SEN BENİM MUTLULUĞUM MUSUN? Aslında evlenmeye hiç niyetim yoktu. Eğer gelecekteki eşimin ısrarlı tavırları olmasaydı, hâlâ özgür bir kuş gibi uçuyor olurdum. Arda, bir kelebek gibi etrafımda dolanır, gözünü benden ayırmaz, her şeyimde yardımcı olur, adeta gözümün önündeki tozları bile üflerdi… Özetle, pes ettim ve evlendik. Arda kısa sürede ailesi gibi, yakın ve samimi biri oldu. Onunla yaşamak çok kolay ve rahattı. Sanki ev terlikleri gibi huzurlu. Bir yıl sonra oğlumuz Yiğit doğdu. Eşimin işi başka bir şehirdeydi ve eve haftada bir gelirdi. Arda her gelişinde bana ve Yiğit’e lezzetli sürprizler getirirdi. Bir gelişinde, her zamanki gibi onun çamaşırlarını hazırlarken, ceplerini de kontrol etmeye alışmıştım. Bir keresinde ehliyetini yıkamıştım… O günden sonra her yıkamadan önce cepleri iyice kontrol ediyorum. Bir gün pantolondan katlanmış bir kağıt düştü. Açıp okudum. Uzun bir okul araç-gereçleri listesi (olay Ağustos’ta olmuştu). Listenin sonunda çocuksu bir yazıyla “Baba, lütfen erken gel.” yazıyordu. Demek ki eşim başka şekilde eğleniyor! Çift eşli! Ben kriz çıkarmadım; valizi aldım, daha üç yaşına gelmemiş Yiğit’in elinden tutup anneme gittim. Uzun süre kaldık. Annem bize bir oda verdi: -Burada kalın, ne vakit barışırsanız o zaman eve dönersiniz. İçimde nankör kocadan intikam alma fikri belirdi. Bir zamanlar okuldan arkadaşım olan Ramazan aklıma geldi. Tam onunla bir “romantizm” başlatacakken! Ramazan önce okulda, sonra sonrasında da hep peşimdeydi. Hemen aradım. -Selam Ramazan! Hâlâ evlenmedin mi? – diye uzaktan sordum. -Nadire? Selam! Evlenip boşandım ne fark eder… Buluşalım mı? – dedi heyecanla. Beklenmedik romanım altı ay sürdü. Arda, her ay oğluma nafaka getiriyordu. Anneme bırakıyor, hiçbir şey söylemeden çıkıp gidiyordu. Biliyorum ki eşim, Ece Evseva ile yaşıyor. Ece’nin ilk evliliğinden bir kızı vardı. Ece ısrarla kızına Arda’ya baba demesi gerektiğini öğütlemiş. Hepsi Arda’nın evinde yaşıyordu. Ben başka bir şehre gittiğimde Ece, kızıyla Arda’nın yanına taşınmış. Ece, Arda’ya hayrandı; ona yün çoraplar, sıcacık kazaklar örer, güzel yemekler pişirirmiş. Tüm bunları sonradan öğrendim. Ömrüm boyunca Arda’ya Ece’yi hatırlatacağım. O zaman bana göre evliliğim bitmiş, çöküşümüzde son noktaydı… Ama bir gün ayrılığı konuşmak için Arda ile kahve içerken, ikimizi de güzel anılar sardı. Arda bana inanılmaz bir aşkla bağlı olduğunu, pişmanlığını söyledi. Ece’nin evden gitmesini bilmiyor, ne yapacağını bilemiyor. Onu çok acınacak buldum. Yeniden birlikte olduk. Eşim Ramazan’ı hiç bilmiyordu. Ece ve kızı şehirden gitti. Yedi yıl mutlu bir aile hayatı geçti. Sonra Arda trafik kazası geçirdi. Ameliyatlar, rehabilitasyon, bastonla yürüme… İki yıl sürdü. Bu süreç onu çok yordu ve aşırı içkiye başladı. Tamamen içine kapandı. Gözümün önünde eriyordu. Hiçbir nasihat fayda etmedi. Hem kendini, hem bizi mahvetti. Ama iş yerinde bana dert ortağı çıktı: Polat. Sigara molasında dinler, iş çıkışında yürüyüşe çıkar, teselli verirdi. Polat evliydi; eşi ikinci çocuğunu bekliyordu. Neden Polat’la bir yatağı paylaştık, hâlâ anlamıyorum. Delilik! Boyu benden kısa, kendisi minyon, hiç tipim değil! Sonrası macera! Polat, beni sergilere, konserlere, balelere sürükledi. Eşi kızını doğurduğunda Polat eğlenceleri bıraktı; işten ayrıldı, başka bir işe geçti. Belki “uzakta olsun, kalbimden de çıksın” diye düşündü. Ben iddia sahibi değildim, aileye dönmesine izin verdim. Bu adam sadece geçici bir acımı yatıştırdı. Hem başkalarının sevgisine karışmak gibi bir niyetim yoktu. Eşim ise içmeye devam etti. Beş yıl sonra Polat’la tesadüfen buluştuk, bana evlenme teklif etti. Çok güldüm. Arda biraz toparlandı, Kazakistan’a çalışmaya gitti. O dönemde ben de örnek bir eş ve hassas bir anneydim. Tüm hayallerim ailem içindi. Arda yurtdışından altı ay sonra döndü. Ev tadilatı yaptık, cihazlar aldık. Arda