Oğlum 70. yaş günümde işe bahane bulup gelmedi. Akşam ise sosyal medyada, kayınvalidesinin 65. doğum gününü restoranda kutlarken gördüm

Öğle tam 12’de, Taksim’in üzerini örten garip bir gözle görünmeyen sisin ortasında bir telefon çaldı. Güler Hanım, incecik tiril tiril örtülü mutfak masasında, sanki kumaşta gizli bir kırışıklık varmışçasına elleriyle örtüyü düzeltti, telaşla ahizeyi kaldırdı.

Oğlum Barış? Sen misin yavrum?

Anne, merhaba. Doğum gününü kutluyorum.

Barışın sesi cılız, boğuk ve sürekli kopukluklarla doluydu; sanki Topkapı’nın rutubetli bir bodrumundan geliyordu.

Anne, sakın darılma Gelemeyeceğim bugün. Hiç mümkün değil.

Güler Hanımın gözlerinin ucunda, yarım gündür üzerine titrediği karidesli salatanın parıldayan sosu bir an dalgalandı.

Ama Nasıl yani? Barış, bugün yetmişime girdim. Büyük günüm.

Farkındayım, anne. Ama burada acil bir durum var. Projenin teslimi var, zamanla yarışıyoruz, buraları bilirsin sen. Müdürüm, bütün yükü bana verdi.

Ama Barış, söz vermiştin

Anne, bu tamamen iş. Keyfimden değil. Buradakileri zor durumda bırakamam. Hiçbir şekilde ayrılamam.

Telefonda bir süre sadece cızırtılar vardı.

Haftaiçi mutlaka uğrayacağım. Otururuz, sohbet ederiz. Söz. Öptüm.

Kısa sinyaller, çoktan tükenmiş bir umut gibi çınladı odada. Güler Hanım ağzında buruk bir acı, telefonun ahizesini yerine koydu.

Yetmiş yıl.

Yetiştirilemeyen teslimler.

Akşamı, karanlık bir duman gibi mutfağa sindi. Komşusu Nalan uğradı, elinde kutusu kahverengi Ülker Bitter çikolata, ikişer kadeh Saroz rakısı içtiler, moral için dediler.

Güler Hanım gülümsemeye uğraştı, başı öne eğik, dizilerden bahsetti, ama doğum günü mutfağın dört duvarına sıkışıverdi; neşenin fitili daha yanmadan kül oldu.

Gece olunca, üzerinden bol cepli eski pazen sabahlık geçirdi, eline tabletini aldı. Parmağıyla ekrana dokundu, Facebook akışını kayıtsızca kaydırmaya başladı.

Gözünün önünden yazlıklar, kediler, tarifler geçti.

Birden parlak ve sapsarı bir leke.

Sayfa: Elif, gelini.

Yeni bir gönderi. Yirmi dakika önce atılmış.

Bir restoran. Beyoğlu Şık ya da o civarda bir yer. Altın simli dekorlar, eldivenli garsonlar, canlı müzik, kristal kadehler.

Elif orada. Annesi, Saadet Hanım incili kolyesiyle, kocaman kırmızı bir gül buketiyle parlıyor.

Ve Barış.

Oğlu. Barış. Işıl ışıl gömleğiyle, kayınvalidesine sarılmış, gülüyor.

Barış. Az önce işim acil, projeler yanıyor, müdürüm canavar diyen Barış.

Güler Hanım fotoğrafı büyüttü. Objektifin odağı mutluluğa, ışıltıya, şarap pembesi sarhoşluğa çekilmişti.

Altında yazan not: Güzel annemizin 65. yaşını kutluyoruz! Hepimizin uygun olacağı cumartesiye çektik!

Uygun.

Güler Hanım, elin takvimi iyi bilirdi. Geçen hafta, salıydı Saadet Hanımın doğum günü Kutlamayı kendi yetmişine denk getirmişlerdi.

Fotoğrafların karuseline devam etti.

Barış, kadehini kaldırmış, neşeyle konuşuyor.

Hepsi orada, Elif ve Barış kahkahalarla yatıp kalkıyorlar, masada istiridye tepeleri, mezeler.

Güler Hanım, Barış’ın gamsız ve huzurlu yüzünü izledi.

Mesele restoran değildi.

O dev buket veya kadehler değildi.

Mesele yalandı.

Düz, umursamaz, sıradan bir yalan.

Güler Hanım tableti kapadı.

Taptaze mezelerle dolu oda, yine de boş ve soluk bir mezar gibiydi.

Yetmişinci yaş günü, sadece uygun olmayan bir tarih olarak kalmıştı.

Bir başka doğum günü için kenara itilmiş bir gün.

Pazartesi sabahı, havaya ince, ekşi bir tenha kutlama kokusu sindi.

