EHLİYETSİZ ATA KURBAN EDİLECEK, AMA TERCİH EDİLMEMİŞ KIZA İNANILMAZ BİR ŞEY YAPTI…

Kırılgan bir at, kurban edilmek üzere, ama yalnız bir kız bir şey başardıHiç kimse ona yaklaşmadan yaralanmazdı. Çılgın, kudretli ve vahşi bir at, ölüme mahkumken, bir anda boş sokaklarda kaybolmuş, herkesin gözünden saklanan bir kız ortaya çıktı. Yaptığı şey köyün dilini susturdu ve bu hikâye bütün kaderleri sonsuza dek değiştirdi.

Buradan defol, genç kız! diye bağırdı kasap, pis bir bez attı; kız hemen kaçtı. Özlem, ellerinde bir kırıntı ekmekle koştu, arkasına bakmadı. Çıplak ayakları dar bir ara sokakta taşlara çarpıyor, yetişkinlerin kahkahaları duvarların ardında kayboluyordu.

Saat kaçtı, ne kadar zaman geçti bile bilmiyordu; tek bildiği bir şey vardı; aynı yerde uzun süre kalamazdı. Pazar yerinin ortasından geçti, çökek kulübelerin arkasındaki çalılıklara gizlendi. Kimsenin göremediği tahtadan bir çitleğin içinde bacaklarını göğsüne çekti.

Ekmeği sertti ama önemi yoktu, yavaşça çiğnedi, çitin diğer tarafındaki hareketleri izledi. Fırtına bir kez daha huzursuzdu. Kara at gür bir bağırışla topuklarını çökerten bir ses çıkarıp zemini çarpıyordu. Diğer atlardan daha büyük, daha karanlık, daha vahşiydi. Bir adam ona yaklaşmaya çalıştığında, hayvan dimdik durur, tehditkar bir hâle bürünürdü.

Geçen hafta birisi ona çarptı, kolunu kırdı. O zamandan beri kimse çiti çubuğa gereksinim duymadan giremezdi. Özlem her şeyi gördü. Gün be gün, kuru otların ve kırık tahtaların arasındaki gizli köşesinden hayvanın her hamlesini izledi.

Güçüne hayran kalıyordu, ama yalnızlık havası daha çok etkiliyordu. Öfke değildi içinde; belki korku ya da güvensizlikti, tıpkı onun kalkanı gibi. Bir kapı çarpması düşüncelerini bölmekteydi. Arkadan şefkettin, çiftliğin sahibi, ofisten çıktı.

Sağlam adımlarla yürüdü, iki işçi yanındaydı. Biri bir dosya taşırken, diğeri kalın bir ip taşıyordu. Artık risk alamayız, dedi şefkettin sesini yükseltmeden. Bu hayvan işe yaramaz, lanetli ya da çılgın. Pazartesi gününü kurban edeceğiz. Özlem midesinde bir düğüm hissetti.

Emin misiniz patron? diye bir işçi sordu. Ucuza satabiliriz. Belki birine lazım olur. Kim ister bir zaman bombası gibi bir atı? diye bağırdı şefkettin. Karar kesin. Adamlar gittiler. Özlem harekete geçmedi. Parmağını yırtık elbisesinin kumaşına sıkıştırdı.

Kurban kelimesi kulaklarında soğuk bir yankı gibi çınladı. Fırtına hala huzursuz, köpükle kaplı burnunu çığırıyor, gökyüzüne bakıyordu. Özlem ona uzun süre baktı, gözleri yanmaya başladı.

Düşünmeden ayağa kalktı, çalılıkların arasından süzülerek kayboldu. O gece çiftlik sessizdi, ışıklar söndü, işçiler ahırda horladı, rüzgar kurumuş çam ağaçlarının dallarını savuruyordu. Özlem her şey susana kadar bekledi. Sonra sokaktan atın bilinen boşluklarından birine sıçradı. Fener yoktu, ona ihtiyacı yoktu.

