25 Ağustos 2025
Bugün bir kez daha hatırladım, üç yaşındayken annemi kaybettiğim o dehşetli anı. Annem, çığlıklar içinde bir motorun önünden kaçarken beni iterek kendini feda etti; kızıl elbisesi alev alev yükselirken etrafı bir karanlık ve sessizlik sardı. Doktorlar elinden geleni yaptı ve gözlerimi açtığımda hâlâ o kâbusun gölgesini taşıyordum.
Kimse, annemi soracak olursa ne söyleyeceğimi merak ediyordu; o yüzden bir buçuk yıl boyunca suskun kaldım. Ta ki bir gece yarısı Anne! diye bağırana dek. O çığlıkla birlikte hafızam parçalanıp yeniden alevlendi; gözlerimde kızıl alevin dansı hâlâ yanıyordu. O sırada ben, Ankaranın eski bir yetimhane de evsiz bir çocuktum, neden buraya getirildiğimi anlamaya çalışıyordum. Pencerenin önünde büyük bir yol ve ana caddeyi izleyerek uzun uzun beklemeye alışmıştım.
Ne duruyorsun bu saatte hâlâ pencereye? dedi tembel bir bakıcı, elinde paslanmış bir süpürgeyle.
Annem gelene kadar bekleyeceğim, diye cevap verdim.
Ooo, boşuna bekliyorsun, diye homurdandı bakıcı Fatma. Gel, çay içelim.
Ben kabul ettim ama yine de pencereye dönüp yola bakmaya devam ettim; biri yaklaşınca titreriyordum.
Günler ayları, aylar yılları kovaladı, ben hâlâ aynı noktada duruyordum; gri bir gündüzün ortasında kızıl elbiseli annemin ellerini uzatıp Seni sonunda buldum, evlat! demesini bekliyordum. Fatma gözyaşları içinde beni izlerdi, diğer çocuklardan daha çok utanıyordu; ama çocuğa bir şey yapamazdı. Doktorlar, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları bana annemi beklememeyi, pencerede oturmanın yerine oyunlar oynamamı, arkadaş edinmemi tavsiye ederdi. Onları onaylasa da, her defasında pencereye geri döner, siluetimi camın ardında tekrar gözetlerdim. Fatma her vardiyasında pencerenin arkasındaki çocuğun siluetiyle karşılaşır, ona el sallar, sayısız kez veda ederdi.
Bir gün Fatma yorgun adımlarıyla evine dönerken, demiryolu üzerindeki köprüden geçerken genç bir kadın aşağı bakıyordu. Kadın bir anda bir hareket yaptı; ben o anı anladım ve ona yaklaştım. Saçma şey, ne diyorsun? diye seslendim. Ne dediniz?! diye bağırdı yabancı kadın, soluk gözleriyle bana baktı. Aptal diyorum! Kendini bu hayattan alıkoymak büyük bir günah! dedi, gözleri yanıyordu. Eğer dayanamazsam ne olur? diye bağırdı kadın. O zaman benim yanımda gel. Burada durmana gerek yok.
Ben sessizce yürüdüm, arkasından kadının ayak sesleri uzaklaştı. Adın ne, şapşal? diye sordu kadın. Gülbahar, dedim. Gülbahar Benim kızımın adı buydu. Beş yıl önce hastalıktan yaktı, yetim kaldım. Evli, çocuğum yok; ben de Fatmayım. Gel, evime bak, bir çay içelim, dertlerimizi paylaşalım. Gülbahar bana minnetle baktı ve Teşekkür ederim, teyze Fatma, dedi. Hayat kadınlar için zor, gözyaşları, acılar… Ama aşırıya kaçmak en kötüsü.