Özenle yaptığı paça çorbası bile kokusunu yitirmişti. Karidesli salata yumuşamış, mayonezi aşağıya doğru hıçkırıyordu. Fırın kuzu incik ince bir film ile kaplanmıştı.

Güler Hanım evdeki en büyük çöp kovasını aldı.

Yavaşça, bir tabak bir tabak, kutlamasını çöpe kazıdı.

Emeklerini. Özlemini.

Barışın en sevdiği patlıcan sarmaları, çöp poşetine havada kanat çırparak gitti. O şahane Napolyon pastasından son kırıntılar da öyle.

Her düşen parçada göğsünde donuk bir sızı yankılandı.

Bu, kırılmaktan öte bir şeydi. Bu, görünmezlikle yüzleşmekti.

Hoş bir sebebe sığınıp kibarca üstü çizilmişti.

Bulaşıkları elde yıkadı, ihaneti kokan ağır çöpü dışarıya çıkardı.

Ve beklemeye başladı.

Sözde haftaiçi uğrayacaktı

Telefon ancak çarşamba çaldı.

Anne merhaba! Nasılsın? Affet, çok yoğunum bu hafta.

Aynı ses. Sıradan, aceleci.

İyiyim Barış.

Bak, sana hediye getireceğim. On beş dakikam var, Elif alacak beni, tiyatroya gideceğiz.

Tiyatro mu?

Evet, o popüler tiyatroya. Elif bilet bulmuş. Biliyorsun onu.

Bir saat sonra kapıdaydı.

Eline parlak kutu tutuşturdu.

Buyur. Bir kez daha kutlu olsun.

Kutuda Hava Temizleyici ve Nemlendirici. Renkli ışıklarla, iyonizer özellikli.

Teşekkür ederim, kutuyu antreye bıraktı Güler Hanım.

Elif seçti. Çok havalı bir alet, sağlığa iyi.

Küçük mutfağa geçti, doğrudan çeşmeden bir bardak su aldı.

Anne, hiç mi yiyecek bir şey yok?

Hepsini pazartesi attım.

Barış kaşını büktü.

Tüh. Beni arasaydın alırdım onları

Güler Hanım içten içe hala onu savunacak bir sebep aradı. Belki Elif zorladı. Belki haberi yoktu. Ama oğlu karşısında aynı yalanı sürdürüyordu.

Barış.

Hı?

Fotoğrafları gördüm.

O, elindeki bardakla dondu. Yavaşça döndü.

Hangi fotoğraflar?

Restorandakiler. Cumartesi. Elifin sayfasında.

Barış’ın yüzü bir an titredi, sonra sertleşti.

Ha, o mu? Bitmeyen muhasebeler yine başladı.

Bana işin var dedin.

Anne, ne fark eder?

Farkı şu, bana yalan söyledin.

Barış bardağı öyle bir bıraktı ki su taştı masaya.

Yalan değil! Gerçekten iş vardı! Gece sabahladım!

Ya cumartesi?

Elif annesine kutlama yaptı! Onun isteğiydi! Ben ne yapabilirim?

Sesini yükseltti.

İkiye mi bölünecektim yani? Hiçbir yere gitmek istemedim! Yorgunum dedim sana!

Güler Hanım bakakaldı.

Görüyordu: Onun yetişkin oğlu, kırk yaşında. Yakalandığı için ona bağırıyordu.

Sadece doğruyu söyleyebilirdin, Barış. Anne, gidemem, Saadet Hanıma gidiyoruz diyebilirdin.

Ne değişirdi ki?! Günlerce bunun için dırdır ederdin!

Dırdır etme korkusu. Bunca sebebin özü.

Anne, bu benim ailem. Orada olmam gerekiyordu. Elifle aram bozulsa ister miydin?

Annesine neredeyse öfkeyle baktı.

Kendini savunurken tüm suçu ona yükledi.

Kapı zili çaldı.

Ha, Elif geldi. Gitmem gerekiyor.

Ceketini kaptı.

Cihazı kurarsın, çok iyi bir şey.

Bir rüzgar gibi odadan çıktı.

Masadaki su damlasına bakıyordu Güler Hanım.

Düğüm kördüğüm oldu.

Konuşma, medeni çözüm çabası, çöktü.

Yalanı seçmişti; çünkü yalan en kolay yolu olmuştu.

Onun doğum günü ise, sadece engeldi.

Günler, pamuktan kopar gibi süzüldü.

Güler Hanım hediyeyi açtı sonunda. Çok işe yarar şey.

Kılavuzunu okudu, tankına su doldurdu, fişe taktı.

Cihazın mavi ışığı parladı, odaya titrek bir uğultu yayıldı.

Bu, bir koku değildi; kokusuzluk haliydi.

Evindeki o tanıdık kokular yoktu: eski kitap, kurumuş ıhlamur, Şipşak kolonya Şimdi hastane gibi, ölü gibi.