Ay ışığı yeterliydi. Fırtına onu hemen gördü, bağırdı. Güçlü bir adımla ilerledi. Üç metre önünde durdu, daha da yaklaşmadı. Sessiz oturdu, kaçmadı, elini uzatmadı, sadece başını eğip bekledi. At hırıltı çıkardı ama geri adım atmadı.

Nefesi hızlı, sinirli, sanki bu küçük varlığın alanını anlamıyordu. Özlem gözlerini yavaşça kaldırdı, bakışları buluştu. Dakikalar, belki saatler geçti. Sonra hayvan başını çevirip yere yattı, sırtını ona dönerek. Özlem gülmedi, ağlamadı, sadece derin bir nefes alarak orada kaldı.

Gün aydınlandığında yavaşça kalktı, girdiği yerden çıktı, çalılıkların arasından kayboldu. O gece bir şey değişmişti. Güneş dağların arkasından yeni doğarken çiti aydınlattı, Özlem artık orada değildi. Kimse yokluğunu fark etmedi. Kimse onun orada olduğunu bilmedi ama bir şey farklıydı.

Fırtına çitin bir köşesinde başı eğik, gözleri kısılmış oturuyordu. Önceki gibi hareket etmiyordu; horlamıyor, duvara tekme atmıyordu. Sabahın erken saatlerinde hayvanın agresif enerjisine alışkın işçiler, şaşkınlıkla izledi.

Ne oldu ona? diye sordu kasaba muhtarı Ramazan, sakalını kaşındı. Bilmiyorum, ama hoşuma gitmiyor, diye yanıtladı bir diğeri, bir çuval yulafı bir tekerleğe koyarken. Huzurlu, sanki hastalıklı. Şefkettin geniş kenarlı şapkasını takıp ağır adımlarla geldi, yüzü çirkin bir sabah gibi buruşuktu.

Onu görünce işçiler düzeldi, biri çitin kapısını açtı. Şefkettin atın yanına geldiğinde mırıldandı: İşte bu, patron, dedi Ramazan. Hareketsiz, ot yemedi. Şefkettin kaşları daha da çattı. Çiti dikkatle içine girdi, elleri ceplerinde, gözleri at üzerindeydi.

Bir adım attı. Fırtına başını kaldırdı, ama ayağa kalkmadı. Sadece ona baktı. Kulakları geride değildi. Kaslı bedenleri, eskiden gergin ip gibi, şimdi yumuşak bir dinlenişteydi. Belki de artık savaşmaktan sıkıldı, dedi bir işçi çitin yanından. Belki de anladı.

Şefkettin başını salladı. Bu tür atlar anlamaz, dedi. Sadece bir an bekler, öfkesi patlar. Eğildi, nemli bir toprak parçasını eline alıp parmakları arasından döktü. Kararımı verdim, diye ekledi, ayağa kalktı. Başka bir risk almayacağım. Bu at gitmeli.

İşçiler sessiz kaldı. Hep biliyorlardı, gitmek ne demekti. Veteriner çağır, diye emretti. Ben de orada olmak istiyorum, hata yapmayalım. Hızlı olsun. Ramazan sessizce onayladı, başka bir kelime söylemedi. O gün söylentiler çitin duvarları arasında kurak bir rüzgar gibi yayıldı.

Bazıları atın lanetli olduğunu, diğerleri şeytandan bir yavru olduğunu söylüyordu. Kimse bir bu kadar vahşi ve kontrol edilemez bir hayvan görmemişti. Onu prestijli bir yetiştiriciden, kağıtları, soyluluğu ve vaatleriyle getirmişlerdi. Ancak küçük yaşta itaatsizlik işaretleri göstermiş, sandalye, fren ve insan ellerini reddetmişti.