arabasını onardı. Yaşamak gerek; mutlu olmalı! Ama yok! Kocam yine içmeye başladı. Cehennem halkaları. Arda’yı arkadaşları eve taşır oldu. Kendisi gelemiyor, sürünerek ancak… Semtte sıkça eşimi aramaya çıkıyordum. Nerede bulsam, cep boşaltılmış, bankta sızmış, sürükleye sürükleye eve taşırdım. Her şey yaşandı… Ve bir gün, ben otobüs durağında mutsuz dururken, etraf kuş cıvıltılı, güneş dorukta, bahar neşesi. Birden kulağıma fısıltı: -Belki derdinize yardımcı olabilirim? Döndüm. Aman Allahım, ne yakışıklı, ne hoş kokulu adam! O gün 45 yaşındayım! Yoksa yeniden genç mi olacağım? Utandım, arı kız gibi. Neyse ki otobüs geldi, hemen bindim, kaçtım. Adam el salladı. O gün, bütün iş boyunca düşüncelerim hep onunla ilgiliydi. Birkaç hafta naz yaptım. Ama Egemen (adının Egemen olduğunu öğrendim), tank gibi savunmamı kırdı. Her sabah o durakta beni beklerdi. Geç kalmamaya çalışır, uzaktan onu gözetlerdim. Egemen, beni görünce gülümseyip havadan öpücük gönderirdi. Bir sabah kırmızı bir demet lale getirdi. Dedim ki: -Sabah işe çiçekle gidemem ki, herkes beni sorgular, suçsuz yere suçluluk yaşarım. Egemen güldü: -Valla böyle “korkunç” bir son düşünemedim. Laleleri durakta bizi izleyen bir nineye verdi. Nine gençleşti! “Aferin evladım! Sana ateşli bir sevgili diliyorum!” Sözleriyle kıpkırmızı oldum. Allah’tan genç bir sevgili dilemedi, yerin dibine girerdim! Egemen devam etti, bana döndü: -Nadire, hadi birlikte suçlu olalım! Pişman olmazsınız. Dürüst olayım, teklif cazipti, tam zamanında gelmişti. O sırada eşimle ilişkim yoktu zaten. Arda, yatağa devrilmiş, içkiden baygın. Egemen, sigara içmez, içki kullanmaz, eski sporcu (57 yaşındaydı), harika bir dinleyici; boşanmıştı. İçinde büyüleyici bir güç vardı! Başımı bu tutkuya kaptırdım. Üç yıl eve ve Egemen’e arasında gidip geldim. Ruhum karıştı. Durmak istedim ama gücüm yoktu. Gönül ister, beden yasak tanımaz. Egemen ruhumu ve bedenimi kaplamıştı! İnsanoğlu severse aklı gider! Egemen yanımdayken nefesim kesilirdi! Aklı başında değildim! Ama sevgi yoktu. Evde yorgun döndüğümde eşime sarılıp, o ne kadar sarhoş, ağır kokulu olsa da, bana daha yakın ve saf geliyordu! Kendi ekmeğim, başkasının pastasından tatlıydı! Anladım ki hayatın gerçeği bu. Tutku ise acı çekmek demek. Egemen’i çabucak unutmak, yaralarımı iyileştirmek; aileme dönmek istiyordum. Akıl başka, beden başka. Oğlum Egemen’i biliyordu. Bir gün restoranda sevgilisiyle bizi görmüştü. Egemen’le tanıştırdım. El sıkıştılar, selamlaştılar. Akşam yemekte Yiğit’e açıklama bekliyordu. Şaka yaptım, yeni bir projeden bahsetmeye çağırdı, dedim. “Hee… restoranda” diye anlamlıca başını salladı. Yiğit beni yargılamadı. Sadece babamdan ayrılma, dedi. Belki babası kendine gelir. Kendimi kaybolmuş koyun gibi hissediyordum. Boşanmış arkadaşım, sevgilileri boşver memnun ol tavsiyesini verirdi. Dinledim. O üçüncü eşiyle gayet deneyimliydi. Tekrar edeyim, tüm bunlar mantıklı düşüncelerdi. Bırakmak ise sinirimi aldı, asıl noktayı Egemen bana el kaldırınca koydum. Bitti. Arkadaşımın dediği gibi: -Deniz sakindir, sen kıyıdasın… Perde indi. Dünya renk kazandı! Üç yıl azap! Oh özgürüm! Beklediğim huzur! Egemen uzun süre peşimde koştu, her yerde bekledi, diz çöküp özürler dilemeye kalktı… Ama kararlıydım! Arkadaşım beni öpüyor, “Sen doğru olanı yaptın” yazılı bir kupa hediye etti. Arda, her şeyi biliyordu. Egemen ona da anlatmıştı. Egemen, beni evden ayıracağına inanıyordu. Arda dedi ki: -Sevgilinin söylediklerinde, sessizce ölmek istedim. Sonuçta, tüm suç benim! Eşimi kaçırdım, içkiye değiştim. Aptallık ettim! Sana ne diyebilirdim ki? …O günden beri on yıl geçti. Arda ile iki torunumuz var. Bir gün Arda ile yemek masasında kahve içerken, ben pencereden dışarı bakıyordum. Arda elimi tuttu: -Nadire, sağa sola bakma. Ben senin mutluluğunum! İnanıyor musun? -Elbette inanıyorum, biricik eşim…

