Eşimle beraber köye, ailesiyle tanışmaya gittik. Cemin annesi, kapının önüne ellerini beline koyarak çıktı ve sanki bir mahalle hanımefendisiymiş gibi söylenmeye başladı:
Aman Cemim! Haber etseydin ya Bakıyorum, yalnız da gelmemişsin!
Cem beni hemen kollarının arasına aldı, sımsıkı sarıldı:
Tanış anne, bu benim eşim, Elçin.
O koca kadın, renkli kenarlı önlüğüyle, açık kollarıyla bana doğru ilerledi:
Hoş geldin, gelin kızım!
Ve âdet yerini bulsun diye üç kez öptü.
Azize Hanımdan sarımsak ve taze ekmek kokuları yükseliyordu.
Kayınvalidem öyle sıkı sarıldı ki, irkildim.
Başım, onun yumuşacık göğüslerinin arasında kalmıştı.
Birden beni biraz geri çekip, baştan ayağa süzüp Ceme döndü:
Cem oğlum, nereden buldun bu narin kızı böyle?
Eşim kısaca gülümsedi:
Nereden olacak anne, şehirde, kütüphanede Babam evde mi?
Komşuda, sobayla uğraşıyor Hadi gelin siz içeri, ayakkabılarınızı da çıkarın, biraz önce yerleri sildim.
Açık ağızlarıyla, bahçeden birkaç meraklı köy çocuğu bakıyordu bize.
Sait, hadi bir koş Mukaddes ablanlara. Cem oğlun gelinle gelmiş, söyle!
Tamam! dedi çocuk ve hızla koştu.
Evin içine girdik. Cem, indirimli mağazadan aldığım, modaya uygun mevsimlik kabanımı sırtımdan alıp, sobanın bir yanındaki askıya astı.
Sonra soğuktan kızaran ellerimi sobanın yanına götürdü, yanağını dayadı:
Sen benim yaşam kaynağımsın! Hâlâ sıcacık…
Bir anda tencereler, kepçeler homurdanmaya, toprak çömlekler masaya çarpmaya, cam bardaklar, alüminyum kaşıklar tıkırdamaya başladı.
Kayınvalidem sofrayı kurarken, ben de merakla köy evini inceledim.
Bir köşede Kuran-ı Kerim, pencerede çiçek desenli beyaz tül perdeler; yerlerde ve taburelerde el dokuması kilimler. Sobanın yanında, bizden yüzünü çevirmiş, kızıl bir kedi uyuya kalmış…
Geçen hafta nikahımızı kıydık, dedi Cemin sesi uzaktan geliyormuş gibi.
Sofrada kısa sürede harika yemekler ortaya çıkmıştı!
Tam ortada büyük bir tabakta soğuk paça, yanında turşular: lahana turşusu, domates; fırından yeni çıkan mis gibi yoğurtlu süt, üstünde lezzetli bir kaymak tabakası; yumurta ve yeşil soğanlı börek…
Allahım, ne kadar acıkmışım!
Anneciğim, yeter artık! Bütün haftaya yemek yaptın sanki, dedi Cem, ev yapımı ekmekten koca bir parça ısırırken.
Kayınvalidem, paçanın yanına buğulu bir rakı şişesi bıraktı, mutlu mutlu önlüğüne ellerini sildi:
E hadi artık başlayalım!
İşte böyle tanıştım Cemin annesiyle.
Anneyle oğul resmen bir elmanın iki yarısıydı ikisi de esmer, yanakları al al. Sadece Cemciğim uysal ve sessiz, kayınvalidem ise bir yaz fırtınası gibi bir anda başlayan, gürültülü.
Bence o kadın daha nice yaban atı terbiye etmiştir, nice yanmak üzere olan evden insan kurtarmıştır…
O sırada antrede kapı gürültüyle çarptı.
Eve, önünde soğuk hava dalgalarıyla birlikte kısa boylu bir adam girdi.
Minik adam ellerini çırparak heyecanla:
Hay Allah, bu ne güzel iş!
Üstündeki duman kokulu, isten kararmış işli yeleğiyle oğluna sarıldı.
Hoş geldin baba!
Önce ellerini yıka, sonra selamlaş! dedi kayınvalidem.
Kayınpederim elimi tuttu:
Hoş geldiniz genç hanım!
