Hastanenin acil servisine getirildiğinde, bu kişinin bir boğulmuş olduğu belliydi…

Kabul odasına girerken, dışarı karla kaplı bir kış gecesi aklınıza geldi; birden aklınıza bir suçu işlediğinizi hatırlatan bir duygu geldi. Şubat ayıydı. Sokakta kar yoktu, ama gökyüzü kurşuni bulutlarla karanlık bir perde gibi kaplanmıştı. Birden bahçeden bir ambulansın sireni yükseldi, yardım çığlıkları duyuldu.

– Sanırım birini getirdiler, muhtemelen de ağır bir durum, dedi deneyimli bir cerrah, bir nebze melankoliyle.

Kapı açıldığında, koridoru yankılayan bir dizi ses duyuldu:

– Lütfen, kapıyı açın! Getirin buraya!

Kabul odasının kapısı aralık kaldı ve kapının önünde bir adam, çocuğunu kucağında taşıyan bir kadın ve kafasını iki eliyle tutan bir kadın belirdi. Kadının yüzü adeta bir lunaparkta gördüğünüz gibi solgun, sesini yükselterek bağırıyordu:

– Gerçekten mi? O hayatta mı? Gerçekten mi?

Böyle bir gün, nöbetçi bir cerrah olarak, dışarıda bir çatırtı gibi çalınan bir melodi gibiydi. Haftasonu çalışmak pek zevkli değildir; hafta içi saatler bir tren gibi çabuk geçer. Doktorlar, laboratuvar çalışanları, radyologlar bir araya geldiğinde sorular da hızla çözülür.

– Nereye? diye sordu adam, Nereye götüreyim onu? Lütfen, siz bir savaş doktorusunuz, her şeyi yapabilirsiniz ve ağlamaya başladı.

Herkes bir an için uyanıp, şaşkınlık içinde konuştu:

– Çocuğu hastane yatağına koyun! diye bağırdı vardiya başı cerrah. Nöbetçi cerrah, çocuğu incele, reanimasyon ekibi hazırlansın.

Çocuğa baktığımda bir şok yaşadım. Bir yıl önce aynı nöbeti geçirmiştim; Aralık ayıydı, dışarıda kar yağıyordu. O zaman hastane bekleme odasına, çocuğunu kaybettiğini söyleyen bir anne gelmişti. Çocuk, anaokulundan sonra kaybolmuş, iki saat boyunca bulunamamıştı. Tüm hastane ekipleri, su dolu çukur ve kar kürek izlerini takip ederek çocuğu bulmuşlardı; ama zaman çok geç kalmıştı. Çocuk, mavi bir mont ve kırmızı bir bere giymişti; yaşları da aynıydı.

– Ne kadar zaman geçti? diye sordu baba, Bilmiyorum, komşular çocuğu bir hendekte yüzüyor buldular, hâlâ hayat belirtileri vardı, ambulansta yapay solunum uygulanmıştı.

Tamam, yanına geçin, dedi nöbetçi doktor, Sizinle ilgilenelim.

Mektubu çıkarıp ceketi açtım. Çocuğun yüzü morarmış, gözbebekleri geniş ve ışığa tepki vermiyordu; nabız ve solunum hissedilmiyordu.

– Kanından su çıkıyor mu?

– Sanırım hayır.

Ona yapay solunum, suyla doldurulmuş akciğerler verdik. Çocuğu yüzüstü yatırıp dizime bastırarak sırtına kuvvetle vurduğumda su ağzından çıktı. Sonra onu yatağa koyup zorla nefes aldım, göğsüne üç kez baskı yaptım; kalbi kan pompalamaya çalıştı.

Zaman soğuk, beyin hâlâ ölmüş olmayabilir, diye içimden düşündüm; lavinada kalan birinin bir gün daha direndiği gibi. Saatin kadranı yavaşça dakikaları sayıyordu: iki, üç, beş Bir anda içinden bir kıpırtı duyuldu; sanki yavru kedinin mırıltısı gibi. Çocuk büyük bir nefesle, bir kahraman gibi canına kıymış gibi bir ses çıkardı.

– Reanimasyona götürün, mekanik ventilasyon ayarlamalıyız.

– Ali, oğlum, gerçekten yaşıyor mu? diye sırılsıklam bir anne bağırdı, Doktor, gerçekten hayatta mı? Onu kurtaracak mısınız?