SEN BENİM MUTLULUĞUM MUSUN?

Evlenmeye hiç niyetim yoktu aslında. Eğer ilerideki eşimin ısrarlı ilgisi olmasaydı, hâlâ özgür bir kuş gibi dolaşıyor olurdum. Arda, sanki deli bir pervane gibi etrafımda dönüp dolaşıyor, hep yanımda duruyor, her isteğimi yerine getirmeye çalışıyordu. Beni pamuklara sarmaladığı için, sonunda kalbimi ona kaptırdım. Sonra evlendik.

Arda daha ilk günden evin insanı oldu, bana çok yakın ve tanıdık geldi. Onunla yaşamak gerçekten huzurluydu, sanki sıcak ev terliklerimi giymişim gibi.

Bir yıl sonra oğlumuz Mustafa dünyaya geldi. Arda’nın işi başka bir ildeydi. Haftada bir eve geliyordu. Her gelişinde Mustafaya ve bana mutlaka bir şeyler getirirdi; bazen enfes lokumlar, bazen candan hediyeler

Bir seferinde, Arda eve geldiğinde yine eşyalarını yıkamaya hazırlanıyordum. Artık cebindeki her şeyi önce kontrol etmek alışkanlığım olmuştu, bir defasında ehliyetini bile çamaşırda unutmuştum! O günden sonra ceplerin her çıkıntısını didik didik kontrol eder oldum. O akşam pantolonundan dörde katlanmış bir kağıt düştü. Açıp okudum; uzun bir kırtasiye listesiydi (malum, ağustos ayıydı). Listenin sonunda çocuk el yazısıyla “Baba, çabuk gel,” yazıyordu.

Ah dedim içimden; bak bizim Arda yeni bir aile kurmuş herhalde! İkinci eş!

Olayı büyütmedim ama incindim. Valizimi kaptığım gibi, henüz üç yaşına girmemiş olan Mustafayı da yanım aldım, annemin evine taşındım. Uzunca bir süre orada kaldık. Annem bize bir oda verdi:

– Burada yaşayın, barışana kadar.

