Kocasının Doğum Günü Rezaletinden Sonra Onunla Konuşmayı Bıraktım, Eşim İlk Defa Gerçekten Korktu: Yirmi Yıllık Evlilikte Bir Kadının Sabrının Tükendiği Gecede Hayatımız Altüst Oldu

Eşim, doğum günümde yaptığı o tuhaf hareketten sonra onunla konuşmamayı seçtim ve ilk kez onu gerçekten korkuttuğumu hissettim.

Haydi bakalım, bir kadeh de Gülserenin şerefine içelim! Kırk beş… Kadınların en güzel yaşı derler ama bizimki daha çok kuru kayısı gibi, yine de sindirime faydası var! Enginin sesi o küçük salonun tüm köşelerini doldurdu, müzik bile onun kahkahasına yenildi.

Uzun sofranın etrafındaki konuklar öylece kala kaldı. Biri gülmeyi denedi, ama o gülüşte bir telaş vardı, öteki salatasında zeytin arar gibi başını eğdi. Gülseren, baş köşede, iki haftadır uğraşıp bulduğu lacivert elbisesiyle otururken yüzünden kan çekildiğini hissetti. Akşama takılan tebessümü acılı bir ifadeye dönmüştü.

Engin, kendi şakasından fazlasıyla memnundu. Bir dikişte rakısını bitirdi, ağır, terli koluyla eşinin omzuna sarıldı.

Ne suratlar asık böyle? Gülserenin espirisi vardır, anlardı o hemen! Değil mi karıcığım? Sırtına öyle bir vurdu ki, sanki hamamda dostunu selamlıyordu. Bir de tutumludur! Şu elbise kaç senelik, üç? Yeni gibi duruyor vallahi!

Oysa bu doğru değildi. Elbise, Gülserenin çeviri işlerinden kenara attığı parayla yeni alınmıştı. Ama orada, arkadaşlarının, akrabalarının, işyerinden gelenlerin önünde tartışmaya girmek demek, geceyi tiyatroya döndürmekti. Sessizce, Enginin kolunu omzundan indirdi ve bir yudum su içti. Gövdesindeki bir yer, tam göbeğinin ortasında, kocaman buz gibi bir taş kesilmişti kalbine. Eskiden o anda Yeter ki sen küflenme, sevgilim, diye şakayla yanıt verirdi, ama bu defa bir sigorta yanmıştı sanki içinde.

Gecenin geri kalanı rüyamsı bir ağır çekimde aktı. Engin içtikçe gevşedi, iyice coştu; Gülserenin genç iş arkadaşlarını dansa kaldırmaya kalktı, yüksek sesle memleket meselelerinden, Kadınlar mahvetti ülkeyi! laflarından girdi. Gülseren ise hediyeleri kabul etmekle, sıcak yemek yetti mi diye herkesle ilgilenmekle uğraşırken neredeyse otomata dönüşmüştü. Kafasında bir sessizlik uğulduyordu, Enginin sarhoş sesleri o sessizliğe çarpıp kayboluyordu.

Eve dönüşte Engin, daha ayakkabısının bağını çözerken yatak odasına yöneldi.

Fena eğlendik, ha homurdandı gömleğini çıkarırken. Ama senin müdür Murat garip adam, bana ters ters baktı. Kıskanıyor, senin gibi sabırlı karısı yok diye… Gülseren, bir soda versene, dilim damağım kurudu.

Gülseren, antrede aynada kendine baktı. Gözleri yorgun, rimeli akmıştı. Ayakkabılarını dikkatlice çıkardı, rafa koydu. Ama mutfağa mineral su almak için gitmedi. Bir bardak su doldurdu kendine, ağır ağır içti, dışarıda karanlıkta yankılanan caddeleri izledi. Sonra salona geçti, dolaptan yastık ve yorganı aldı, kanepede yatmaya hazırlandı.

Nerdesin ya, su getir diyorum! sesi yatak odasından ulaştı.