Evi artık ona ait değildi.

Sanki biri gelip evi çamaşır suyuyla silmiş, hayat izlerini kazımıştı.

Elif seçti.

Makina vızıldayıp iyonize ederken, Güler Hanım her nefeste, yadsınamaz bir boğulma çekiyordu.

Camı açtı, ama soğuk hava bile steril havaya bir şey katamadı.

Pazar günü, vitrini silerken rastladı. Eski bir fotoğraf çerçevesi.

Kırk yaşında genç olduğu günlerden bir kare: Barış, öğrenci, kucağında, gözleri ışıl ışıl.

Arkasındaki silik yazılar: “Dünyanın en iyi annesine! Oğlun.”

Güler Hanım koltuğa gömüldü. Fotoğrafa, geçmişine baktı.

Odayı boğan soğuk uğultu devam ediyordu.

Gerçek o: minik notlar bırakan çocuk.

Ve şimdiki hediyesi: onu susturmak için seçilmiş, soğuk ve işlevsel bir makine.

Ailesinden gelenler, artık akıllı cihazlar üzerinden, gönülsüz.

O an, perde indi.

Her şeyi, soğuk bir cerrahi netlikte gördü.

Telefonu aldı.

Barış, merhaba.

Anne? Bir şey mi oldu?

Evet. Gel, lütfen.

Programım var, anne. Elif

Gel ve Elifin hediyesini al.

Durdu.

Ne demek al?

Aynen öyle. İstemiyorum. Gel.

Kapattı telefonu.

Kırk dakika sonra geldi. Kırgın ve kızgın.

Ne bu şimdi? Elifin hediyesini al ne demek?

Güler Hanım salonun ortasında sakince duruyordu.

İstemiyorum Barış. Al onu.

Köşedeki makineyi işaret etti.

Dalga mı geçiyorsun? Pahalı şey bu! Senin sağlığın için!

Benim sağlığım, oğlum, bana yetmiş yaşımda doğru konuşan oğlumdur.

Barış geri çekildi, sanki tokat yemişti.

Yine aynı şeyler Açıkladım ya!

Hayır. Açıklamadın. Bağırdın ve gittin.

Neden takıldın bu doğum gününe? Gittik, kutladık işte! Çok mu kötü?

Kötü olan yalan, Barış.

Seni üzmemek için yalan söyledim!

Kendine kolay gelsin diye söyledin, dedi, sesi dümdüz. Annen Elifin annesinden az değerli görünmesin diye.

Barışın ağzı açık kaldı, o sırada telefon cebinde ötmeye başladı.

Ekranda: Kalbim.

Barış bakışını annesine, sonra telefona çevirdi, düğmeye bastı.

Naptın Elif?

Annemdeyim. Gene olay çıkardı hediye yüzünden.

Bilmiyorum, ne istiyor! Hadi, geliyorum dedim ya zaten!

Yüzündeki öfke değişti, bir utanç gölgesi düştü.

Çekingen bir tavırla, bir an anası ve karısı arasında asılı kaldı.

Anne, şey Öyle değildi

Git, Barış, dedi Güler Hanım. Elif bekliyor.

Pencereden bakmaya başladı. Konuşma bitmişti.

Barış biraz durdu, ceketini çekiştirdi ve çıktı.

Güler Hanım yalnız kaldı.

Cihazı köşeden aldı, fişini çekti.

Uğultu sustu.

Ev eski kokusuna kavuştu.

İki gün geçti.

Kutu, kapının yanında, suç gibi bekledi.

Barış aramadı, gelip hediyesini almadı.

Güler Hanım anladı. Oğlunu beklemeyecekti.

Kargo çağırdı.

Adresi verdi: Maslakta, Barışın çalıştığı plaza.

Ücretli teslimat, geliverdi paket.

Kapıyı kapattı.

Bir şeyler bitmişti.

Onlara steril dünyalarını, yalanlarını, kullandıkları hediyeleri geri veriyordu.

Akşam, beklenen arama.

Elif, telefonun ucunda öfkeyle titreşiyordu.

Güler Hanım! Hediyeyi geri mi gönderdiniz? Kuryeyle Barışın ofisine göndermişsiniz, sekreterler gözlerinin önünde gülmekten öldü!

Bana uygun değildi.

Yirmi bin lira verdik ona! Bu ne terbiyesizlik!

Elif, hediyenin değeri gönülden verilmesidir. Beni susturmak için değil.

Bir an sessizlik oldu.

Sizin yüzünüzden Barış işten kovulacaktı! Siz hep bu kadar bencilsiniz!

Bencil.

İyi akşamlar, Elif.

Telefonu kapattı.

O an ne olacağını biliyordu.

