YÜREK YARASI… Bu Ailede Herkes Kendi Başının Çaresine Bakardı. Baba Savaş’ın, eşi dışında gönül ilişkileri vardı, üstelik bu kadınlar hep aynı da değildi. Anne Gül, kocasının sadakatsizliğinden şüphelense de kendisi de ahlâken pek temiz değildi. O da zamanını evli bir iş arkadaşıyla aileden uzakta geçirmeyi seviyordu. Ailenin iki oğlu ise kendi hâllerine bırakılmıştı. Kimse onların eğitimiyle doğru düzgün ilgilenmediği için genellikle boş boş dolaşırlardı. Gül, okulun çocukların sorumluluğunu tamamen üstlenmesi gerektiğini savunurdu. Bu aile, pazar günleri mutfakta sadece hızlıca ve sessizce yemek yiyip tekrar kendi dünyalarına dağıtmak için bir araya gelirdi. Her şey, aile bu bozuk, günahkâr ama kendilerince tatlı dünyalarında yaşayıp giderken, bir gün geri dönülmez bir olay yaşanana kadar böyle devam etti… Küçük oğul Deniz on iki yaşındayken, babası Savaş ilk kez onu yardıma diye garaja götürdü. Deniz aletleri incelerken, Savaş kısa süreliğine yakındaki araba tutkunu arkadaşlarının yanına uğradı. Birden Savaş’ın garajından kara dumanlar yükseldi, ardından alevler çıktı. Kimse ne olduğunu anlamadı. (Sonradan anlaşıldı ki Deniz, açık olan lehim lambasını yanlışlıkla benzin bidonuna düşürmüştü.) Herkes donup kaldı. Yangın kontrolden çıktı. Savaş’a bir kova su döküldü ve o hızla garaja daldı. Herkes soluğunu tuttu. Birkaç saniye sonra Savaş, kollarında baygın oğluyla alevlerin arasından çıktı. Deniz’in vücudu tamamen yanmıştı, sadece yüzü sağlam kalmıştı. Muhtemelen yüzünü elleriyle korumuştu. Kıyafetleri tamamen yanmıştı. Birileri hemen itfaiye ve ambulansı çağırdı. Deniz hastaneye kaldırıldı. Yaşıyordu! Ameliyata alındı. Saatlerce süren bekleyişin ardından doktor nihayet Savaş ve Gül’e çıktı: “Elimizden gelen her şeyi, hatta daha fazlasını yapıyoruz. Şu anda Deniz komada, yaşama şansı milyonda bir. Tıbbi olarak fazla bir umut yok. Ama oğlunuzda büyük bir yaşama arzusu varsa bir mucize olabilir. Sıkı durun.” Savaş ve Gül düşünmeden yakınlardaki camiye koştular. Feci bir yağmur başlamıştı. Çıldırmış gibi gözleri hiçbir şeyi görmüyordu; oğullarını kurtarmaları gerekiyordu! Başları önlerinde, sırılsıklam, ilk kez camiye giren Savaş ve Gül, bir hocayı görünce utangaçça yanına yaklaştılar. “Hocam, oğlumuz ölüm döşeğinde! Ne yapmalıyız?” diye ağlayarak Gül sordu. “Evlatlarım, benim adım İmam Sami. Evet… Sıkışınca Allah’ı hatırladınız, öyle mi? Büyük günahlarınız var mı?” dedi hemen imam. “Yoo, ne büyük günah işledik ki; kimseyi öldürmedik…” diye söylendi Savaş, hocanın delici bakışları altında gözlerini kaçırdı. “Ama sevginizi öldürmüşsünüz… Sevginiz ölü gibi yerde yatıyor. Koca ile karı arasına ip bile geçmez ama aranıza bir kütük koysak kimseye değmez! Ah insanlar… Oğlunuzun sağlığı için Şefaatçi Hz. Mevlana’ya dua edin! Sıkı sıkı dua edin! Ama aklınızda olsun, her şey Allah’ın takdirinde! Sakın isyan etmeyin! Kimi zaman Allah sizi böyle terbiye eder… Yoksa anlayamazsınız! Gönlünüzü mahvedersiniz, haberiniz bile olmaz. Kendinize gelin! Sevgiyle her şey kurtulur!” Savaş ve Gül, yağmurdan ve gözyaşından sırılsıklam olmuş