Koridorun ışığını söndürdü, kanepeye uzandı ve başını örtünün altına çekti. Gece çöktü, ama uyku gelmedi. İçinde intikam düşüncesi yoktu, kavga etmeye de niyeti yoktu. Yalnızca kristal gibi berrak bir bilinç vardı: Bu sondu. Limit dolmuştu. Hesap sıfırdaydı.

Sabah, normalde her günkü kahve çekirdeği sesinin tıkırtısıyla başlamazdı artık. Gülseren genellikle Enginden yarım saat önce kalkar, kahvaltısını hazırlar, gömleğini ütüler, işe götürmesi için yemek kabını hazır ederdi. O sabah Engin alarmın sesiyle, daireyi işgal eden o sessizlikle uyandı. Evde ne yumurta, ne kahve kokusu vardı.

Mutfağa doğru sürüklendi, göbeğini kaşıyarak. Gülseren masada oturuyor, üstü başı tam, tabletten bir şeyler okuyordu. Önünde boş bir fincan vardı.

Kahvaltı yok mu? diye esnedi, buzdolabını açarken. Peynirli börek yapacaktın, hatırlıyor musun?

Gülseren kafasını kaldırmadı. Ekranda bir sayfa çevirdi, soğuyan çaydan yudum alıp okumaya devam etti.

Gülseren! Sana diyorum! Engin bir sucuk paketini salladı elinde. Duydun mu beni?

Gülseren sakin, kararlı biçimde çantasını aldı, anahtarları kontrol etti ve kapıya yöneldi.

Nereye gidiyorsun peki? Benim mavi gömleğim ütüsüz!

Kapı gürültüyle kapandı. Engin donla, elinde sucukla ne olduğunu anlamadan mutfakta kala kaldı.

Aman canın cehenneme, diye homurdandı. Herhalde regl dönemi! Belki hâlâ dünkü şakaya alınmıştır. Akşama geçer. Kadınların huyu bu ya.

Akşam eve döndüğünde karanlıktı. Gülseren ortada yoktu. Oysa hep eve erken gelirdi. Aradı, ama cevap gelmedi. Engin, dünden kalan makarnayı ısıttı, bir dizi açıp yattı. Uyuyana kadar bekledi. Gelirse bir güzel fırçalamaya niyetliydi.

Gülseren gece geç geldi. Engin onun geldiğini, oturma odasına yatak açtığını duymadı. Sabah hiçbir şey değişmemişti: Kahvaltı, günaydın, iş için hazırlanmış yemek yoktu; Gülseren yine sessizce hazırlanıp evden çıktı.

Üçüncü günün sabahında işler Enginin iyice sinirine dokunmaya başladı.

Yeter ama! diye bağırdı antrede ayakkabısını giyen Gülserene. Ağzımdan kaçtı işte, ne var yani?! Biraz içtik, rahatladık… Sen de İngiliz Kraliçesi değilsin ya! Tamam, özür dilerim. Acımı fazla uzatma da, benim siyah çoraplar nerede? Çekmecede bir tane yok!

Gülseren ona baktı. Bakışları sakindi, sanki yirmi yıl birlikte yaşadığı kocası değil de, duvardaki rutubet lekesine bakıyor gibiydi. Can sıkıcı, ama ölümcül değil. Sessizce döndü, şemsiyesini alıp çıktı.

Haftanın sonuna doğru daire değişmeye başladı. Enginin eşyaları, önceden sihirli biçimde yıkanır, ütülenir ve düzenlenirdi, şimdi yatak odasında pofuduk bir yığaç halini aldı. Dolapta hazır yemekler yok oldu; yumurta, tereyağı, sebze var, ama köfte, çorba, onun patates yemeği yok. Bulaşıklar lavaboda, giderek taş gibi kuruyordu.

Engin direndi. Yıkamayacağım; kendisi sıkılır, yıkar, dedi içinden. Ama Gülseren yalnızca kendi tabağı ve çatalını yıkıyor, yemek yiyor, tekrar dolaba kaldırıyordu. O tabak dağı giderek büyüyordu.

Cumartesi günü stratejisini değiştirdi. Pasta ve krizantem aldı.

Gülseren, yeter bu kadar trip, pastayı mutfak masasına koydu. Çay koy da yiyelim beraber. Evde olduğunu biliyorum.

