Herkese böylesi yardım etse
Pelin, bugün size geleceğim, torunlarla ilgileneceğim, dedi kayınvalidem telefonda.
Bir yandan ağlayan Mehmeti kucağımda sallarken, telefonla uğraşıyordum.
Naciye Hanım, çok teşekkürler ama biz kendimiz…
Kısa bip sesleri. Kayınvalidem telefonu kapatmıştı bile.
Salondan bir gürültü koptu; bu sefer Kerem kutudaki legoları yere devirdi, Derin ise neşeyle çığlık atarak onları etrafa fırlatıyordu. Mehmet ise kucağımda tüm gücüyle ağlıyordu, sanki haftalardır açmış gibi, oysa ki yirmi dakika önce biberonunu bitirmişti…
Gözüm Buraka kaydı. O ise koltukta oturmuş, tüm dikkatiyle telefon ekranına gömülmüştü. Sanki orada çok önemli bir şey izliyordu.
Annene sen mi haber verdin?
Soru değil. Net bir tespit.
Burak omzunu silkti, hâlâ gözünü kaldırmadan.
Yani… evet. Zorlanıyorsun, fark ediyorum. Annem belki yardımcı olur…
Ona, iyiyim diyecektim. Yardım istemiyorum diyecektim. Üç ay önce Mehmet doğduğundan bu yana, evi nasıl düzene sokup, üç çocuğu doyurup, arada bir uyumayı becerdiğimi anlatacaktım. Fakat Mehmet bir daha ağlamaya başladı, ben de sadece oğlumu sallayarak yatak odasına çekildim ve kafamda Naciye Hanımın gelişine hazırlanmaya başladım.
Kayınvalidem öğleye doğru kapıda belirdi elinde iki kocaman valiz ve sanki batan bir gemiye gelip kurtarıcı olmuş hissiyatı veren bir tavırla.
Aman Allahım Pelin, yüzünde can kalmamış! dedi, evin her köşesine eleştirel bakışlar atarak içeri geçti. Dağınıklık da cabası… Neyse, ben buradayım artık, merak etme. Şimdi her şeyi yoluna koyacağız.
İlk günün akşamına dek keşke kapıyı zincirle kilitleseydim diye pişman oldum.
O nedir? diye çıkıştı kayınvalidem, önümde kabak doğradığım kesme tahtasına bakarak.
Türlü. Çocuklar seviyor.
Türlü mü? dedi Naciye Hanım, sanki çocuklara zehir verecekmişim gibi. Olmaz, olmaz. Burak etli sebze yemeğini sever ama benim usulümle. Hadi bırak fırını, ben yaparım.
Tencereden uzaklaştım; elimdeki sebze bıçağını sıkıca tutuyordum.
Ertesi sabah sabahın yedisinde uyandırıldım, oysa Mehmet ancak beşte susmuştu.
Pelin! Çocukları nasıl giydiriyorsun böyle? Komedi gibi!
Kerem ve Derin, favori tulumlarıyla biri parlak sarı, diğeri al kırmızı karşısında dikiliyordu. Onları özellikle seçmiştim, parkta kolayca görebilmek için.
Gayet uygun kıyafetler.
Uygun mu dedin? dedi Naciye Hanım, hızla valizinden gri pantolonlar ve bej hırkalar çıkarırken. Böyle papağan gibi mi gezdiriyorsun çocukları? Hem hava da serin, yine hasta olacaklar. Ben getirdim onlara kalın şeyler.
Onlar rahat ediyor…
Pelin, dedi gözyaşları parlayan gözlerle, elleri kollarında kavuşturulmuş. Yardım etmeye geldim. Ama sen bana karşı geliyorsun, lafımı dinlemiyorsun. Ben büyüttüm Burakı. Ne yapacağını bilirim. Sen ise… Bana hiç saygı göstermiyorsun.
Naciye Hanım oturdu sandalyeye, elini göğsüne bastırıp en büyük kırgınlığı yaşıyormuş gibi yaptı.
Burak yatak odasından başını uzattı, annesine baktı, sonra bana döndü.
Neden böyle yapıyorsun yine? diye fısıldadı. Annem iyilik için var burada. Herkesin annesi böyle yardım etse ya bize olduğu gibi…
Cevap vermedim. İkizleri gri ve bej kıyafetlerle giydirdim. Kayınvalideme gülümsedim. İçimdeyse birkez daha bir şeyler kırıldı.
Haftanın sonuna doğru, evi Naciye Hanım tamamen ele geçirmişti. Çocuk odasındaki mobilyalar taşınmıştı; yataklar şimdi böyle daha doğru diye dizilmişti. Günlük düzenimiz altüst olmuştu; artık çocuklar kayınvalidemin sıraya koyduğu saatlerde yatıp kalkıyordu. Mehmete biberon verirken yanımda dikilip, o açıyı yanlış tutuyorsun, öyle olmaz cümleleriyle beni denetliyordu.
Burak, her yarım saatte bir balkona kaçıyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi pencereden avluya bakıyordu.
Ben ise geceleri uyuyamıyordum. Tavanı izleyerek yatıyor, en ufak tıkırtıda ürküyordum ya Naciye Hanım çocukların üzerini kontrol etmeye geliyorsa, ya yanlış yatıyorlarsa…
Sabahları, yorgunluk ve titrek parmaklarla kahve yapıyordum ve hiçbir işe yaramıyordu.