halde, İmam Sami’nin gözlerinin önünde suçlu iki çocuk gibi saplantılı bir utançla durdu. Onlara bakmak bile acı vericiydi. İmam Sami, onları Hz. Mevlana’nın ikonunun önüne yönlendirdi. Savaş ve Gül orada secdeye kapandılar, yalvar yakar dua ettiler, yeminler ettiler… Tüm yasak aşklarına bir çizgi çektiler. Geçmiş bitti, hafızalarından silindi. Hayat baştan başa elden geçirildi… Ertesi sabah doktor arayıp Deniz’in komadan çıktığını söyledi. Savaş ve Gül, oğullarının yanında nöbet tuttu. Deniz gözlerini açtı ve annesiyle babasını görünce gülümsemek istedi. Ama yüzünde tarifsiz bir acı vardı. “Anneciğim, babacığım, ne olur ayrılmayın…” diye fısıldadı çocukça. “Oğlum, niye öyle diyorsun? Biz beraberiz,” dedi Gül, oğlunun sıcak, gevşek eline dokunarak. Deniz acıyla yüzünü buruşturdu, Gül elini hemen çekti. “Bunu gördüm anne! Bir de, çocuklarım olursa seninle babamın ismini koyacağım,” diye ekledi Deniz. Savaş ve Gül göz göze geldi. Oğulları sayıklıyor sandılar. “Ne çocuğu oğlum, hareket edecek halin yok, yataktan kalkamıyorsun, tek hayalimiz iyileşmen…” Fakat o günden sonra Deniz iyileşmeye başladı. Ne var ne yoksa, bütün imkanlar tedavisine ayrıldı. Savaş ve Gül yazlıktaki evi sattı. Keşke o talihsiz günde garaj ve araba yanmasaydı; onlarla da Deniz’e umut yaratılabilirdi. Ama en önemlisi, oğulları yaşıyordu! Tüm dede ve nineler elinden gelen desteği verdi. Aile bir arada, büyük acı etrafında kenetlendi. …Hiçbir gün, ne kadar uzun olursa olsun, elbet biter. Bir yıl geçti. Deniz rehabilitasyon merkezindeydi. Artık yürüyebiliyor ve kendine bakabiliyordu. Burada kendisi gibi yanıklar yaşayan yaşıtı bir kızla, Meryem’le arkadaş oldu. Meryem’in özellikle yüzü yanmıştı. Birkaç ameliyat geçiren kız kendinden ve yaralarından utanıyordu; aynaya bakmaya cesaret edemiyordu. Deniz, Meryem’e içten bir sevgi ve koruma duygusu hissetti. Meryem’in olgunluğu ve hassasiyeti Deniz’i sarıp sarmaladı. Boş buldukları anda beraber vakit geçiriyorlardı. Çok ortak yanları vardı; tarif edilmez acıyı, hayal kırıklığını, acı ilaçları aynı avuçla tatmışlardı, iğnelerden ve beyaz önlüklerden korkmamayı ikisi de öğrenmişti… Sohbetleri bitmek bilmiyordu. Zaman geçti… Deniz ve Meryem sade bir düğün yaptı. Çiftin Şule adında bir kızı ve üç yıl sonra Efe isminde bir oğlu oldu. Nihayet huzur bulduklarında, Savaş ve Gül ayrılmaya karar verdi. Deniz’in yaşadıkları onları tüketmişti, artık birlikte olamıyorlardı. Her ikisi de birbirinden kurtulup huzur arıyordu. Gül, kız kardeşinin yanına taşındı. Gitmeden önce camiye uğrayıp İmam Sami’den helallik almak istedi. Son yıllarda Gül imamı sık sık ziyaret etmiş, oğlunun kurtuluşu için şükretmişti. İmam Sami ısrarla: “Allah’a teşekkür et, Gül!” Ayrılmasını onaylamadı. “Zorundaysan git. Dinlen. Yalnızlık bazen ruhu iyileştirir. Ama geri dön! Karı koca bir bütündür!” diye nasihat verdi. Savaş ise boş evde tek başına kaldı. Oğulları kendi aileleriyle yaşıyordu. Eski eşler torunlarını bile sırayla ziyaret ediyor, birbirine denk gelmemeye özen gösteriyordu. Kısacası, şimdi herkes kendi dünyasında huzur bulmuştu…