İçimde, nankör kocaya bir ders verme fikri doğdu. Emekli olmuş eski sınıf arkadaşım Osman aklıma geldi. Osman bana hep ilgi göstermişti, okulda da, sonrasında da Aradım.

– Osman, hâlâ bekar mısın? diye başladım konuşmaya.
– Elif, hoş geldin! Evlenmişim, ayrılmışım, ne önemi var ki Görüşelim mi? diye sevindi Osman.

O ani, hesapsız ilişkimiz altı ay sürdü. Arda bu süre boyunca her ay Mustafaya nafakasını getirir, anneme verip sessizce çıkar giderdi.

O sıralar Arda’nın başka bir kadında, Ayşede kaldığını biliyordum. Ayşenin ilk evliliğinden bir kızı vardı. Yeni yerine yerleşince, kızı Ardaya baba demeye başlamış. Ayşe Ardaya adeta tapıyordu; ona el emeği kazaklar örüyor, tok karınlar doyuruyor ve her şeyde onu mutlu etmeye çalışıyordu. Bunları daha sonra duydum. O sıralarda ise, artık evliliğimizin sonuna geldik diye düşünüyordum…

Derken bir gün, boşanma konusunu konuşmak için Ardayla bir kahvede buluştuk, geçmiş güzel anılar birden içimizi kapladı. Arda bana sonsuz sevgisini anlattı, pişmanlığını dile getirdi, Ayşeyi nasıl göndereceğini bilemediğini söyledi.

Davranışları bana çok acı verdi. Yeniden bir araya geldik. O dönem Arda, Osman’ı asla bilmedi. Ayşe ve kızı ise şehri terk ettiler, bir daha dönmediler.

Yedi yıl huzurlu bir aile hayatı sürdü. Sonra Arda oldukça ağır bir trafik kazası geçirip ayağından ameliyat oldu, iki yıl süren rehabilitasyon yaşadı. Sürekli yorgun düşüp içkiye sığındı. Arda tamamen kendinden uzaklaştı; ne söylesem fayda etmedi, hem kendini hem bizi bitirdi. Yardımı da kesin reddetti.

O sırada iş yerinde dertlerimi paylaşabileceğim biri çıktı: Yalçın. Sigara molasında sohbet ederdik, iş çıkışı benimle yürür, dertlerimi dinler, teselli verirdi. Yalçın evliydi, ikinci çocuğu yoldaydı. Nasıl olduysa, kendimi bir gece Yalçının yatağında buldum, mantığım almıyordu! Boyu bile benden kısa, hiçbir zaman tipim değildi!

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Yalçın beni sürekli sergilere, konserlere, bale gösterilerine götürdü. Eşi doğum yapınca, eğlenceleri tamamen kesti, işini değiştirdi. Belki de gözden uzak, gönülden ırak diye düşünmüştür o zaman. Zaten ona bağlanmadım, kolayca aileye döndü. O bana sadece geçici bir teselli oldu, kimsenin sevgisine mani olmaya hiç niyetim yoktu.

Ama Arda alkolü bırakmadı.

Beş yıl sonra Yalçın ile tesadüfen karşılaştık, gayet ciddiyetle evlenme teklif etti, bana gülmekten başka yapacak bir şey kalmadı.

Arda bir ara kendini toparladı. Çek Cumhuriyetine çalışmaya gitti. O sırada ben oldukça örnek bir eş ve iyi bir anneydim. Bütün düşüncem ailemdi.

Arda altı ay sonra eve döndü. Evi baştan aşağı yeniledik, yeni beyaz eşyalar aldık. Arda arabasını tamir ettirdi. Sanki her şey yolundaydı, fakat öyle olmadı. Arda yine içkiye başladı; artık tam bir kısır döngü… Onu eve ancak arkadaşları taşıyabiliyordu, tek başına asla dönemezdi. Bazen ilçenin parklarında, banklarda cebleri boşalmış uyurken bulup, sırtımda eve taşıdığım çok oldu. Her türlü gariplik yaşandı.

Bir ilkbahar günü, üzgün bir halde otobüs durağında beklerken, etraf kuş cıvıltısı doluyken, güneş içimi ısıtmazken, kulağıma yumuşak bir ses fısıldadı:

– Sizin bu derdinize yardımcı olabilir miyim acaba?