Gözleri mavi, içinde bir tatlılık ve uyanıklık; seyreklik kızıl sakalı ve aynı bakır renkli kıvırcık saçları vardı.
Hanım, bana da çorba koy dedi Hasan Bey, su kabını hışırdatırken.
Kadehlerimizi kaldırdık:
Sizin için, kıymetlilerimiz!
Hem yiyip içtikten sonra, içim biraz rahatladı:
Hasan Bey, sizin ailede neden herkesin adı “Hasan”?
Çok basit, Elçin! Dedem, babam, ben hepimiz nesillerdir soba ve ocak ustasıyız.
Cem hariç dedi oğluna bakıp, o torna ustası olmayı seçti.
Baba, tornacı da bu ülkeye lazım!
Hasan Bey, soba yapmak zor mu?
Ah kızım, bu bambaşka bir sanat! diye işaret parmağını kaldırdı. Hem güzel olacak, hem de duman tutmayacak, ekmekler o fırında nefis olacak Zayıf göründüğüme bakma! Biz kızıllar, dayanıklıyız, güneşte pişmiş gibiyiz!
Benim beyim, her işe de elinden gelir! araya girdi kayınvalidem.
Baba, hadi bir şeyler anlat da dinleyelim.
Kayınpeder içini çekti, sakalını okşadı, gözlerini kurnazca kısıp anlattı:
Peki, dinleyin! İlk hikaye, bak
Bir Temmuz günü hep birlikte tarlaya ot biçmeye gitmiştik. “Alaz” diye bir ineğimiz vardı, hatırlarsın değil mi hanım? İnek dediğin, sanki yüz kilo süt verir. Herkes gitmişti kadın, erkek, ben ve Azize.
Güneş daha dağdan doğmamıştı, hepimiz oraklarımızı savuruyorduk: vıjjk-vıjjk, vıjjk-vıjjk…
O gün, öyle bir sıcak vardı ki sormayın, at sinekleri deli gibi sokuyordu!
Bir de o yıl ormanda domuz çoktu, hem de çok!
Neyse, öğle vakti olmuştu, hepimiz ter içinde kalmış, yorulmuştuk
Aman, eski günleri anlatıyorsun, Elçinin ilgisini çekmiyor belki…
İlgimi çekiyor, hem de çok!
Neyse, millete biraz moral vermeye karar verdim, şakadan. Hava nasıl etkilediyse aklıma geldi
Elimde orakla koşa koşa, Yetişin! Domuzlar geliyor! diye bağırdım!
Herkes de aletleri fırlatıp, ağaçlara tırmanmaya başladı
Haha! Sonra ne oldu?
Sonra, kadınlar ve erkekler hem bana kızdı, hem de işler daha hızlı bitti!
Kayınvalidem dayanamadı, elinin tersiyle başına vurdu:
Vay senin aklını seveyim kızıl koca!
Baba, gerçek domuz hikayesini anlat bir de.
Tabii, o da var. Biz daha gençtik Azizeyle, Cemi daha düşünmemiştik.
Av merakım vardı, ama bu olaydan sonra avı bıraktım.
O gün hafif bir kar yağmıştı. Azizeye dedim ki: Avlanmaya gideceğim.
Otur, git, dedi.
Tüfeğimi aldım, çıktım. Ormanda dolaşıp durdum, yine bir şey bulamadım. Akşam da yaklaşıyordu, eve dönecektim. Ama birden domuzlar yakında olunca Yakın durdum, ateş ettim.
Vurdum sandım, meğerse hiç vuramamışım. O sırada koca domuz üstüme fırladı! Ben de can havliyle bir ağaca tırmandım nasıl çıktım, hâlâ anlamam.
Korkudan ödün koptu tabii! dedi kayınvalidem.
Karışma, anlatıyorum… Orada neredeyse tüm gece ağaçta kaldım, domuzlar aşağıda gezinirken. Neyse ki çok soğuk değildi, yoksa donardım.
Ben ise sabaha kadar gözüm açık, Cemi bekledim! Az kalsın köyü ayağa kaldırıyordum, sabah olur olmaz erkekleri toplayıp aramaya çıktık.
Bağıra çağıra bulduk, ağaçtan indirdik, şoku geçene kadar sırtımda taşıdım eve!
Sen de ayrı bir cansın hanım!
Hadi oradan… Elçin, çay alır mısın? Dağ çayı, kekik ve ayva reçelimiz de var.