Kuzeyin en iyi binicileri gelip, aşağılanmış, yaralanmış, yenik çıkmıştı. Fakat o sabah sessiz oturmuştu. Tek kimse nedenini bilmiyordu; sadece çitin diğer tarafında, kurumuş otların arasında saklanan bir kız vardı, gözleri tozla kaplı, bakışları büyük, kimsenin göremediği bir şeyi görür gibiydi.

Özlem o gün ekmek yemedi, çöpten bir parça da aramadı, sadece köşesinde oturdu. Gece bir rüya değildi; onunla birlikteydi. Yakından gördü, ağır nefesini hissetti, hayvanın sıcaklığını, içinde tutulan gücü; bir an korku yoktu.

Fırtına onun gibi, kırık, yalnız, herkesin gözünde bir tehdit. Kimse ona yaklaşamazdı, ya hakim etmek ya da cezalandırmak isterdi; tıpkı onun da sadece bağırışlar ve itmelerle karşılandığı gibi. Bu yüzden onun göğsünde yatan yalnızlığı hissedebiliyordu. Bir portanın çarpması düşüncelerini bölmekteydi. Şefkettin, çiftliğin sahibi, ofisten çıktı.

Sağlam adımlarla yürüdü, iki işçi yanındaydı. Biri bir dosya taşırken, diğeri kalın bir ip taşıyordu. Artık risk alamayız, dedi şefkettin sesini yükseltmeden. Bu hayvan işe yaramaz, lanetli ya da çılgın. Pazartesi gününü kurban edeceğiz. Özlem midesinde bir düğüm hissetti.

Emin misiniz patron? diye bir işçi sordu. Ucuza satabiliriz. Belki birine lazım olur. Kim ister bir zaman bombası gibi bir atı? diye bağırdı şefkettin. Karar kesin. Adamlar gittiler. Özlem harekete geçmedi. Parmağını yırtık elbisesinin kumaşına sıkıştırdı.

Kurban kelimesi kulaklarında soğuk bir yankı gibi çınladı. Fırtına hala huzursuz, köpükle kaplı burnunu çığırıyor, gökyüzüne bakıyordu. Özlem ona uzun süre baktı, gözleri yanmaya başladı.

Düşünmeden ayağa kalktı, çalılıkların arasından süzülerek kayboldu. O gece çiftlik sessizdi, ışıklar söndü, işçiler ahırda horladı, rüzgar kurumuş çam ağaçlarının dallarını savuruyordu. Özlem her şey susana kadar bekledi. Sonra sokaktan atın bilinen boşluklarından birine sıçradı. Fener yoktu, ona ihtiyacı yoktu.

Ay ışığı yeterliydi. Fırtına onu hemen gördü, bağırdı. Güçlü bir adımla ilerledi. Üç metre önünde durdu, daha da yaklaşmadı. Sessiz oturdu, kaçmadı, elini uzatmadı, sadece başını eğip bekledi. At hırıltı çıkardı ama geri adım atmadı.

Nefesi hızlı, sinirli, sanki bu küçük varlığın alanını anlamıyordu. Özlem gözlerini yavaşça kaldırdı, bakışları buluştu. Dakikalar, belki saatler geçti. Sonra hayvan başını çevirip yere yattı, sırtını ona dönerek. Özlem gülmedi, ağlamadı, sadece derin bir nefes alarak orada kaldı.

Gün aydınlandığında yavaşça kalktı, girdiği yerden çıktı, çalılıkların arasından kayboldu. O gece bir şey değişmişti. Güneş dağların arkasından yeni doğarken çiti aydınlattı, Özlem artık orada değildi. Kimse yokluğunu fark etmedi. Kimse onun orada olduğunu bilmedi ama bir şey farklıydı.

Fırtına çitin bir köşesinde başı eğik, gözleri kısılmış oturuyordu. Önceki gibi hareket etmiyordu; horlamıyor, duvara tekme atmıyordu. Sabahın erken saatlerinde hayvanın agresif enerjisine alışkın işçiler, şaşkınlıkla izledi.