Arkamı döndüm, Allahım! Öyle güzel kokan, yakışıklı bir adam ki! O sırada kırk beşimdeydim. Ne mümkün, tekrar çiçek gibi mi olacağım? Ama içimde yeni bir heyecan… O sırada otobüs geldi, hemen bindim gittim, uzak durmak için! Adam el salladı arkamdan. Gün boyunca işte aklım hep onda kaldı. Haftalarca direnmeye çalıştım, sırf laf olsun diye…

Fakat Egemen (yabancı adamın adı buydu), adeta tank gibi kırıp geçerek sabahları beni o durakta bekledi. Artık gecikmemeye çalışıyordum; ona uzaktan bakıp, orada mı diye kontrol ediyordum. Egemen beni görünce gülümseyip, uzaktan öpücükler gönderirdi.

Bir sabah, elinde kocaman kırmızı lale demeti getirdi. Dedim ki:

– Sabah sabah bu çiçeklerle işe nasıl gideceğim? Beni hemen ortaya çıkaracaklar!

Egemen güldü:

– Aman, hiç böyle feci bir sonuç düşünmemiştim!

Hemen yanımızda izleyen yaşlı bir teyzeye verdi buketi. Teyze birden gençleşti, Sağ ol evladım! Sana tutkulu bir sevgili diliyorum! dedi. Hiç de genç bir sevgili dilemedi diye sevindim, yoksa yerin dibine girerdim!

Egemen bana döndü:

– Elif, birlikte suçlu olalım mı? Pişman olmazsınız!

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu teklif tam vaktinde ve çok cazip geldi. Zaten Arda ile o dönemde aramızda bir ilişki yoktu, olamazdı da. Arda çoğu zaman tüm gün yatakta, içkiye teslim olmuştu.

Egemen eski bir sporcuymuş, sigara ve içki kullanmazdı (57 yaşındaydı), hoş sohbet, boşanmış, etkileyici bir adamdı.

Bu yasak aşk bana delilik dolu bir girdap gibi geldi! Üç yıl boyunca eve, Egemene koşup durdum, ruhum artık karışık bir hal aldı. Bitirmek için ne gücüm ne isteğim vardı. Ama nihayet ayrılmaya karar verdiğimde, yine kendimde o kuvveti bulamadım. Hazır sevgiliyi kayırınca, akıl baştan gider! Egemen yanımda olunca nefessiz kalıyordum! Ama içten içe biliyordum: Bu tutkuya aşk diyemem.

Evime yorgun argın döndüğümde, alkolden sızmış, ama bana hâlâ yakın gelen Ardaya sımsıkı sarılmak isterdim. Yabancının böreği yerine, kendi kurabiyem daha lezzetliydi! Hayatın gerçeği buydu. Tutku ise acıdan gelir. Artık acımı çeksem, Egemenin hastalığını atlatsam ve aileye dönsem diyordum. Akıl böyle diyordu ama vücut başka yol tutuyordu. Hâlâ tutkunun pençesindeydim, kendimi durduramıyordum.

Oğlum Mustafa, Egemeni biliyordu. Bir gün sevgilisiyle gittiği restoranda bizi gördü. Egemeni oğlumla tanıştırmam gerekti. El sıkıştılar, selamlaştılar. Akşam yemekte Mustafa bana bakıp açıklama bekledi. Ben de, Yeni proje için iş arkadaşıyla buluştum, diye espri yaptım. Tabii… restoranda, deyip başını salladı, anladı. Asla yargılamadı. Sadece babasından acele etmememi, belki toparlanır dedi. Boşanma hemen olmasın, dedi.

Kendimi yolunu kaybetmiş bir koyun gibi hissediyordum. Çoktan boşanmış bir arkadaşım, bütün bu sevgilileri bırakmamı ve sakinleşmemi önerdi. Onu dinlemeye çalıştım. Üçüncü eşini çarçabuk tüketmişti, deneyimi vardı. Mantığım kabulleniyordu, ama duramadım. Ancak Egemen bana el kaldırmaya kalkınca, işte o noktada bitti.

Tam da arkadaşıma Deniz ne güzel, kıyıda durunca… dediği gibi Gözümdeki perde indi. Üç yıl süren karmaşa sona erdi. Özgürdüm. Nihayet huzura kavuştum!

Egemen uzun süre peşimden koştu, her yerde beni aradı, herkesin içinde diz çöküp af diledi Ama ben çoktan kararımı vermiştim! Arkadaşım bana sarılıp, Sen doğru olanı yaptın! yazılı bir kupa hediye etti.