Gülseren tek bakışla ekrandan sıyrıldı. Bakışı bomboştu. Bilgisayarını kapattı, mutfaktan çıktı. Bir dakika sonra duşun sesi geldi.

Engin sinirle çiçekleri çöpe attı.

Tamam, gidersen git! Ben sana mı kaldım? Yalnızken de yaşadım! Hep manipülasyon!

Pizzasını sipariş etti, bira açtı, televizyonu açıp futbolu sesini kökleyerek izlemeye başladı. Gülseren pijamalarıyla duş sonrası çıktı; onu görmezden geldi, kulak tıkacı takıp kanepeye döndü.

Bir ay böyle geçti. Engin tüm aşamalardan geçti: öfke, kavga denemeleri, rüşvet girişimleri, sonra da umursamamazlık. Ama görmezden gelmek, seni artık yokmuşsun gibi davranan birini görmezden gelmekten daha zor olduğunu fark etti. Sanki duvara top atmaktı top hep geri dönüyordu, ama duvar hiç umursamıyordu.

Hayat, garip bir şekilde çürümeye başladı. Gömlekler ütüsüz ve buruşturuk oldu. Paket yemek hem cebini hem midesini yakıyordu. Daire tozlanıyordu, çünkü Gülseren sadece kendi kullandığı yerlere dokunuyor, oysa Engin asla temizlik yapmıyordu.

En korkunç olanı ise, Salı akşamı yaşandı. Engin, işinden erken, müdüründen fena bir azar işittikten sonra eve döndü. İçini dökmek, bağırmak istiyordu ama boşluğa bağırmak saçmaydı. Araba kredisi taksidini yatırmak için banka uygulamasına girdi; o cillop gibi iki yıllık C-SUV onun gururuydu.

Ekranda belirdi: Bakiyeniz yetersiz.

Bir an. Dünden maaşı yatmıştı. Hesap hareketlerine baktı, içi üşüdü. Genelde kendi payını ortak hesaba atar, o hesaptan faturalar, mutfak alışverişleri ve kredi ödenirdi; kalanını yakıt, ufak tefek harcamalara ayırırdı. Gülseren hep eksik kalan miktarı kendi kartıyla tamamlar, kredi, alışveriş, deterjan-geridönüşüm için sürdürürdü.

Şimdi hesapta Enginin yatırdığı kadar, kuruşu kuruşuna vardı. Fakat kredi taksidine yetmiyordu; bu ay tamponu çarptı, tamir için epey para harcamış, dostlarla yancılık edip Gülseren nasıl olsa halleder, diye düşünmüştü.

Konuşacak tek kişi olarak salona daldı. Gülseren kitap okuyordu.

Bu ne şimdi?! diye bağırdı, telefonu suratına dayayarak. Neden para yok? Yarın ödemenin günü!

Kitabı yavaşça indirdi.

Nerede sizin para? Neden ortak hesaba yatmadı paraların?

Susuyordu.

Dilsiz mi oldun? Soruyorum sana! Banka ceza kesecek, gecikmeye gireceğim!

Gülseren iç geçirdi, defterini çıkardı. İçinden bir kağıt aldı, Engine uzattı.

Dava dilekçesiydi. Boşanma için.

Engin göz gezdirdi, harfler dans ediyor gibiydi. ortak yaşam sürmüyor, evlilik birliği fiilen sona ermiş.

Sen ciddi misin? sesi çatallandı. Sırf bir şaka için mi? Bir tost için mi? Gülseren, çıldırdın mı? Yirmi yıl bir kalemde çöpe mi?

Gülseren bir bloknot çekip hızla bir şeyler yazdı, çevirdi:

*Şaka için değil. Saygısızlığın için. Uzun süredir böyle. Ev bana anneannemden miras. Araba ortak, ama kredi senin üstünde. Tapu paylaşımı için dava açıyorum. Taşımazı senin bırakırım, ama şimdiye kadar ödenen kısmın yarısını bana ödeyeceksin. Ben süreç boyunca annemin yazlığına gidiyorum. Bir haftan var, kalacak yeni bir ev bul.*

Engin bunu okuyunca altındaki zeminin kaydığını hissetti. O dairenin gerçekten de anneannesinden Gülserene kaldığını, evlenmeden çok önceki bir olay olduğunu unutuvermişti. Kafasında otomatik olarak benimleşmişti. Sadece oturma hakkı vardı, tapusu asla elinde değildi.