Elifin çıkardığı fırtınayı, oğluna kestiği hesabı

İlk kez aldırmadı. İpi kopardı, özgürleşti.

Gece geç vakit, Barış geldi.

Tek başına.

Kapı çalındı ürkek, belli belirsiz.

Açtı.

Barış ayakta, ne kızgın, ne küskün.

Sadece üzgün ve yorgun.

Mutfakta sandalyeye çöktü.

Işıkları açmadı, annesi de öyle yanında bekledi.

Şimdi annese gitmek istersen, bir daha dönme, dedi o. Elif.

Yere bakıyordu.

Anne Özür dilerim.

Kafasını kaldırdı.

Yalan söylemek istemedim.

Ama söyledin.

Elif, nasıl olsa kırılır dedi. Söylesen dert, söylemesen susar. Kestirmeden git diye

Güler Hanım sustu.

Ağ dokusu içindeki manipülasyonlar: daha kolay.

O dedi ki, Senin doğum günün, anneminkisi kadar önemli değil. Misafiri yokmuşum. Nalan abla varmış yalnızca

Sen de mi öyle düşündün? sordu annesi.

Uzunca sustu Barış.

Annem, çok yoruldum. Her şeyden

Yüzünü elleriyle kapattı.

Herkes mutlu olsun istedim. Ama beceremedim.

Bir kez, yetişkin gibi, sessizce ağladı.

Çok özür dilerim anne. Gelmem lazımdı. Hakkın var.

Annesi onun çökmüş omuzlarına baktı.

İnançları tümden yıkılmamıştı. O hala onun oğluydu. Yorgun, yitik.

Elini usulca omzuna koydu.

Anında affetmek için değil; tutunacak dal vermek için.

Sana kalmış, Barış. Nasıl yaşayacaksan.

Bilmiyorum, anne.

Ama benle, sadece doğruyu konuş.

Barış başını eğip onayladı.

Biraz otursam olur mu?

Otur.

Güler Hanım eski çaydanlığı çıkardı, bardakları hazırladı.

Ben çay koyayım sana.

Aylar geçti.

Güler Hanımın evi çoktan o soğuk cihaz kokusunu attı.

Yine kitap kokusu, biraz validol, biraz kurutulmuş papatya

O geceden sonra çok şey değişti.

Hayır, Barış Eliften ayrılmadı. Güler Hanım da bunu istememişti hiç. Ev, kredi borcu, örülmüş alışkanlıklar, yanyana devam ediyordu.

Ama Barış değişti.

Artık geliyordu.

Öyle on beş dakikalığına değil; gerçek manada.

Her cumartesi, akşamüstü. Bazen pazar.

Pazardan peynir, pazardan vişneli kek getirdiği oluyordu.

Mutfakta oturur, Barış işini, arabasını, yeni mesai arkadaşını anlatırdı.

Eliften, tartışmalardan asla söz etmezdi.

Ve, bir daha artık, asla yalan söylemedi.

Güler Hanım da değişti.

Eski Barış-öğrenci değil; adam olmuş, bir yandan dengeyi korumak için çırpınan oğlunu görüyordu.

Artık onun aramasını günün hükmü gibi beklemiyordu. Yaşıyordu sadece.

Dürüst ilişkileriyle, ilişkileri daha zor ama daha hakiki olurdu.

Geriye kazanılan oğul değil, onuruydu.

Bir cumartesi, çay içerken Barışın yine Kalbim araması geldi.

Güler Hanım içindeki sıkıntıyı belli etmedi, karıştırıcıyla çayına şeker attı.

Barış iç çekip aramaya cevap verdi.

Efendim Elif.

Bir süre dinledi. Suratı çökmüştü, o geceki gibi.

Hayır, annemdeyim.

Elif, dedim ya her cumartesi annemdeyim. Söz verdim.

Barış gözlerini yumdu.

Önemsemiyorum demek değil bu. Annemdeyim. Söz verdiğim gibi akşam geleceğim.

Telefonu masaya bıraktı.

İçlerinde bir gerilim.

Kusura bakma, anne.

Boşver, oğlum, Güler Hanım gülümsedi. Bir dilim daha vişneli kek alsana.

Barış ona baktı.

Şükran dolu bir bakıştı.

Yardım beklemedi, şikayet etmedi.

Sadece seçimini yaptı. Burada, annesinin mutfağında, çayını içmeyi seçti.

Güler Hanım, oğlunun keke uzanan eline baktı.

O gece bir son değildi. Başlangıçtı.

Atlanan yetmişinci yaşı, oğlunun büyüme noktasıydı.

Oğlu, nihayet çocukluktan çıkıp adam olmuştu.

Rate article
Lifequest
Oğlum 70. yaş günümde işe bahane bulup gelmedi. Akşam ise sosyal medyada, kayınvalidesinin 65. doğum gününü restoranda kutlarken gördüm