Arda, bu yasak ilişkimi zamanla duydu. Egemen ona kendi elleriyle anlattı, Arda o sırada bana:

– Senin sevgilinin söylediklerini duyunca, içimden ölüm geçti. Her şeyin sebebi benim. Kendim yaptım. Eşimi kaybettim, içkiye verdim. Aptallık bende! Sana ne diyebilirdim ki?

O günden beri on yıl geçti. Artık Arda ile iki torunumuz var. Bir gün, mutfak masasında kahve içerken, pencereye bakıyordum. Arda elimi tutup:

– Elif, sağa sola bakma. Ben senin mutluluğunum, inanıyor musun?

– Tabii ki inanıyorum, bir tanemGülümsedim. Elini sıktım. Dışarıda rüzgar dalları sallıyordu. Onca yılın acısı, şaşkınlığı, gizli pişmanlığı, hepsi bir kahve telvesinin kenarında toplanmıştı sanki. Sırtımı sandalyeye yasladım, pencereden güneşe baktım.

Bilmiyorum, dedim yavaşça. Belki de mutluluğum bazen kendimim, bazen Mustafanın gülümsemesi, bazen torunlarımızın ayak sesleri… Ama sen, Arda, hayatta bana her zaman sıcak bir yer verdin. Mutluluğun tarifi değişse de, içinde hep sen varsın.

Arda başını eğdi, parmaklarını ellerimin üstünde gezdirdi. Sonra ikimiz de güldük, hiçbir kelime gerektirmeden. Kalpten kalbe bir yol vardı; yanlışlar, özürler ve bağışlamalarla örülmüş, bozulmuş ama hâlâ elimizde, hâlâ sıcak.

O anda anladım; mutluluk başkalarını değil, kendini affedebilmekteydi, paylaştığımız sofrada, kırık ama bütün bir hikâyede. Hayat ne olursa olsun, yine de yaşanmaya değerdi.

Ve işte o sabah, birlikte kahvemizi içerken mutluluğu yakaladık sessizce, kendi içimizde, evimizin en sıcak köşesinde.

