Yıllık aile buluşmamız göl kenarında, Sapancanın serin sularında gerçekleşiyordu; altı yaşındaki kızım Elif, kuzeni Merve ile oynamamı istedi. Bir an tereddüt ettim ama ebeveynlerim hemen hiç bir şey olmaz diyerek müdahale etti.
Öğleden sonra, her zamanki gibi çam kokusu, gölgeli verandanın altındaki katlanabilir masalar ve gölün suyun taşlara hafifçe çarpması sesiyle başladı. Ben tabakları dizmekle meşguldüm ki Elif, heyecanlı bir çekingenlikle gömleğime tutundu.
Merve ile oynayabilir miyim? diye sordu, iki yaş büyük kuzenini işaret ederek.
Geçen yıl iki kız da tartışmış, sonunda sadece bir huysuzluk patlaması kalmıştı; içgüdüm bir adım geri durmamı söylerken annemi arkamızdan gelen o keskin otorite tonuyla duyduğum:
Allahım, bırak! Çocuklardedi, bir sineği yakalamaya çalışır gibi elini sallayarak. Biraz rahatla.
Babam da omzunu silkerek, Abartma dedi. Bu, ne yapmam gerektiği konusunda beni susturan bir suskunluk yarattı. Derin bir nefes alıp kızımın gözlerine baktım.
Tamam, gidin ama çok uzaklaşmayın. dedim.
Kızlar hemen iskeleye koştu, su serin ve derindi. Onları konuşurken, gülüşürken izlemek beni sakinleştiriyordu. Aile hâlâ masada toplanmış, anılarını paylaşıyor, ben ise bir gözümle salatayı, bir diğeriyle amcamın fıkrını izliyordum. Sonra bir çığlık, bir çarpışma ve gölün ortasında aniden kesilen bir sessizlik…
Elifi oturduğu taşta bulamadım. Gözlerimin önünde suyun altında kıpırdanan bir kol gördüm: çırpınan bir kol.
Koşarak suya atladım, düşünmek ya da hissetmek vaktim yoktu; sadece atladım. Soğuk suyu çabuk kavradım, bir anda Elifi yakaladım ve göğsüme bastırdım. O hıçkırık bir sesle:
Anne Merve itekledidedi, boğuk bir fısıltı.
Birden suyun soğuğu dışında bambaşka bir ürperti hissettim. Kızımı ısırmış, ıslak ve şaşkın bir şekilde masaya taşıdım, gözlerim hâlâ ablasına takıldı.
Ne oldu?dedim sesimi tutmaya çalışarak.
Kızım kaşlarını çatarak, sanki bir drama uyduruyormuş gibi:
Ne diyorsun? Çocuklar, kaydı bir şey.diye inkar etti.
Tam o anda annem, savunmacı bir tavırla araya girdi:
Torunumu senin paranoyak düşüncelerinle suçlamazsın!diye öfkeyle bağırdı. Ben ona cevap vermek istedim ama bir yumruk geldi. Ağrı, ihanet kadar keskin bir his bıraktı; ben suskun, kızım ağlarken ben de ne söyleyeceğimi bilemedim.
Atmosfer o kadar gerginleşti ki, eşim Kerem koşuşturmuş arabadan çıkarak, ter içinde masaya geldi. Gözlerindeki dehşet, odadaki tüm konuşmayı dondurdu. Anahtarını masanın üzerine sertçe koyup, hemen kızımıza doğru eğildi:
Ne oldu?diye diz çökerek sarıldı.
Elif hıçkırarak göğsüne sığındı. Ben konuşmak istedim ama ablam öne çıktı, iki eliyle:
Bu bir kazadiye ısrar etti. Oyun oynuyorlardı ve
Kaza değildi!dedim, kendimi tutamayıp. Elif aynı anda bana Mervenin iteklediğini söyledi.
Kerem bakışını ablamdan, sonra anneme doğru çevirdi; annem hâlâ dimdik, meydan okurcasına duruyordu. Oda bir an nefes tutmuş gibi sessizleşti.
Merveyi ittelendin mi?diye Kerem, Merveye yönelerek sordu, ama annem yine araya girdi.
Sen de aşırı abartıyorsundiye bana işaret ederek. Çocuklar böyle oynar, ne bir şey olmaz.
Kerem yavaşça ayağa kalktı. Sesindeki kontrol, daha önce hiç görmediği bir ciddiyetle doluydu.
Neredeyse boğuluyordudiye ekledi. Bu oyun değil. Ve senanneme bakarakeşimin üzerine elini uzatmanın hakkı yok.
Anne bir homurdama patladı:
Lütfen! Sadece bir yumruk attım, fazla dramatize etme.
Kerem gözlerimdeki titremeyi gördü, suyun soğuğu mu yoksa yumruğun etkisi mi, fark etmezdi; yüzü karar verdiği bir karar gibiydi.
Gidiyoruzdiye sakin bir tonla ilan etti.
Ebeveynlerim protesto etti, babam Bu kadar büyütme dedi, aile bir olması lazım. Ablam gözlerini devirdi, sanki bu kargaşa sadece geçici bir rahatsızlıktı.
Elifi sarıldım, hâlâ titriyor. O an ailemizle ne olduklarını ve gerçekleri fark ettim.
Hayırdiye alçak sesle ama kararlılıkla söyledim. Burada kalamayız.
Anne gurur kırıklığıyla bana doğru yürüdü:
Bütün yaptıklarımı böyle mi ödeyeceksin?diye bağırdı. Bir kız kaydı ve sen beni canavara çeviriyorsun!
Kimse öyle demedidiye yanıtladım. Ama bugün bir sınırı aştın.
