SEN BENİM MUTLULUĞUM MUSUN?
Evlenmeye hiç niyetim yoktu aslında. Eğer ilerideki eşimin ısrarlı ilgisi olmasaydı, hâlâ özgür bir kuş gibi dolaşıyor olurdum. Arda, sanki deli bir pervane gibi etrafımda dönüp dolaşıyor, hep yanımda duruyor, her isteğimi yerine getirmeye çalışıyordu. Beni pamuklara sarmaladığı için, sonunda kalbimi ona kaptırdım. Sonra evlendik.
Arda daha ilk günden evin insanı oldu, bana çok yakın ve tanıdık geldi. Onunla yaşamak gerçekten huzurluydu, sanki sıcak ev terliklerimi giymişim gibi.
Bir yıl sonra oğlumuz Mustafa dünyaya geldi. Arda’nın işi başka bir ildeydi. Haftada bir eve geliyordu. Her gelişinde Mustafaya ve bana mutlaka bir şeyler getirirdi; bazen enfes lokumlar, bazen candan hediyeler
Bir seferinde, Arda eve geldiğinde yine eşyalarını yıkamaya hazırlanıyordum. Artık cebindeki her şeyi önce kontrol etmek alışkanlığım olmuştu, bir defasında ehliyetini bile çamaşırda unutmuştum! O günden sonra ceplerin her çıkıntısını didik didik kontrol eder oldum. O akşam pantolonundan dörde katlanmış bir kağıt düştü. Açıp okudum; uzun bir kırtasiye listesiydi (malum, ağustos ayıydı). Listenin sonunda çocuk el yazısıyla “Baba, çabuk gel,” yazıyordu.
Ah dedim içimden; bak bizim Arda yeni bir aile kurmuş herhalde! İkinci eş!
Olayı büyütmedim ama incindim. Valizimi kaptığım gibi, henüz üç yaşına girmemiş olan Mustafayı da yanım aldım, annemin evine taşındım. Uzunca bir süre orada kaldık. Annem bize bir oda verdi:
– Burada yaşayın, barışana kadar.
İçimde, nankör kocaya bir ders verme fikri doğdu. Emekli olmuş eski sınıf arkadaşım Osman aklıma geldi. Osman bana hep ilgi göstermişti, okulda da, sonrasında da Aradım.
– Osman, hâlâ bekar mısın? diye başladım konuşmaya.
– Elif, hoş geldin! Evlenmişim, ayrılmışım, ne önemi var ki Görüşelim mi? diye sevindi Osman.
O ani, hesapsız ilişkimiz altı ay sürdü. Arda bu süre boyunca her ay Mustafaya nafakasını getirir, anneme verip sessizce çıkar giderdi.
O sıralar Arda’nın başka bir kadında, Ayşede kaldığını biliyordum. Ayşenin ilk evliliğinden bir kızı vardı. Yeni yerine yerleşince, kızı Ardaya baba demeye başlamış. Ayşe Ardaya adeta tapıyordu; ona el emeği kazaklar örüyor, tok karınlar doyuruyor ve her şeyde onu mutlu etmeye çalışıyordu. Bunları daha sonra duydum. O sıralarda ise, artık evliliğimizin sonuna geldik diye düşünüyordum…
Derken bir gün, boşanma konusunu konuşmak için Ardayla bir kahvede buluştuk, geçmiş güzel anılar birden içimizi kapladı. Arda bana sonsuz sevgisini anlattı, pişmanlığını dile getirdi, Ayşeyi nasıl göndereceğini bilemediğini söyledi.
Davranışları bana çok acı verdi. Yeniden bir araya geldik. O dönem Arda, Osman’ı asla bilmedi. Ayşe ve kızı ise şehri terk ettiler, bir daha dönmediler.
Yedi yıl huzurlu bir aile hayatı sürdü. Sonra Arda oldukça ağır bir trafik kazası geçirip ayağından ameliyat oldu, iki yıl süren rehabilitasyon yaşadı. Sürekli yorgun düşüp içkiye sığındı. Arda tamamen kendinden uzaklaştı; ne söylesem fayda etmedi, hem kendini hem bizi bitirdi. Yardımı da kesin reddetti.