Rate article
Lifequest
SEN BENİM MUTLULUĞUM MUSUN? Aslında evlenmeye hiç niyetim yoktu. Eğer gelecekteki eşimin ısrarlı tavırları olmasaydı, hâlâ özgür bir kuş gibi uçuyor olurdum. Arda, bir kelebek gibi etrafımda dolanır, gözünü benden ayırmaz, her şeyimde yardımcı olur, adeta gözümün önündeki tozları bile üflerdi… Özetle, pes ettim ve evlendik. Arda kısa sürede ailesi gibi, yakın ve samimi biri oldu. Onunla yaşamak çok kolay ve rahattı. Sanki ev terlikleri gibi huzurlu. Bir yıl sonra oğlumuz Yiğit doğdu. Eşimin işi başka bir şehirdeydi ve eve haftada bir gelirdi. Arda her gelişinde bana ve Yiğit’e lezzetli sürprizler getirirdi. Bir gelişinde, her zamanki gibi onun çamaşırlarını hazırlarken, ceplerini de kontrol etmeye alışmıştım. Bir keresinde ehliyetini yıkamıştım… O günden sonra her yıkamadan önce cepleri iyice kontrol ediyorum. Bir gün pantolondan katlanmış bir kağıt düştü. Açıp okudum. Uzun bir okul araç-gereçleri listesi (olay Ağustos’ta olmuştu). Listenin sonunda çocuksu bir yazıyla “Baba, lütfen erken gel.” yazıyordu. Demek ki eşim başka şekilde eğleniyor! Çift eşli! Ben kriz çıkarmadım; valizi aldım, daha üç yaşına gelmemiş Yiğit’in elinden tutup anneme gittim. Uzun süre kaldık. Annem bize bir oda verdi: -Burada kalın, ne vakit barışırsanız o zaman eve dönersiniz. İçimde nankör kocadan intikam alma fikri belirdi. Bir zamanlar okuldan arkadaşım olan Ramazan aklıma geldi. Tam onunla bir “romantizm” başlatacakken! Ramazan önce okulda, sonra sonrasında da hep peşimdeydi. Hemen aradım. -Selam Ramazan! Hâlâ evlenmedin mi? – diye uzaktan sordum. -Nadire? Selam! Evlenip boşandım ne fark eder… Buluşalım mı? – dedi heyecanla. Beklenmedik romanım altı ay sürdü. Arda, her ay oğluma nafaka getiriyordu. Anneme bırakıyor, hiçbir şey söylemeden çıkıp gidiyordu. Biliyorum ki eşim, Ece Evseva ile yaşıyor. Ece’nin ilk evliliğinden bir kızı vardı. Ece ısrarla kızına Arda’ya baba demesi gerektiğini öğütlemiş. Hepsi Arda’nın evinde yaşıyordu. Ben başka bir şehre gittiğimde Ece, kızıyla Arda’nın yanına taşınmış. Ece, Arda’ya hayrandı; ona yün çoraplar, sıcacık kazaklar örer, güzel yemekler pişirirmiş. Tüm bunları sonradan öğrendim. Ömrüm boyunca Arda’ya Ece’yi hatırlatacağım. O zaman bana göre evliliğim bitmiş, çöküşümüzde son noktaydı… Ama bir gün ayrılığı konuşmak için Arda ile kahve içerken, ikimizi de güzel anılar sardı. Arda bana inanılmaz bir aşkla bağlı olduğunu, pişmanlığını söyledi. Ece’nin evden gitmesini bilmiyor, ne yapacağını bilemiyor. Onu çok acınacak buldum. Yeniden birlikte olduk. Eşim Ramazan’ı hiç bilmiyordu. Ece ve kızı şehirden gitti. Yedi yıl mutlu bir aile hayatı geçti. Sonra Arda trafik kazası geçirdi. Ameliyatlar, rehabilitasyon, bastonla yürüme… İki yıl sürdü. Bu süreç onu çok yordu ve aşırı içkiye başladı. Tamamen içine kapandı. Gözümün önünde eriyordu. Hiçbir nasihat fayda etmedi. Hem kendini, hem bizi mahvetti. Ama iş yerinde bana dert ortağı çıktı: Polat. Sigara molasında dinler, iş çıkışında yürüyüşe çıkar, teselli verirdi. Polat evliydi; eşi ikinci çocuğunu bekliyordu. Neden Polat’la bir yatağı paylaştık, hâlâ anlamıyorum. Delilik! Boyu benden kısa, kendisi minyon, hiç tipim değil! Sonrası macera! Polat, beni sergilere, konserlere, balelere sürükledi. Eşi kızını doğurduğunda Polat eğlenceleri bıraktı; işten ayrıldı, başka bir işe geçti. Belki “uzakta olsun, kalbimden de çıksın” diye düşündü. Ben iddia sahibi değildim, aileye dönmesine izin verdim. Bu adam sadece geçici bir acımı yatıştırdı. Hem başkalarının sevgisine karışmak gibi bir niyetim yoktu. Eşim ise içmeye devam etti. Beş yıl sonra Polat’la tesadüfen buluştuk, bana evlenme teklif etti. Çok güldüm. Arda biraz toparlandı, Kazakistan’a çalışmaya gitti. O dönemde ben de örnek bir eş ve hassas bir anneydim. Tüm hayallerim ailem içindi. Arda yurtdışından altı ay sonra döndü. Ev tadilatı yaptık, cihazlar