Hangi yazlık? Nereye gideceğim ben? diye fısıldadı, koltuğa yığıldı. Gülseren, napacağım? Benim maaşımla krediyi de ödüyorum, üstelik ilk evliliğimden oğluma nafaka bir yıl daha, neyle kiraya çıkayım?

Gülseren ona hiç zafer bakışları atmadı, sadece yorgun, sönmüş bakışıyla baktı. Bloknota bir şey yazdı:

*Yetişkin bir adamsın. Halledebilirsin. Ne demiştin; yaşlandın, eskidin O zaman yanında genç birini bul. Ben artık huzur istiyorum.*

Sadece şaka yapmıştım! diye inledi Engin. Herkes öyle şaka yapıyor. Affet, affet beni! İstersen diz çöküp özür dileyeyim!

Gerçekten koltuktan yere kayıp eline sarılmaya çalıştı. Gülseren tiksintiyle elini çekip kalktı. Yatak odasına geçti, bavul toplamaya başladı.

O anda Enginin içine yabansı, donuk bir korku çöktü. Eşinin değil, hayatının şeklinin gittiğini hissetti. Yemekleri kim yapacak? Doktora gitmeyi kim hatırlatacak? Mudurünü şikayetini kim dinleyecek? O para sıkıntılarını kim kapatacak?

Derin bir yalnızlık duygusu saplandı. Arkadaş? Onlarla ancak rakı sofrası paylaşılır, kimse sofrada bir tabak fazla verse değerini düşünmez. Annesi? Ankaranın kenar mahallesinde tek odalı bir evde, beş kediyle yaşıyor, huysuzluğu Stalini kıskandırır.

Yatak odasına koştu; Gülseren, kazaklarını, pantolonlarını, iç çamaşırlarını disiplinlice yerleştiriyordu.

Yapma, Gülseren, yalvardı hızlı hızlı. Oturup konuşalım, bir terapiste bile gidelim istersen! Ben değişirim. İçmeyi bırakırım. Bugünden!

Zahmetsizce, sessizce bavulun fermuarını çekti. O çıtırtı, bir tabanca gibi yankılandı.

Gece gece nereye gideceksin? yolunu kapattı. Sabah kal, konuşuruz en azından! Aynı ailenin insanlarıyız!

Gülseren ilk defa bir aydır gözlerinin içine baktı. İçinde canlı bir şey belirdi. Acıma duygusu, sessiz, minnetsizağır hasta bir güvercine bakarken insanın içine yerleşen merhamet gibi.

Telefonunu çıkarıp bir şeyler yazdı, ekrana gösterdi.

*Aile dediğin insanı toplum önünde küçük düşürmez, hayatının ortağına paspas muamelesi yapmaz. On sene senin kabalığına sustum, karakter diye. Sonra anladım, bu senin karakterin değil, şımarıklığın. Sanıyordun ki ben burada sonsuza kadar kalacağım. Yanıldın. Çekil lütfen.*

Nazikçe, ama kararlı biçimde kolunu itip bavuluyla koridora çıktı.

Arabayı vermem! diye bağırdı, son bir öfke umuduyla. Paranı da vermem!

Gülseren kapıda durdu, paltosunu giydi, ilk defa bir aydır sesini duyurdu. O tok, hafif kırık sesi Enginin tüylerini diken diken etti:

Vereceksin, Engin. Mahkeme kararıyla vereceksin. Avukatım iyi, pahalı da. O yeni oltaya ayıracağın ikramiyeyi ben ona vermiştim. Anahtarı posta kutusuna bırakırsın. Pazara kadar vaktin var.

Kapı kapandı, kilit döndü.