CANLI CANLI…

Bu ailede herkes kendi halinde takılırdı.
Baba Saimin, eşi dışındaki sevgi maceraları hiçbir zaman eksik olmamıştı; hatta bazen birden fazla hayat arkadaşı olurdu. Anne Nevin ise kocasının çapkınlıklarını seziyor ama kendi ahlaki raporunu sıfırdan da yazsaydı notları parlak çıkmazdı. O da evli bir iş arkadaşıyla şehri turlamaktan pek hoşlanırdı. İki oğlan varsa da, kendilerini eğitmekten daha çok, kendilerini eğlendirme peşindeydiler. Anne Nevin, okulun yetiştirdiği çocuklardan ailesinin nasiplenmesine razıydı, Okul var ya, baksın! der geçerdi.

Pazar öğle yemeklerinde mutfak, kısık sesli bir fast-food restoranına dönerdi. Tabağını bitirip fırlayan ilk hep kazanırdı. Aile olmaktan çok, pazar günü toplu koşu yarışına çıkmış gibiydiler.

Her şey böyle devam edip gidecekti, hayat çürük elma misali içten içe çürüyordu ki, bir gün işin rengi değişti.

…Küçük oğlan Doruk on iki yaşına gelince, baba Saim onu yanında garaja götürdü, yardımcı etiketiyle tabii. Doruk orada aletlerle oynarken, Saim komşu garajda arabanın içinde kaybolmuş arkadaşlarına uğradıdedik ya, komşular da arabalara meraklıydı.

İşte tam o anda Saimin garajından simsiyah bir duman yükseldi. Sonra da alevler. Herkes apışıp kaldı. Sonradan, bir şekilde Dorukun çalışır vaziyetteki havya lambasını benzin bidonunun üstüne yuvarlayıverdiği anlaşılacaktı. İnsanlar korkudan ne yapacaklarını bilemediler. Saimin üstüne birinden gelen bir kova suda, adam kendini alevlerin içine attı. Herkes nefesini tuttu. Saim kısa süre sonra, neredeyse uçan bir Superman gibi, çocuğunu kucaklamış, alevler arasından çıktı. Doruk kupkuru, çıplak, üstü başı yok olmuştu. Sadece yüzünde bir iz yok, o da elini kapatmış herhalde.

Birileri hemen itfaiyeye ve ambulansa koştu. Doruku apar topar hastaneye kaldırdılar. Çocuk hâlâ yaşıyordu!

Ameliyathane hazırlandı, Doruku masa üstüne yatırdılar. Uzun, sessiz ve kıvrandırıcı birkaç saat sonra, doktor geldi ve kütük gibi bir sesle şunu söyledi:
Elimizden geleni yapıyoruz. Şu an komada. Yaşama şansı milyonda bir. Tıp burada artık benden bu kadar diyor. Sadece mucize olursa kurtarır. Sabırlı olun.

Saim ve Nevin sanki gaz pedalına basarcasına en yakın camiye koştular. Bir de başladı mı yağmur, sel olur! Hiçbir şeyi umursamadılar. Tek bir amaçları vardı: oğlanı kurtarmak!

Hayatlarında ilk kez bir camiye adım attılar; ortalık sakin, neredeyse huzurluydu. İmamı görünce ürkekçe yanına gidip dertlerini anlattılar:
Hocam, çocuğumuz ölüm döşeğinde! Ne yapalım? dedi Nevin, gözyaşlarıyla karışık bir ağızla.
Evlatlarım, benim adım İmam Kadir. İş ciddiye binince Allah hatırlanır… Günahınız çok mu? dedi imam, klasik Türk stand-upcı gibi.
Herhalde yoktur, kimseyi öldürmedik, dedi Saim ve başını öne eğdi Kadir hocanın süzgeç gibi bakışları altında.
E peki aşkınızı neden öldürdünüz? Şurada yerlerde yatıyor. Karı-koca arasında hiç mi sevgi kalmaz, aranızdan vız diye bir sedir geçer neredeyse; öyle uzak Tövbe estağfurullah!
Namaz kılın, çocuk için dua edin, Yüce Mevlanaya, Hz. Mevlüte dua edin! Güzel dua edin. Unutmayın, her şey Allahtan. Başa gelen, ders içindir. Akıllanın. Sevgisiz hayat, hayat değildir!