O sırada iş yerinde dertlerimi paylaşabileceğim biri çıktı: Yalçın. Sigara molasında sohbet ederdik, iş çıkışı benimle yürür, dertlerimi dinler, teselli verirdi. Yalçın evliydi, ikinci çocuğu yoldaydı. Nasıl olduysa, kendimi bir gece Yalçının yatağında buldum, mantığım almıyordu! Boyu bile benden kısa, hiçbir zaman tipim değildi!
Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Yalçın beni sürekli sergilere, konserlere, bale gösterilerine götürdü. Eşi doğum yapınca, eğlenceleri tamamen kesti, işini değiştirdi. Belki de gözden uzak, gönülden ırak diye düşünmüştür o zaman. Zaten ona bağlanmadım, kolayca aileye döndü. O bana sadece geçici bir teselli oldu, kimsenin sevgisine mani olmaya hiç niyetim yoktu.
Ama Arda alkolü bırakmadı.
Beş yıl sonra Yalçın ile tesadüfen karşılaştık, gayet ciddiyetle evlenme teklif etti, bana gülmekten başka yapacak bir şey kalmadı.
Arda bir ara kendini toparladı. Çek Cumhuriyetine çalışmaya gitti. O sırada ben oldukça örnek bir eş ve iyi bir anneydim. Bütün düşüncem ailemdi.
Arda altı ay sonra eve döndü. Evi baştan aşağı yeniledik, yeni beyaz eşyalar aldık. Arda arabasını tamir ettirdi. Sanki her şey yolundaydı, fakat öyle olmadı. Arda yine içkiye başladı; artık tam bir kısır döngü… Onu eve ancak arkadaşları taşıyabiliyordu, tek başına asla dönemezdi. Bazen ilçenin parklarında, banklarda cebleri boşalmış uyurken bulup, sırtımda eve taşıdığım çok oldu. Her türlü gariplik yaşandı.
Bir ilkbahar günü, üzgün bir halde otobüs durağında beklerken, etraf kuş cıvıltısı doluyken, güneş içimi ısıtmazken, kulağıma yumuşak bir ses fısıldadı:
– Sizin bu derdinize yardımcı olabilir miyim acaba?
Arkamı döndüm, Allahım! Öyle güzel kokan, yakışıklı bir adam ki! O sırada kırk beşimdeydim. Ne mümkün, tekrar çiçek gibi mi olacağım? Ama içimde yeni bir heyecan… O sırada otobüs geldi, hemen bindim gittim, uzak durmak için! Adam el salladı arkamdan. Gün boyunca işte aklım hep onda kaldı. Haftalarca direnmeye çalıştım, sırf laf olsun diye…
Fakat Egemen (yabancı adamın adı buydu), adeta tank gibi kırıp geçerek sabahları beni o durakta bekledi. Artık gecikmemeye çalışıyordum; ona uzaktan bakıp, orada mı diye kontrol ediyordum. Egemen beni görünce gülümseyip, uzaktan öpücükler gönderirdi.
Bir sabah, elinde kocaman kırmızı lale demeti getirdi. Dedim ki:
– Sabah sabah bu çiçeklerle işe nasıl gideceğim? Beni hemen ortaya çıkaracaklar!
Egemen güldü:
– Aman, hiç böyle feci bir sonuç düşünmemiştim!
Hemen yanımızda izleyen yaşlı bir teyzeye verdi buketi. Teyze birden gençleşti, Sağ ol evladım! Sana tutkulu bir sevgili diliyorum! dedi. Hiç de genç bir sevgili dilemedi diye sevindim, yoksa yerin dibine girerdim!
Egemen bana döndü:
– Elif, birlikte suçlu olalım mı? Pişman olmazsınız!
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu teklif tam vaktinde ve çok cazip geldi. Zaten Arda ile o dönemde aramızda bir ilişki yoktu, olamazdı da. Arda çoğu zaman tüm gün yatakta, içkiye teslim olmuştu.
Egemen eski bir sporcuymuş, sigara ve içki kullanmazdı (57 yaşındaydı), hoş sohbet, boşanmış, etkileyici bir adamdı.
Bu yasak aşk bana delilik dolu bir girdap gibi geldi! Üç yıl boyunca eve, Egemene koşup durdum, ruhum artık karışık bir hal aldı. Bitirmek için ne gücüm ne isteğim vardı. Ama nihayet ayrılmaya karar verdiğimde, yine kendimde o kuvveti bulamadım. Hazır sevgiliyi kayırınca, akıl baştan gider! Egemen yanımda olunca nefessiz kalıyordum! Ama içten içe biliyordum: Bu tutkuya aşk diyemem.