– Şimdi umut etmeye çalışalım, dedik, Çocuk uçakla getirilen bir pediatrik ekipten yardım çağıralım.

Alış, hemen reanimasyon odasına götürüldü. Oda sessizdi, monitör ışıkları titrek bir şekilde yanıp sönüyordu; yapay solunum cihazı çocuğun organlarını zorla tutmaya çalışıyordu. Göz bebekleri hafifçe ışığa yanıyordu; bu da bir şeylerin hâlâ canlı olduğunu gösteriyordu.

İki saat içinde hava yolu ekibi geldi. Çocuğu inceledikten sonra şu raporu verdiler:

– Klinik ölüm süresi içinde beyin hasarı oluşmuş, cihazı kapatın ve bekleyin.

Odadaki herkes bir an donakaldı.

– Ne? Eğer göz bebekleri ışığa tepki veriyorsa beyin hâlâ var, dedi reanimasyon doktoru.

– Zorunlu değil, suyun akciğerlerde olduğu kanıtlanmış, ama yapılmış müdahaleler etkili olmayabilir, organlar çalışmıyor.

Ben uzmana söz hakkı vermeden şu sözleri ekledim:

– Deneyelim, elimizde bir çocuk kateteri yok ama sizde bir şey buluruz, olur mu?

– Tabii ki buluruz, ama ne işe yarar? diye bir subay sordu.

– Deneyelim, dedi ekip, Belki bir şey işe yarar.

İnce bir kateter yerleştirildi; çocuğun bir anda bizi duyduğu gibi bir ses çıkardı. Sıvı, buğday rengi bir yağmur gibi fışkırdı ve ekibi ıslattı.

– Canlı! diye bağırdılar.

– Tamam, bir kaç saat daha bekleyelim, sonra cihazı kapatıp çocuğun kendi kendine nefes almasını izleyelim, eğer alırsa götürelim.

Üç saat sonra Alış gözlerini açtı.

İki yıl geçti; Alışın vakası hâlâ hafızamda tazeydi. Bir gün bir çatırtı gibi bir ses duydum; kapıda tanıdık bir yüz, bir bakış belirdi.

– Beni hatırlıyor musunuz?

– Affedersiniz, bir şeyler hatırlıyorum, sizinle bir zaman çalıştık mı?

– Ben Alışım, dedi birden çocuğun yüzü gülerek ortaya çıktı.

– Alış? Gerçekten mi? diye şaşkınlıkla sordum.

– Evet, Alexei, gel de selam söyle, diye bir doktor bana uzandı. Uzun bir süredir sizden haber alamadık, adresinizi bulamadık. Artık evinizde rahatça oturabilirsiniz.

Ben bir an kayboldum, ama sonunda anladım ki bu, yıllar sonra bir buluşma, eski dostlarla yeniden kahkaha atmak gibiydi. Alış bana bir şiir okudu, kabukları koleksiyonuma koydu, denizin sesini dinledi.

– Babam dedi ki, insan yüzmeyi bilmezse boğulur, sen yüzebiliyor musun? diye sordu.

– Evet bilirim, diye cevap verdim, Sana mutlu bir yüzme dilerim, küçük dostum.

Şimdi bir şehir hastanesinde cerrah olarak çalışıyorum. Bir gün, rutin muayene sırasında bir kaptan, üçüncü sınıf subay, yanımda belirdi.

– Merhaba, Mihail Borisoviç, dedi kalın bariton sesiyle, Sizinle uzun zamandır görüşmek istiyorum.

– Merhaba, Alexei İvanoviç, diye yanıtladım kimlik kartına bakarak, Tanıdık bir yüz mü?

– Kesinlikle!

Kaptanın mavigökyüzü gözlerinde bir şeyler parladı; Alexei? Alış? diye sorduğumda, Evet, ben Alış, dedi, Akademiden yeni geldim, sizi buldum, sözüm gerçekleşti. Ben bir Rus subayıyım!

Böylece, eski dostluklar, komik anılar ve hastane koridorlarında geçen bir macera, bir çayın yanında kahkahayla son buldu.

Rate article
Lifequest
Hastanenin acil servisine getirildiğinde, bu kişinin bir boğulmuş olduğu belliydi…