Ne oldu ona? diye sordu kasaba muhtarı Ramazan, sakalını kaşındı. Bilmiyorum, ama hoşuma gitmiyor, diye yanıtladı bir diğeri, bir çuval yulafı bir tekerleğe koyarken. Huzurlu, sanki hastalıklı. Şefkettin geniş kenarlı şapkasını takıp ağır adımlarla geldi, yüzü çirkin bir sabah gibi buruşuktu.

Onu görünce işçiler düzeldi, biri çitin kapısını açtı. Şefkettin atın yanına geldiğinde mırıldandı: İşte bu, patron, dedi Ramazan. Hareketsiz, ot yemedi. Şefkettin kaşları daha da çattı. Çiti dikkatle içine girdi, elleri ceplerinde, gözleri at üzerindeydi.

Bir adım attı. Fırtına başını kaldırdı, ama ayağa kalkmadı. Sadece ona baktı. Kulakları geride değildi. Kaslı bedenleri, eskiden gergin ip gibi, şimdi yumuşak bir dinlenişteydi. Belki de artık savaşmaktan sıkıldı, dedi bir işçi çitin yanından. Belki de anladı.

Şefkettin başını salladı. Bu tür atlar anlamaz, dedi. Sadece bir an bekler, öfkesi patlar. Eğildi, nemli bir toprak parçasını eline alıp parmakları arasından döktü. Kararımı verdim, diye ekledi, ayağa kalktı. Başka bir risk almayacağım. Bu at gitmeli.

İşçiler sessiz kaldı. Hep biliyorlardı, gitmek ne demekti. Veteriner çağır, diye emretti. Ben de orada olmak istiyorum, hata yapmayalım. Hızlı olsun. Ramazan sessizce onayladı, başka bir kelime söylemedi. O gün söylentiler çitin duvarları arasında kurak bir rüzgar gibi yayıldı.

Bazıları atın lanetli olduğunu, diğerleri şeytandan bir yavru olduğunu söylüyordu. Kimse bir bu kadar vahşi ve kontrol edilemez bir hayvan görmemişti. Onu prestijli bir yetiştiriciden, kağıtları, soyluluğu ve vaatleriyle getirmişlerdi. Ancak küçük yaşta itaatsizlik işaretleri göstermiş, sandalye, fren ve insan ellerini reddetmişti.

Kuzeyin en iyi binicileri gelip, aşağılanmış, yaralanmış, yenik çıkmıştı. Fakat o sabah sessiz oturmuştu. Tek kimse nedenini bilmiyordu; sadece çitin diğer tarafında, kurumuş otların arasında saklanan bir kız vardı, gözleri tozla kaplı, bakışları büyük, kimsenin göremediği bir şeyi görür gibiydi.

Özlem o gün ekmek yemedi, çöpten bir parça da aramadı, sadece köşesinde oturdu. Gece bir rüya değildi; onunla birlikteydi. Yakından gördü, ağır nefesini hissetti, hayvanın sıcaklığını, içinde tutulan gücü; bir an korku yoktu.

Fırtına onun gibi, kırık, yalnız, herkesin gözünde bir tehdit. Kimse ona yaklaşamazdı, ya hakim etmek ya da cezalandırmak isterdi; tıpkı onun da sadece bağırışlar ve itmelerle karşılandığı gibi. Bu yüzden onun göğsünde yatan yalnızlığı hissedebiliyordu. Bir portanın çarpması düşüncelerini bölmekteydi.

Kasabanın dışından bir araba toz bulutları içinde yolu kesti. Köydeki köVe öylece, Özlem ve Fırtına, sessiz bir anlaşmayla, hem kendilerine hem de köye yeni bir umut bıraktılar.

Rate article
Lifequest
EHLİYETSİZ ATA KURBAN EDİLECEK, AMA TERCİH EDİLMEMİŞ KIZA İNANILMAZ BİR ŞEY YAPTI…