Evime yorgun argın döndüğümde, alkolden sızmış, ama bana hâlâ yakın gelen Ardaya sımsıkı sarılmak isterdim. Yabancının böreği yerine, kendi kurabiyem daha lezzetliydi! Hayatın gerçeği buydu. Tutku ise acıdan gelir. Artık acımı çeksem, Egemenin hastalığını atlatsam ve aileye dönsem diyordum. Akıl böyle diyordu ama vücut başka yol tutuyordu. Hâlâ tutkunun pençesindeydim, kendimi durduramıyordum.
Oğlum Mustafa, Egemeni biliyordu. Bir gün sevgilisiyle gittiği restoranda bizi gördü. Egemeni oğlumla tanıştırmam gerekti. El sıkıştılar, selamlaştılar. Akşam yemekte Mustafa bana bakıp açıklama bekledi. Ben de, Yeni proje için iş arkadaşıyla buluştum, diye espri yaptım. Tabii… restoranda, deyip başını salladı, anladı. Asla yargılamadı. Sadece babasından acele etmememi, belki toparlanır dedi. Boşanma hemen olmasın, dedi.
Kendimi yolunu kaybetmiş bir koyun gibi hissediyordum. Çoktan boşanmış bir arkadaşım, bütün bu sevgilileri bırakmamı ve sakinleşmemi önerdi. Onu dinlemeye çalıştım. Üçüncü eşini çarçabuk tüketmişti, deneyimi vardı. Mantığım kabulleniyordu, ama duramadım. Ancak Egemen bana el kaldırmaya kalkınca, işte o noktada bitti.
Tam da arkadaşıma Deniz ne güzel, kıyıda durunca… dediği gibi Gözümdeki perde indi. Üç yıl süren karmaşa sona erdi. Özgürdüm. Nihayet huzura kavuştum!
Egemen uzun süre peşimden koştu, her yerde beni aradı, herkesin içinde diz çöküp af diledi Ama ben çoktan kararımı vermiştim! Arkadaşım bana sarılıp, Sen doğru olanı yaptın! yazılı bir kupa hediye etti.
Arda, bu yasak ilişkimi zamanla duydu. Egemen ona kendi elleriyle anlattı, Arda o sırada bana:
– Senin sevgilinin söylediklerini duyunca, içimden ölüm geçti. Her şeyin sebebi benim. Kendim yaptım. Eşimi kaybettim, içkiye verdim. Aptallık bende! Sana ne diyebilirdim ki?
O günden beri on yıl geçti. Artık Arda ile iki torunumuz var. Bir gün, mutfak masasında kahve içerken, pencereye bakıyordum. Arda elimi tutup:
– Elif, sağa sola bakma. Ben senin mutluluğunum, inanıyor musun?
– Tabii ki inanıyorum, bir tanemGülümsedim. Elini sıktım. Dışarıda rüzgar dalları sallıyordu. Onca yılın acısı, şaşkınlığı, gizli pişmanlığı, hepsi bir kahve telvesinin kenarında toplanmıştı sanki. Sırtımı sandalyeye yasladım, pencereden güneşe baktım.
Bilmiyorum, dedim yavaşça. Belki de mutluluğum bazen kendimim, bazen Mustafanın gülümsemesi, bazen torunlarımızın ayak sesleri… Ama sen, Arda, hayatta bana her zaman sıcak bir yer verdin. Mutluluğun tarifi değişse de, içinde hep sen varsın.
Arda başını eğdi, parmaklarını ellerimin üstünde gezdirdi. Sonra ikimiz de güldük, hiçbir kelime gerektirmeden. Kalpten kalbe bir yol vardı; yanlışlar, özürler ve bağışlamalarla örülmüş, bozulmuş ama hâlâ elimizde, hâlâ sıcak.
O anda anladım; mutluluk başkalarını değil, kendini affedebilmekteydi, paylaştığımız sofrada, kırık ama bütün bir hikâyede. Hayat ne olursa olsun, yine de yaşanmaya değerdi.
Ve işte o sabah, birlikte kahvemizi içerken mutluluğu yakaladık sessizce, kendi içimizde, evimizin en sıcak köşesinde.