Saim ve Nevin, hem gözyaşı hem yağmurdan sırılsıklam, bir köşede köşe kapmaca oynayan ördek yavruları gibi, sözleri sineye çektiler. Acı gerçek şıp şıp damladı üzerlerine.

İmam Kadir, Hz. Mevlananın ikonunu işaret etti.
Diz çöküp dua ettiler. Neler neler adamışlardır kim bilir O andan itibaren ne kaçamak kaldı, ne eski defter. Her şey baştan gözden geçirildi, gereksiz olanlar çöpe.

Ertesi sabah, doktor aradı: Doruk komadan çıkmıştı!

Saim ve Nevin, gözlerine inanamaz şekilde oğullarının başucundaydı o an.
Doruk gözlerini açıp gülümsemeye çalıştı ama zor bir denemeydi bu. Yüzünde çile çekmenin ağrıdan yapılmış bir maskesi vardı.
Anne, baba, lütfen ayrılmayın, diye kısık bir sesle fısıldadı Doruk.
Oğlum nereden çıkardın? Biz hep beraberiz, dedi Nevin, Dorukun elini nazikçe okşayarak. Ama Doruk acıdan irkildi ve çekildi.
Ben gördüm anne! Hem çocuklarımın adını sizin isimleriniz koyacağım, diye devam etti Doruk.
Saimle Nevin göz göze geldi. Daha çocuğun eli kalkmıyor, kendi çocuğundan mı bahsediyor? diye düşündüler içlerinden. Kurtulsa yeter bu çocuk!

Ama ne olduysa oldu, Doruk toparlanmaya başladı. Ailede ne var ne yok, Dorukun iyileşmesine ayrıldı. Saim ve Nevin yazlık evi sattı. Garaj ve araba o gün kül olmuştu, satacak bir şey yoktu ki! Olsun, oğlan hayatta kaldı ya… Tüm akrabalar, dedeler, nineler, kim ne bulduysa destek oldu.

Aile, ortak dertle kenetlendi. Zor günlerde insanın elinden tutan el çoğalırmış, doğruymuş!

En uzun günün bile bir sonu var.
Bir yıl geçti.
Doruk, rehabilitasyon merkezine geçmişti.
Artık yürüyebiliyor ve kendine bakabiliyordu.
Orada Doruk, aynı yaştaki Melisle tanıştı. Melis de bir yangının kurbanıydı, ama sadece yüzü yanmıştı.

Kızcağız birkaç ameliyat geçirmiş, ama izlerinden çok utanıyor, aynaya hiç bakmıyordu. Korkuyordu. Doruk, Meliste yüreğini ısıtan bir ışık buldu. Kız, yaşından büyük bir bilgelik ve kırılganlık yayıyordu; Doruk korumak istiyordu onu.

Boş vakitlerinde hep beraberdiler; acı, umut, iğneler, haplar, beyaz önlükler bunların ustası olmuşlardı. O yaşta, hayatı ikiye katlayıp yaşadılar. Konunun dibi bulunamazdı; konuşmaya doyamıyorlardı.

Zaman aktı.
Doruk ve Melis sade, küçük bir düğün yaptılar.
Çiftin dünya tatlısı çocukları oldu: önce kızları Derya, üç yıl sonra da oğulları Baran.

Her şey gerçekten yoluna girdi derken, Saim ve Nevinin yolları ayrıldı. Dorukun hikâyesi onları fena yormuştu. İçleri tamamen boşalmış, yan yana duracak halleri kalmamıştı. Ailesizlikle huzurlu olmayı tercih ettiler.

Nevin ablasının evine, şehir dışına taşındı. Gitmeden önce yine camiye uğradı, Kadir hocadan hayır duası almak istedi. Son yıllarda zaten çokça gitmiş, her defasında hocaya oğlunu kurtardığı için teşekkür etmişti. Kadir hoca ise şunu eklerdi:
Allaha şükret, Nevin!

Hoca Nevinin ayrılış kararını pek tasvip etmedi:
Kolayına kaçtıysan, git biraz dinlen. Bazen yalnızlık iyidir. Ama geri dön, evlilik böyle şeyler için var! dedi nasihatli bakışlarla.

Saim, bomboş evinde yapayalnız kaldı. Oğulları kendi yuvalarını kurmuştu.
Çocuklarını ve torunlarını bile, eski karısıyla hiç karşılaşmamak için, randevulaşıp ziyaret ediyorlardı.