O an annemin yüzü damla gibi sertleşti; beni okuyan, her sabah okula hazırlayan kadın, bir anda yaptığı zararın farkına varamıyormuş gibiydi. Öfke yüzüne çökünce, yılların sahte tavsiyeleri bir anda bir satırda toparlandı.
O zaman git!diye yutturdu. Kendi çocuğunu yönetemiyorsan, benden yardım bekleme.
Kerem çantaları topladı, planladığımızdan çok erken gitmek zorunda kaldık; güvenliği sorgulanan bir yerde kalmak, onurumuza da yakışmazdı.
Diğer akrabalar sessizce izledi, belki müdahale etmeye cesaret edemiyorlardı. Bir adım arabaya doğru attık, ama otururken Elifin titrek sesi duyuldu:
Anne büyükanne sana kızgın mı?
Derin bir nefes aldım, arkamda annemin hâlâ dik durduğu, pişmanlık göremediği bir sahne vardı.
Bilmiyorum sevgilimdiye cevapladım. Ama ne olursa olsun doğruyu yaptık.
Aracın kapısını kapatınca, o gün yaşananların tek bir kaçışla çözülmeyeceğini anladım; bu, suyun altındaki bir çukur gibi, yıllardır birikmişti.
Eve dönerken, Elif kucağımda uyurken, Kerem direksiyonu sıkı tutmuş, sessiz bir gerilimle yol alıyordu; bir gün bu düğümü çözmek zorunda kalacaktık.
O akşam, Elife ılık bir banyo yaptırıp yatağa yatırdığımızda ev bir tuhaf sessizliğe büründü. Kerem hâlâ oturmuş, üzerindeki terle nemlenmiş gömleğiyle sessizce düşünüyordu.
Konuşmamız gerekirdiye içeri girdim.
O da başını salladı, ama elleri hâlâ bir şey tutuyormuş gibi sabitti.
Çocuğumuzu buna maruz bırakamayızdiye sonunda sözdü. Bugün felaket yaşanabilirdi.
Yanına oturdum, günün ağırlığı göğsümde birikiyordu.
Biliyorumdiye fısıldadım. Ama o aile Kökten koparmak kolay değil.
Kesinlikle kesmek istemiyorumdiye sakin bir sesle karşılık verdi. Sınır koymak zorundayız. Bize böyle davranmasına izin veremeyiz; ne bana ne de kızımıza.
Sessiz kaldım. Sınır kelimesi, hiç açmadığım bir kapıyı andırıyordu. Benim evimde ebeveyn sorgulamak neredeyse bir hainlik gibi görülürdü; karşılaşmak beni felç ederdi.
Her zaman beni suçlu hissettiriyorlardiye itiraf ettim. Sanki her şey benim hatam.
Kerem elimi tuttu.
Abartmıyorsun. Bugün neyin doğru olduğunu gördün. Kendini mahkum etme.
Gözümden bir damla gözyaşı süzüldü; acı, annemin çarpmasıyla gelen bir yara değildi, ama yıllardır süren saygısızlığa karşı bir farkındalıktı.
Gece uzun sürdü, ertesi sabah kahve hazırlarken annemden bir mesaj geldi:
Bu dramayı aile içinde yaptığın için inanamıyorum. Memnun musun?
Torunum hakkında bir şey sormadı, bir endişe bile dile getirmedi.
Kız kardeşim bir diğeri gönderdi:
Merve iteklemedi, neyin peşindesin?
Yanıtlamadım, sildim.
Babam daha sonra araya girip şöyle yazdı:
Biraz sakinleşince konuşuruz.
Ben hâlâ sinirli değildim; bir kez daha aklım berraktı.
İki gün içinde karar vermek zorunda kaldım. Anneme telefonla bağlandım, sesi hâlâ savunmacıydı.
Anne, konuşmamız lazımdiye başladım.
Şimdi mi konuşmak istiyorsun?diye keskin bir tonda. O numara sonrası
Derin bir nefes alıp, kesin bir sesle:
Bu bir numara değildi. Kızım neredeyse boğulacaktı. Sen ise bana tokat attın.
Kısa bir sessizlik ardından:
Seni sinirli olduğum için tokat attımdiye yanıtladı.
Sen beni ters tutmaya çalıştığın içindiye düzelttim. Artık buna izin vermeyeceğim.
Sessiz ama kararlı bir tavırla:
Ne ima ediyorsun? Kötü bir anne miyim?
Mesafe isterim, kendim ve kızım içindiye son sözlerimi söyledim.
Uzun bir soğuk sessizlik ardından:
Ne yaparsan yapdiye cevapladı. Ama peşimden gelme.
Bekleyeceğimdiye dedim ve kapattım.
Bu konuşma beni titretmişti ama aynı zamanda hafiflemişti; sanki omuzlarımdan bir yük kalkmıştı.
Elif odasında çizim yaparken yanına oturdum. Çizimde göl, iki kız ve gözyaşları içinde bir kadın vardı.
Ne çiziyorsun, aşkım?diye nazikçe sordum.
Düşdüğüm günüdiye cevapladı. Ama bu sefer daha hızlı yakaladın.
Kalbim sıkıştı ama bir gülümseme beliriverdi.
Hep tutacağım seni. Hep.
Odadaki kapıyı çıkarken, acıtsa da doğru bir karar vermiş olduğumu anladım. Bağlar bir anda kopmaz; yavaş yavaş gevşer, ne kadar zorlamazsak o kadar az zarar verir.
Ve ilk defa korkusuzca, kendimiz ve kızımız için en iyisini seçebileceğimizi fark ettim. Aile dramı hâlâ bitmemişti belki, ama yeni bir bölüme adım atmıştık; sesimiz ve Elifin güvenliği nihayet değer bulmuştu.




