CANLI CANLI…
Bu ailede herkes kendi halinde takılırdı.
Baba Saimin, eşi dışındaki sevgi maceraları hiçbir zaman eksik olmamıştı; hatta bazen birden fazla hayat arkadaşı olurdu. Anne Nevin ise kocasının çapkınlıklarını seziyor ama kendi ahlaki raporunu sıfırdan da yazsaydı notları parlak çıkmazdı. O da evli bir iş arkadaşıyla şehri turlamaktan pek hoşlanırdı. İki oğlan varsa da, kendilerini eğitmekten daha çok, kendilerini eğlendirme peşindeydiler. Anne Nevin, okulun yetiştirdiği çocuklardan ailesinin nasiplenmesine razıydı, Okul var ya, baksın! der geçerdi.
Pazar öğle yemeklerinde mutfak, kısık sesli bir fast-food restoranına dönerdi. Tabağını bitirip fırlayan ilk hep kazanırdı. Aile olmaktan çok, pazar günü toplu koşu yarışına çıkmış gibiydiler.
Her şey böyle devam edip gidecekti, hayat çürük elma misali içten içe çürüyordu ki, bir gün işin rengi değişti.
…Küçük oğlan Doruk on iki yaşına gelince, baba Saim onu yanında garaja götürdü, yardımcı etiketiyle tabii. Doruk orada aletlerle oynarken, Saim komşu garajda arabanın içinde kaybolmuş arkadaşlarına uğradıdedik ya, komşular da arabalara meraklıydı.
İşte tam o anda Saimin garajından simsiyah bir duman yükseldi. Sonra da alevler. Herkes apışıp kaldı. Sonradan, bir şekilde Dorukun çalışır vaziyetteki havya lambasını benzin bidonunun üstüne yuvarlayıverdiği anlaşılacaktı. İnsanlar korkudan ne yapacaklarını bilemediler. Saimin üstüne birinden gelen bir kova suda, adam kendini alevlerin içine attı. Herkes nefesini tuttu. Saim kısa süre sonra, neredeyse uçan bir Superman gibi, çocuğunu kucaklamış, alevler arasından çıktı. Doruk kupkuru, çıplak, üstü başı yok olmuştu. Sadece yüzünde bir iz yok, o da elini kapatmış herhalde.
Birileri hemen itfaiyeye ve ambulansa koştu. Doruku apar topar hastaneye kaldırdılar. Çocuk hâlâ yaşıyordu!
Ameliyathane hazırlandı, Doruku masa üstüne yatırdılar. Uzun, sessiz ve kıvrandırıcı birkaç saat sonra, doktor geldi ve kütük gibi bir sesle şunu söyledi:
Elimizden geleni yapıyoruz. Şu an komada. Yaşama şansı milyonda bir. Tıp burada artık benden bu kadar diyor. Sadece mucize olursa kurtarır. Sabırlı olun.
Saim ve Nevin sanki gaz pedalına basarcasına en yakın camiye koştular. Bir de başladı mı yağmur, sel olur! Hiçbir şeyi umursamadılar. Tek bir amaçları vardı: oğlanı kurtarmak!
Hayatlarında ilk kez bir camiye adım attılar; ortalık sakin, neredeyse huzurluydu. İmamı görünce ürkekçe yanına gidip dertlerini anlattılar:
Hocam, çocuğumuz ölüm döşeğinde! Ne yapalım? dedi Nevin, gözyaşlarıyla karışık bir ağızla.
Evlatlarım, benim adım İmam Kadir. İş ciddiye binince Allah hatırlanır… Günahınız çok mu? dedi imam, klasik Türk stand-upcı gibi.
Herhalde yoktur, kimseyi öldürmedik, dedi Saim ve başını öne eğdi Kadir hocanın süzgeç gibi bakışları altında.
E peki aşkınızı neden öldürdünüz? Şurada yerlerde yatıyor. Karı-koca arasında hiç mi sevgi kalmaz, aranızdan vız diye bir sedir geçer neredeyse; öyle uzak Tövbe estağfurullah!
Namaz kılın, çocuk için dua edin, Yüce Mevlanaya, Hz. Mevlüte dua edin! Güzel dua edin. Unutmayın, her şey Allahtan. Başa gelen, ders içindir. Akıllanın. Sevgisiz hayat, hayat değildir!