Kısacası, herkes keyfince, kendince bir huzura kavuşmuştu…

Rate article
Lifequest
YÜREK YARASI… Bu Ailede Herkes Kendi Başının Çaresine Bakardı. Baba Savaş’ın, eşi dışında gönül ilişkileri vardı, üstelik bu kadınlar hep aynı da değildi. Anne Gül, kocasının sadakatsizliğinden şüphelense de kendisi de ahlâken pek temiz değildi. O da zamanını evli bir iş arkadaşıyla aileden uzakta geçirmeyi seviyordu. Ailenin iki oğlu ise kendi hâllerine bırakılmıştı. Kimse onların eğitimiyle doğru düzgün ilgilenmediği için genellikle boş boş dolaşırlardı. Gül, okulun çocukların sorumluluğunu tamamen üstlenmesi gerektiğini savunurdu. Bu aile, pazar günleri mutfakta sadece hızlıca ve sessizce yemek yiyip tekrar kendi dünyalarına dağıtmak için bir araya gelirdi. Her şey, aile bu bozuk, günahkâr ama kendilerince tatlı dünyalarında yaşayıp giderken, bir gün geri dönülmez bir olay yaşanana kadar böyle devam etti… Küçük oğul Deniz on iki yaşındayken, babası Savaş ilk kez onu yardıma diye garaja götürdü. Deniz aletleri incelerken, Savaş kısa süreliğine yakındaki araba tutkunu arkadaşlarının yanına uğradı. Birden Savaş’ın garajından kara dumanlar yükseldi, ardından alevler çıktı. Kimse ne olduğunu anlamadı. (Sonradan anlaşıldı ki Deniz, açık olan lehim lambasını yanlışlıkla benzin bidonuna düşürmüştü.) Herkes donup kaldı. Yangın kontrolden çıktı. Savaş’a bir kova su döküldü ve o hızla garaja daldı. Herkes soluğunu tuttu. Birkaç saniye sonra Savaş, kollarında baygın oğluyla alevlerin arasından çıktı. Deniz’in vücudu tamamen yanmıştı, sadece yüzü sağlam kalmıştı. Muhtemelen yüzünü elleriyle korumuştu. Kıyafetleri tamamen yanmıştı. Birileri hemen itfaiye ve ambulansı çağırdı. Deniz hastaneye kaldırıldı. Yaşıyordu! Ameliyata alındı. Saatlerce süren bekleyişin ardından doktor nihayet Savaş ve Gül’e çıktı: “Elimizden gelen her şeyi, hatta daha fazlasını yapıyoruz. Şu anda Deniz komada, yaşama şansı milyonda bir. Tıbbi olarak fazla bir umut yok. Ama oğlunuzda büyük bir yaşama arzusu varsa bir mucize olabilir. Sıkı durun.” Savaş ve Gül düşünmeden yakınlardaki camiye koştular. Feci bir yağmur başlamıştı. Çıldırmış gibi gözleri hiçbir şeyi görmüyordu; oğullarını kurtarmaları gerekiyordu! Başları önlerinde, sırılsıklam, ilk kez camiye giren Savaş ve Gül, bir hocayı görünce utangaçça yanına yaklaştılar. “Hocam, oğlumuz ölüm döşeğinde! Ne yapmalıyız?” diye ağlayarak Gül sordu. “Evlatlarım, benim adım İmam Sami. Evet… Sıkışınca Allah’ı hatırladınız, öyle mi? Büyük günahlarınız var mı?” dedi hemen imam. “Yoo, ne büyük günah işledik ki; kimseyi öldürmedik…” diye söylendi Savaş, hocanın delici bakışları altında gözlerini kaçırdı. “Ama sevginizi öldürmüşsünüz… Sevginiz ölü gibi yerde yatıyor. Koca ile karı arasına ip bile geçmez ama aranıza bir kütük koysak kimseye değmez! Ah insanlar… Oğlunuzun sağlığı için Şefaatçi Hz. Mevlana’ya dua edin! Sıkı sıkı dua edin! Ama aklınızda olsun, her şey Allah’ın takdirinde! Sakın isyan etmeyin! Kimi zaman Allah sizi böyle terbiye eder… Yoksa anlayamazsınız! Gönlünüzü mahvedersiniz, haberiniz bile olmaz. Kendinize gelin! Sevgiyle her şey kurtulur!” Savaş ve