Engin koridorda karanlıkta donup kaldı. Sessizlik evi sadece boğucu değil, sağır edici şekilde bastı. Mutfağın buzdolabı, damlayan musluk seslerialtı aydır tamir edeceğine söz verdiğiher şey ürkütücü bir yankıydı.

Mutfağa geçti, Gülserenin eskiden oturduğu sandalyeye oturdu. Masada dilekçe hâlâ duruyordu. Mühür, imza, tarih Hepsi gerçekti.

Telefon çaldı: Yarın kredi ödemesi var, bilgilendiririz yazıyordu.

Engin başını ellerinin arasına aldı. Hayatında ilk defa, elli yaşında ağladı. Aşkın kaybından değil, kendisine acıdığı ve dönüşsüz bu felaketi tamamen kendi sözleriyle yarattığı için.

Üç gün rüya uykusunda gibi geçti. Aradı, Gülseren her yerde engellemişti. Kayınvalidesini aradı, o da kuru bir sesle, Kendi kabahatin, Engin. Kızımı da rahat bırak, tansiyonu var, dedi.

Perşembe eşyalarını toplamaya başladı. Çok azı gerçekten ona aitti; birkaç giysi, olta takımı, takım çantası, laptop… Dairenin tüm sıcaklığı olan perdeler, vazolar, tablolar, peluş battaniyeler, kupalarhepsi Gülserene aitti. Onun varlığı olmayınca ev beton bir kabuğa döndü.

Çoraplarını toplarken eski bir fotoğraf albümünü buldu. Açtı. On yıl önce, denizde. Gülseren kahkahalar içinde ona sarılmış, Engin gururlu görünüyor. O zamanlar Gülseren ona hayranlıkla bakıyordu. O ne zaman silindi? Ne zaman kadın yerine fonksiyon olduğunu düşündü? Getir, ver, yıka, sus.

Aptal, dedi yüksek sesle boşluğa. Ne kadar yaşlı bir aptalım, ben.

Pazar günü son çantasını da dışarı çıkardı. Anahtarı, söylendiği gibi posta kutusuna bıraktı. Kapının önünden dönüp evin camına baktığında karanlıkla karşılaştı.

Arabasına oturup motoru çalıştırdı. Benzin bitmek üzere, kartında para yoktu neredeyse. Gidecek tek yeri annesiydi. Gözünde canlandı: sigara kokulu mutfakta, annesi daha kapıdan Sana demedim mi, bu kadın sana göre değil! diye başlayacaktı.

Direksiyona yumruğunu vurdu. Acı biraz kendine getirir gibi oldu. Telefonu aldı, rehberinde gezindi. Arayacağı, sırf dinleyecek, ne suçlayacak ne de sevinecek bir tek insan yoktu.

Vitesi takıp ağır ağır çıktı avludan. Önünde uzun, yalnız bir hayat duruyordu: çorba pişirmeyi, gömlek ütülemeyi ve belki de diline hakim olmayı öğrenmesi gerekecekti. Ama en korkuncu bu değildi. En korkuncu, sevildiği tek yuvayı kendi elleriyle yıktığını fark etmekti.

O sırada Gülseren, annesinin yazlık evinin verandasında bir battaniyeye sarılıp nane çayını yudumluyordu. İçinde huzurlu bir boşluk vardı. Telefonunu kapatmıştı. Önünde belirsizlik, mahkemeler, bölüşüm vardı, ama biliyordu ki en zor olanı, insanı yanında olup kendini yapayalnız hissettirenle yaşamaktı, o geçmişte kalmıştı. Uzakta bir bülbül şakıyordu, havada leylak ve özgürlük kokusu vardı. Yıllar sonra ilk kez, kocasının alkol kokusuyla perdelendiğini hissetmeden, o kokuyu tüm derinliğiyle içine çekti ve usulca, içten bir tebessümle gülümsedi.

Rate article
Lifequest
Kocasının Doğum Günü Rezaletinden Sonra Onunla Konuşmayı Bıraktım, Eşim İlk Defa Gerçekten Korktu: Yirmi Yıllık Evlilikte Bir Kadının Sabrının Tükendiği Gecede Hayatımız Altüst Oldu