldığını anladı. Odaya döndüğünde gözlerine inanamadı.
Tüm sevdiği koleksiyonu yerlerde paramparça duruyordu. Sadece bir tanesi sapasağlam kalmıştı. Nergis koşup o bibloyu eline aldı, öptü. Hiçbir şey söylemedi Cengize, gözleri doldu sadece.
O günden sonra aralarında görünmez, derin bir yarık oluştu. Bence, Nergis artık aklıyla başka bir hayattaydı. Yine de tüm ev işlerini, sorumluluklarını aksatmadı, iyi bir eş ve becerikli bir ev hanımı olmaya çalıştı. Ama her şey zoraki, isteksizce yapılıyordu.
Cengiz daha çok içmeye başladı. Sonrasında hayatına şüpheli kadın arkadaşlar ve garip dostlar girdi. Nergis her şeyi hissediyor, içine kapanıp susuyordu. Uzaklaşmış, yalnızlaşmıştı. Cengiz iyice eve uğramaz oldu, ailesini tamamen ihmal etti. Nergis, bakıp anlamıştı: rüzgarla yarışılmıyor. Sonunda sessiz sakin boşandılar. Meteyi de alıp memleketine gitti Nergis. Sağ kalan tek biblo komodinin üstünde yalnız kaldı, Nergis, onu hatıra olarak bırakmıştı.
Cengiz hiç üzülmedi sayılır. Dağıttı ortalığı, savruk bir hayat, sorumsuz ilişkiler, gönül eğlenceleri… Her kadınla ömre bedel bir aşk peşindeydi.
Oysa işinde başarılıydı, bir üniversitenin ekonomi bölümünde hocaydı. Ülke çapında seminerlere çağrılır, makaleleri yayımlanır, kitapları basılırdı. Herkes parlak bir gelecek beklerdi ondan. Ama ne yazık ki alkol ve bu dağınık hayat her şeyi silip süpürdü.
Bir ara ailece Cengizin toparlandığını, aklını başına aldığını sandık. Hepimiz rahat bir nefes aldık. Cengiz, “sıradışı” biriyle evlenmeye karar verince düğüne davet edildik. Gelinin on yedi yaşında bir oğlu vardı. Herkes fark etti; Cengiz ile o çocuk bu ailede kesinlikle geçinemeyecekler.
Nitekim, bir türlü anlaşamadılar. O çocuk ve Cengiz neredeyse birbirlerini öldürecek hale geldiler. Beş yıl sürmeden boşandılar.
Sonra, Cengizin karşısına sürekli yeni kadınlar çıktı; Aylin, Funda, Narin Hepsiyle bir hayata başlama hayali kurdu.
Ama hayat bambaşka bir plan hazırlamıştı. Elli üç yaşında ağır bir hastalığa yakalandı. O sırada yanında ne bir kadın ne de dost kalmıştı. Yatağa düştü, bakımını ben ve kız kardeşlerim üstlendik.
“Burak, yatağımın altında bir bavul var. Onu getir bana,” dedi bir gün güçlükle.
Yatağın altından eski, tozlu bir bavul çıkardım. Açınca ağzına kadar porselen biblolarla dolu olduğunu gördüm. Hepsi dikkatlice peçetelere sarılmıştı, zarar görmesinler diye belli ki özenle paketlenmişti.
“Nergisim için topladım bunları. O gün, koleksiyonunu yerde görünce yüzündeki sessiz sitemi hâlâ unutamıyorum. Kadıncağız benimle çok çekti… Hatırlarsın, her gittiğim şehirden biblo alırdım. Bavulun çift tabanı var. Orada para var. Biriktirdiklerim. Onları Nergise ver. Belki beni affeder. Artık bir daha görüşemeyiz. Burak, bu emaneti Nergise teslim edeceğine yemin et,” dedi Cengiz ve yüzünü duvara döndü.
“Tamam Cengiz, hepsini yerine ileteceğim,” dedim, boğazıma bir düğüm oturmuştu. Veda zamanıydı.
“Yastığımın altında Nergisin adresi var,” dedi, ama yine bana bakmadı.
Nergis hala çocukluğunun şehri Edirnede oturuyordu. Mete, bilinmeyen bir hastalık yüzünden hep rahatsızdı. Doktorlar yurt dışına gitmemizi öneriyordu. Bunları, Cengizin yastığının altındaki Nergisin mektubuyla öğrendim; meğerse ayrılmalarına rağmen mektupla haberleşmeyi bırakmamışlar. Sadece yazan Nergisti, Cengiz cevap vermemiş hiç.
Kardeşim vefat edince emaneti yerine ulaştırmak boynumun borcuydu. Nergisle tren garında buluştuk. Yıllar sonra beni görünce gözleri parladı ve sarıldı:
“Ah Burak, sen de Cengiz’e ne kadar benziyorsun! Aynı onun sureti gibisin.”
Bavulu eline verdim, kardeşimin isteğini ilettim, ondan özür diledim:
“Nergis, o asılsız kocanı affet. Bunlar sana, içinde para da var. Evde aç, bak. Bilmeni isterim, Cengiz için hep kendi eşin oldun.”
Sonra yollarımız bir daha kesişmedi.
Bir tek mektup aldım Nergisten.
Burak, sana ve Cengize çok teşekkür ederim. Allaha şükür, Cengiz hayatımda oldu. Biblo koleksiyonunu Meteyle satıp iyi bir fiyat aldık. Meraklı bir koleksiyoncusu çıktı. O figürlere sakin bakmazdım zaten. Hepsi Cengizin elinden geçti. Keşke bu kadar erken gitmeseydi. Satılan biblo parasıyla Kanadaya taşındık. Ablam yıllardır çağırıyordu. Artık burada kimseye tutunmuyorduk. Son bir umudum vardı, belki Cengiz arar diye bekledim. Aramadı… Ama onun gözünde hep kendi eşim olmam beni çok mutlu etti. Demek ki bana tamamen yabancılaşmamış. Mete burada çok daha iyi, sağlığı da iyiye gidiyor. Hoşça kal.
Adres yazmamıştı, bir iz bırakmamıştı.
Bugün dönüp o yıllara bakınca anladım ki; insan en kıymetli olanı kaybettikten sonra değerin ne olduğunu anlıyor. Sevgi, emek ve sadakat, bir ömrün temelidir. İşte bu yüzden, kendi hayatımda da, elimdekilerin kıymetini bilmeyi asla bırakmadım.