Gül, yağmurdan ve gözyaşından sırılsıklam olmuş halde, İmam Sami’nin gözlerinin önünde suçlu iki çocuk gibi saplantılı bir utançla durdu. Onlara bakmak bile acı vericiydi. İmam Sami, onları Hz. Mevlana’nın ikonunun önüne yönlendirdi. Savaş ve Gül orada secdeye kapandılar, yalvar yakar dua ettiler, yeminler ettiler… Tüm yasak aşklarına bir çizgi çektiler. Geçmiş bitti, hafızalarından silindi. Hayat baştan başa elden geçirildi… Ertesi sabah doktor arayıp Deniz’in komadan çıktığını söyledi. Savaş ve Gül, oğullarının yanında nöbet tuttu. Deniz gözlerini açtı ve annesiyle babasını görünce gülümsemek istedi. Ama yüzünde tarifsiz bir acı vardı. “Anneciğim, babacığım, ne olur ayrılmayın…” diye fısıldadı çocukça. “Oğlum, niye öyle diyorsun? Biz beraberiz,” dedi Gül, oğlunun sıcak, gevşek eline dokunarak. Deniz acıyla yüzünü buruşturdu, Gül elini hemen çekti. “Bunu gördüm anne! Bir de, çocuklarım olursa seninle babamın ismini koyacağım,” diye ekledi Deniz. Savaş ve Gül göz göze geldi. Oğulları sayıklıyor sandılar. “Ne çocuğu oğlum, hareket edecek halin yok, yataktan kalkamıyorsun, tek hayalimiz iyileşmen…” Fakat o günden sonra Deniz iyileşmeye başladı. Ne var ne yoksa, bütün imkanlar tedavisine ayrıldı. Savaş ve Gül yazlıktaki evi sattı. Keşke o talihsiz günde garaj ve araba yanmasaydı; onlarla da Deniz’e umut yaratılabilirdi. Ama en önemlisi, oğulları yaşıyordu! Tüm dede ve nineler elinden gelen desteği verdi. Aile bir arada, büyük acı etrafında kenetlendi. …Hiçbir gün, ne kadar uzun olursa olsun, elbet biter. Bir yıl geçti. Deniz rehabilitasyon merkezindeydi. Artık yürüyebiliyor ve kendine bakabiliyordu. Burada kendisi gibi yanıklar yaşayan yaşıtı bir kızla, Meryem’le arkadaş oldu. Meryem’in özellikle yüzü yanmıştı. Birkaç ameliyat geçiren kız kendinden ve yaralarından utanıyordu; aynaya bakmaya cesaret edemiyordu. Deniz, Meryem’e içten bir sevgi ve koruma duygusu hissetti. Meryem’in olgunluğu ve hassasiyeti Deniz’i sarıp sarmaladı. Boş buldukları anda beraber vakit geçiriyorlardı. Çok ortak yanları vardı; tarif edilmez acıyı, hayal kırıklığını, acı ilaçları aynı avuçla tatmışlardı, iğnelerden ve beyaz önlüklerden korkmamayı ikisi de öğrenmişti… Sohbetleri bitmek bilmiyordu. Zaman geçti… Deniz ve Meryem sade bir düğün yaptı. Çiftin Şule adında bir kızı ve üç yıl sonra Efe isminde bir oğlu oldu. Nihayet huzur bulduklarında, Savaş ve Gül ayrılmaya karar verdi. Deniz’in yaşadıkları onları tüketmişti, artık birlikte olamıyorlardı. Her ikisi de birbirinden kurtulup huzur arıyordu. Gül, kız kardeşinin yanına taşındı. Gitmeden önce camiye uğrayıp İmam Sami’den helallik almak istedi. Son yıllarda Gül imamı sık sık ziyaret etmiş, oğlunun kurtuluşu için şükretmişti. İmam Sami ısrarla: “Allah’a teşekkür et, Gül!” Ayrılmasını onaylamadı. “Zorundaysan git. Dinlen. Yalnızlık bazen ruhu iyileştirir. Ama geri dön! Karı koca bir bütündür!” diye nasihat verdi. Savaş ise boş evde tek başına kaldı. Oğulları kendi aileleriyle yaşıyordu. Eski eşler torunlarını bile sırayla ziyaret ediyor, birbirine denk gelmemeye özen gösteriyordu. Kısacası, şimdi herkes kendi dünyasında huzur bulmuştu…