Seve seve, teşekkürler.
Azize Hanım mis gibi dağ çayından bardaklara koydu.
Cem, bir de ablamı nasıl iyileştirdiğini anlat bakayım.
Kayınpeder neredeyse çayını püskürtecek gibi gülerek başladı:
Bir keresinde Azizenin ablasından telgraf geldi: “Geliyorum, karşılayın.” Biz de tabii sevindik, karşıladık. Misafirlikte Tülin sofrada, Bacaklarım yürümüyor, ağrıyor dedi.
Nedir, neden? dedik.
Bilmiyorum, doktora da gideceğim gitmesine ama vakit yok, dedi.
Arı ile tedavi denedin mi? dedik.
Nerede bulayım şehirde arıyı, dedi.
Hadi Tülin, gel kovanlara gidelim, hemen seni iyileştiririm!
Yok canım, doktor kesildin başımıza! dedi kayınvalidem gülerek.
Sonra kovanlara gittik. Dedim ki, eteğini biraz kaldır Yani, dizin üstüne kadar. Her bacağına birer arı koydum.
Tülin önce sağ ol dedi, sonra otuz dakika sonra güzelce küfretti, bütün evi ayağa kaldırdı! Ne oldu; meğer alerjisi varmış, bacaklar balon gibi oldu, yürüyemez hale geldi.
Demedim mi ben sana Doktor Aybolat diye!
Nereden bileyim ki alerjisi var! Sen de bilmiyordun, ben de Elçin sen bal yemeye devam et, senin alerjin yok herhalde?
Yok Hasan Bey!
Oh, şükür
Çaylar içildi.
Dışarıda hava iyice karardı, ben de iyice yorulmuşum.
Kayınvalidem perdeleri kapadı:
Cem, size yatağı nereye sermemi istersin?
Anne, sobanın üstüne olur mu? Elçin, sen de sobada yatmak ister misin?
Tabii ki isterim!
Hemen hazırlayacağım… Babası o sobayı, taş taş döşedi zamanında, kayınvalidem övündü.
Hasan Bey de gururla baktı.
Soba gurur duyulacak bir işti hem ısıtır, hem doyurur, hem de aileyi bir araya toplardı.
İçinde yanan ateş, hayat doluydu!
Teşekkür edip sofradan kalktık. Cem, sırtımdan hafifçe destekleyerek beni sobanın üstüne oturttu.
Yılların biriktirdiği kokular burnuma doldu: ateşte pişmiş tuğla, kurutulmuş otlar, koyun yünü, taze ekmek.
Cem hemen uyudu ama ben bir türlü uyuyamıyordum.
Neydi bu?
Yanımda bir yerden ses geliyordu:
Puf-puf, puf-puf…
Evde cin var galiba! Okumuştum…
Ve aklıma çocukken söylediğimiz bir tekerleme geldi:
Cinci cinci, biz yokuz bu işin içinde!
Ve sabah öğrendim ki hiç de cin falan değilmiş; kayınvalidem hamur mayasını oraya koymuş, sıcakta unuttuğu için mayalanıyormuş.
Daha çok gideceğiz Cemin ailesinin o misafirperver evine Hasan Beyin anılarını dinlemeye, sobanın yanında ısınmaya, taze köy ekmeği yemeye.
Ama o da bir başka zamana
Ve bu köy yolculuğundan öğrendim ki, samimiyet, güler yüz, hane sıcaklığı memleketimin en önemli hazineleri; insan, bazen bir lokma ekmek, bir bardak çay ve bir sıcak sohbetle kendini evinde hissedebiliyormuş.
Kocamla birlikte Anadolu köyüne — ailesiyle tanışmaya geldik: Kayınvalidemin elinde önlük, kapıda bizi karşılaması, sarımsak ve taze ekmek kokuları, “Kızım, hoş geldin!” diyerek üç kez öpmesi, köy usulü sofrada soğuk et, turşu ve fırından yeni çıkmış çörek ikramı; kayınpederimin çay eşliğinde anlattığı av ve tarla hikayeleri, soba başında gecenin sessizliğinde önce “evin cininden” korkup, sonra sıcak hamur mayasıyla karşılaşmam – işte böyle tanıştım eşimin ailesiyle ve Anadolu misafirperverliğiyle.