aldık. Arda arabasını onardı. Yaşamak gerek; mutlu olmalı! Ama yok! Kocam yine içmeye başladı. Cehennem halkaları. Arda’yı arkadaşları eve taşır oldu. Kendisi gelemiyor, sürünerek ancak… Semtte sıkça eşimi aramaya çıkıyordum. Nerede bulsam, cep boşaltılmış, bankta sızmış, sürükleye sürükleye eve taşırdım. Her şey yaşandı… Ve bir gün, ben otobüs durağında mutsuz dururken, etraf kuş cıvıltılı, güneş dorukta, bahar neşesi. Birden kulağıma fısıltı: -Belki derdinize yardımcı olabilirim? Döndüm. Aman Allahım, ne yakışıklı, ne hoş kokulu adam! O gün 45 yaşındayım! Yoksa yeniden genç mi olacağım? Utandım, arı kız gibi. Neyse ki otobüs geldi, hemen bindim, kaçtım. Adam el salladı. O gün, bütün iş boyunca düşüncelerim hep onunla ilgiliydi. Birkaç hafta naz yaptım. Ama Egemen (adının Egemen olduğunu öğrendim), tank gibi savunmamı kırdı. Her sabah o durakta beni beklerdi. Geç kalmamaya çalışır, uzaktan onu gözetlerdim. Egemen, beni görünce gülümseyip havadan öpücük gönderirdi. Bir sabah kırmızı bir demet lale getirdi. Dedim ki: -Sabah işe çiçekle gidemem ki, herkes beni sorgular, suçsuz yere suçluluk yaşarım. Egemen güldü: -Valla böyle “korkunç” bir son düşünemedim. Laleleri durakta bizi izleyen bir nineye verdi. Nine gençleşti! “Aferin evladım! Sana ateşli bir sevgili diliyorum!” Sözleriyle kıpkırmızı oldum. Allah’tan genç bir sevgili dilemedi, yerin dibine girerdim! Egemen devam etti, bana döndü: -Nadire, hadi birlikte suçlu olalım! Pişman olmazsınız. Dürüst olayım, teklif cazipti, tam zamanında gelmişti. O sırada eşimle ilişkim yoktu zaten. Arda, yatağa devrilmiş, içkiden baygın. Egemen, sigara içmez, içki kullanmaz, eski sporcu (57 yaşındaydı), harika bir dinleyici; boşanmıştı. İçinde büyüleyici bir güç vardı! Başımı bu tutkuya kaptırdım. Üç yıl eve ve Egemen’e arasında gidip geldim. Ruhum karıştı. Durmak istedim ama gücüm yoktu. Gönül ister, beden yasak tanımaz. Egemen ruhumu ve bedenimi kaplamıştı! İnsanoğlu severse aklı gider! Egemen yanımdayken nefesim kesilirdi! Aklı başında değildim! Ama sevgi yoktu. Evde yorgun döndüğümde eşime sarılıp, o ne kadar sarhoş, ağır kokulu olsa da, bana daha yakın ve saf geliyordu! Kendi ekmeğim, başkasının pastasından tatlıydı! Anladım ki hayatın gerçeği bu. Tutku ise acı çekmek demek. Egemen’i çabucak unutmak, yaralarımı iyileştirmek; aileme dönmek istiyordum. Akıl başka, beden başka. Oğlum Egemen’i biliyordu. Bir gün restoranda sevgilisiyle bizi görmüştü. Egemen’le tanıştırdım. El sıkıştılar, selamlaştılar. Akşam yemekte Yiğit’e açıklama bekliyordu. Şaka yaptım, yeni bir projeden bahsetmeye çağırdı, dedim. “Hee… restoranda” diye anlamlıca başını salladı. Yiğit beni yargılamadı. Sadece babamdan ayrılma, dedi. Belki babası kendine gelir. Kendimi kaybolmuş koyun gibi hissediyordum. Boşanmış arkadaşım, sevgilileri boşver memnun ol tavsiyesini verirdi. Dinledim. O üçüncü eşiyle gayet deneyimliydi. Tekrar edeyim, tüm bunlar mantıklı düşüncelerdi. Bırakmak ise sinirimi aldı, asıl noktayı Egemen bana el kaldırınca koydum. Bitti. Arkadaşımın dediği gibi: -Deniz sakindir, sen kıyıdasın… Perde indi. Dünya renk kazandı! Üç yıl azap! Oh özgürüm! Beklediğim huzur! Egemen uzun süre peşimde koştu, her yerde bekledi, diz çöküp özürler dilemeye kalktı… Ama kararlıydım! Arkadaşım beni öpüyor, “Sen doğru olanı yaptın” yazılı bir kupa hediye etti. Arda, her şeyi biliyordu. Egemen ona da anlatmıştı. Egemen, beni evden ayıracağına inanıyordu. Arda dedi ki: -Sevgilinin söylediklerinde, sessizce ölmek istedim. Sonuçta, tüm suç benim! Eşimi kaçırdım, içkiye değiştim. Aptallık ettim! Sana ne diyebilirdim ki? …O günden beri on yıl geçti. Arda ile iki torunumuz var. Bir gün Arda ile yemek masasında kahve içerken, ben pencereden dışarı bakıyordum. Arda elimi tuttu: -Nadire, sağa sola bakma. Ben senin mutluluğunum! İnanıyor musun? -Elbette inanıyorum, biricik eşim…