Saim ve Nevin, hem gözyaşı hem yağmurdan sırılsıklam, bir köşede köşe kapmaca oynayan ördek yavruları gibi, sözleri sineye çektiler. Acı gerçek şıp şıp damladı üzerlerine.
İmam Kadir, Hz. Mevlananın ikonunu işaret etti.
Diz çöküp dua ettiler. Neler neler adamışlardır kim bilir O andan itibaren ne kaçamak kaldı, ne eski defter. Her şey baştan gözden geçirildi, gereksiz olanlar çöpe.
Ertesi sabah, doktor aradı: Doruk komadan çıkmıştı!
Saim ve Nevin, gözlerine inanamaz şekilde oğullarının başucundaydı o an.
Doruk gözlerini açıp gülümsemeye çalıştı ama zor bir denemeydi bu. Yüzünde çile çekmenin ağrıdan yapılmış bir maskesi vardı.
Anne, baba, lütfen ayrılmayın, diye kısık bir sesle fısıldadı Doruk.
Oğlum nereden çıkardın? Biz hep beraberiz, dedi Nevin, Dorukun elini nazikçe okşayarak. Ama Doruk acıdan irkildi ve çekildi.
Ben gördüm anne! Hem çocuklarımın adını sizin isimleriniz koyacağım, diye devam etti Doruk.
Saimle Nevin göz göze geldi. Daha çocuğun eli kalkmıyor, kendi çocuğundan mı bahsediyor? diye düşündüler içlerinden. Kurtulsa yeter bu çocuk!
Ama ne olduysa oldu, Doruk toparlanmaya başladı. Ailede ne var ne yok, Dorukun iyileşmesine ayrıldı. Saim ve Nevin yazlık evi sattı. Garaj ve araba o gün kül olmuştu, satacak bir şey yoktu ki! Olsun, oğlan hayatta kaldı ya… Tüm akrabalar, dedeler, nineler, kim ne bulduysa destek oldu.
Aile, ortak dertle kenetlendi. Zor günlerde insanın elinden tutan el çoğalırmış, doğruymuş!
En uzun günün bile bir sonu var.
Bir yıl geçti.
Doruk, rehabilitasyon merkezine geçmişti.
Artık yürüyebiliyor ve kendine bakabiliyordu.
Orada Doruk, aynı yaştaki Melisle tanıştı. Melis de bir yangının kurbanıydı, ama sadece yüzü yanmıştı.
Kızcağız birkaç ameliyat geçirmiş, ama izlerinden çok utanıyor, aynaya hiç bakmıyordu. Korkuyordu. Doruk, Meliste yüreğini ısıtan bir ışık buldu. Kız, yaşından büyük bir bilgelik ve kırılganlık yayıyordu; Doruk korumak istiyordu onu.
Boş vakitlerinde hep beraberdiler; acı, umut, iğneler, haplar, beyaz önlükler bunların ustası olmuşlardı. O yaşta, hayatı ikiye katlayıp yaşadılar. Konunun dibi bulunamazdı; konuşmaya doyamıyorlardı.
Zaman aktı.
Doruk ve Melis sade, küçük bir düğün yaptılar.
Çiftin dünya tatlısı çocukları oldu: önce kızları Derya, üç yıl sonra da oğulları Baran.
Her şey gerçekten yoluna girdi derken, Saim ve Nevinin yolları ayrıldı. Dorukun hikâyesi onları fena yormuştu. İçleri tamamen boşalmış, yan yana duracak halleri kalmamıştı. Ailesizlikle huzurlu olmayı tercih ettiler.
Nevin ablasının evine, şehir dışına taşındı. Gitmeden önce yine camiye uğradı, Kadir hocadan hayır duası almak istedi. Son yıllarda zaten çokça gitmiş, her defasında hocaya oğlunu kurtardığı için teşekkür etmişti. Kadir hoca ise şunu eklerdi:
Allaha şükret, Nevin!
Hoca Nevinin ayrılış kararını pek tasvip etmedi:
Kolayına kaçtıysan, git biraz dinlen. Bazen yalnızlık iyidir. Ama geri dön, evlilik böyle şeyler için var! dedi nasihatli bakışlarla.
Saim, bomboş evinde yapayalnız kaldı. Oğulları kendi yuvalarını kurmuştu.
Çocuklarını ve torunlarını bile, eski karısıyla hiç karşılaşmamak için, randevulaşıp ziyaret ediyorlardı.
Kısacası, herkes keyfince, kendince bir huzura kavuşmuştu…