Perşembe akşamı, çocuk mamalarının olduğu dolabı açıp donakaldım.
Raflar bomboştu.
Naciye Hanım, dedim mutfağa girip, onun bir yandan lahana doğradığı tezgâhta durarak, Mehmetin maması nerede?
Atıverdim o zımbırtıyı, dönüp bakmadı bile, onun kimyasalları zarar veriyor. Ben doğalını aldım, sağlıklısı işte.
Başını masaya doğru eğip işaret etti.
Masada ucuz bir mama kavanozu. Mehmetin geçen ay her yerinde alerjik kızarıklıklar yaptığı marka.
Bu mamaya alerjisi var.
Onlar hikâye, kızım. Kayınvalidem elini sildi. Alerji dediğin sen yanlış beslediğin için. Bundan bir şey olmayacak, göreceksin.
Kavanoza, ona, lahana doğrayan ellerine baktım. İçimden bir şey tık diye koptu, sesi ses olmadı ama…
Kırk dakika sonra, Mehmeti sıkıca kucağıma almış, takside oturuyordum. Kerem ile Derin, aceleyle ellerine tutuşturduğum o parlak tulumlarıyla camdan dışarı bakıyorlardı. Bagajda, aceleyle hazırlanmış bir çanta vardı.
Annemin kapısında ağlamaya başladım…
Anne, artık dayanamıyorum. Böyle yaşamak istemiyorum…
Annem sarıldı, mutfağa aldı, oturttu. Çay koydu, saçımı okşadı. Ben ise bardaklara gözyaşı döktüm.
Geçer, biter kızım. Burada benimle yaşarsınız bir süre.
Telefonum gece on birden sabaha kadar susmadı.
Pelin, sen ne yapıyorsun? Burak bağırıyordu telefonda. Annem fenalık geçirmiş! O iyilik yaptı bize! Sen ne biçim insansın!
Ben huzur istiyorum sadece! çocukları uyandırmamak için fısıldayarak cevap verdim. Mamayı çöpe attı! Mehmetin alerjisi var o ucuz şeye!
Yahu ne alerjisi! Hep abartırsın! Annem daha iyi bilir! O yaşça büyük!
O zaman annemle kal sen!
Nankörsün! Burak tısladı. Annem olmasa tek başına baş edemezdin. Hemen eve dön yoksa!
O kadın orada oldukça eve dönmeyeceğim.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Burak:
Bilirsin deyip kapattı.
Ertesi sabah, adliyeye gidip boşanma dilekçesi verdim.
Üç gün sonra eşyalarımı almaya tek başıma döndüm. Annem çocuklarla evdeydi. Naciye Hanım beni kapıda karşıladı.
Pelin, bize bunu nasıl yaparsın? Çocukları babasından, babaanneyi torunlarından ayırmak, vicdansızlık! Ne emekler verdim size! Herkesin benim kadar yardımcısı olsa keşke!
Bakışlarımı ona çevirdim. Yardım ediyorum bahanesiyle hayatımı yerle bir eden bu kadına. Gerekli mamayı atıp oğlumu alerjiyle baş başa bırakan. Mobilyaları oynatan, çocukları farklı giydiren, mutfaktan uzaklaştırıp ruh sağlığımı bozan insana.
Atlarsınız, bir şey olmaz size, kendi sesimi soğuk ve yabancı buldum.
Naciye Hanım geriledi, nefes nefese kaldı. Burak odadan fırladı, bileğimden tuttu.
Ne yapıyorsun, annene nasıl böyle konuşursun?
Elimi çekip kurtardım. Ona, hâlâ annesine koşup sığınan yetişkin adam olan eşime baktım.
Sakın bana dokunma.
Yatak odasında kalan parçalarımı toparladım, valizi hazırladım. Hiç arkamı dönmedim.
…Boşanma iki ayda bitti. Burak birkaç hafta arayıp vazgeçti. Naciye Hanım uzun bir mesajla aileyi dağıttığımı, oğlunun hayatını mahvettiğimi yazdı. Okumadan sildim.
Annemin evi küçüktü ama huzurluydu. Geceleri Mehmeti uyandırıp mutfakta sallarken karanlık pencereye bakıyordum. Gündüzleri ikizlerle apartmanın bahçesine çıkıyor, türlü yediriyor, onları yine parlak tulumlara bürüyordum.
Altı ay sonra Kerem ile Derin anaokuluna başladı. Ben uzaktan editörlük işi buldum, geceleri çalışıyordum. Para çok değildi ama yetiyordu. Lüks sayılmazdı ama huzurlu ve yeterliydi.
Akşam olunca koltuğa oturuyordum; Mehmet karyolasında mışıl mışıl, ikizler yanıma sokulmuş masal istiyordu. Üç küçük domuzcuğu değişik seslerle anlatırken Derin kıkırdıyor, Kerem ciddiyetle başını sallıyordu.
O anlarda kollarımı açıp çocuklarıma bakıyor, tüm yaptıklarımın doğru olduğunu anlıyordum. Önümde zorluklar, yalnızlık ve korkular vardı.
Ama doğrusu buydu: Kendi ve çocuklarım için hayatta huzur seçmekti.