Gülbahar köyde doğmuş, yedi yaşına kadar keder bilmemiş bir kızdı. Babası ve annesi onu çok severdi; tek çocuktular. Babası bir gün aniden ayrıldı ve başka bir aile kurmuştu. Anne ise darbe alınca içkiye sığındı, öfkesini kızına yöneltti. Kadın, boşanmadığı eski eşine karşı intikam olarak dışarıdan erkekler getirmeye başladı, ev işleri bırakıldı, sorumluluklar genç kızın omuzlarına bindi. Annesinin içki dostları babasından kalan tek eşyaları da çaldı. Gülbahar komşulara bahçe temizliği, ev işleri yaparak geçimini sağlamaya çalıştı; annesine yiyecek verirdi ama hiçbir takdir almazdı. Babası yıllarca aramazdı, bir keresinde başka bir ülkede yaşadığı söylenirdi ve Gülbahar onu bir daha göremeyeceğini anladı.
İşte bir gece, annesinin sarhoş biri evine girdi; Gülbahar bir anlık fırsatla pencereden atladı, hayatını kurtardı. Şafak vaktine kadar yıkık bir kulübede oturdu, evin sessizleştiğini gördükten sonra evden gizlice çıktı, kimlik belgelerini, az bir parayı çantasına koydu ve bir daha geri dönmemek üzere köyden ayrıldı.
Akşamüstü babası İbrahim, kızını bulmak için şehre geldi; evin içinde bir yabancıyla karşılaştı ve gözyaşları içinde arabasında oturdu, kendini lanetledi ki bu kadar geç fark etmiş. İbrahim uzun yıllar kamyon şoförlüğü yapmış, bir seferinde zengin bir dul kadın Gülşah ile tanışmıştı. Gülşah, onun şirketine birkaç kez hizmet almış, sürekli onu çağırır, onu beğenmişti. Birkaç yıl içinde iki erkek çocuğu doğurdu, sonra Rusyadan ayrılacağını söyledi. Bizimle kalmak ister misin? Ya da evine dön, dedi Gülşah. İbrahim kararsız kaldı ama sonunda Gülşahı seçti; kızını bırakmak istemedi, iki aileyi birleştirmeyi istemedi. Gülbaharın annesi de kıskançlık ve içki bağımlılığı yüzünden ilişkiye son verdi.
Bir gün Gülbahar okuldayken, babası eve geldi ve karısının başka bir adamla olduğunu gördü; bu olayın ardından kız evde tek başına kalıp, içki içen annesini Baban bizimle kalmayacak, geri dönmeyecek, diye dinlemeye başladı. Gülbahar şehre göç etti, yalnız bir yaşlı kadın Zeynep ona küçük bir oda kiraladı, üç ay peşin ödedi. Süre bitince Zeynep ona bakıcı olmayı teklif etti, karşılığında ücretsiz konaklama sağladı. Beş yıl boyunca Gülbahar Zeynepe hizmet etti; son iki yılda Zeynep tamamen yatağa bağımlıydı. Zeynep vefat ettiğinde Gülbahar mirasçı oldu ve şehrin kenarında ufak bir daireye sahip oldu.
Daha sonra Gülbahar bankacı genç bir adam Yuri ile tanıştı. İki yıl süren mutlu bir evlilikten sonra Yuri Gülbaharı başka bir kadınla yakaladı; özür dilemedi, sevgilisini kovdu ve Gülbaharı şiddetle dövdü, hastaneye kaldırdı. Gülbahar hamile olduğunu söyleyemedi; beşiğindeki bebek hayatını kaybetti, doktorlar başka çocuk sahibi olamayacağını söyledi. Ev, araba, daire hepsini Yuri sattı, yeni bir arabaya sahip oldu. Gülbahar, hayatının bir kez daha parçalanacağını düşündü ama bir tren köprüsü kenarında yönsüz yürürken Fatmayla karşılaştı. Fatma, Hayatta kalmak zor, ama yaşamalısın, gençsin, her şey seninle. dedi.
Fatmanın evinde iki hafta kaldı, yeni bir umut buldu. Bölge görevlisi Grigoriy, mahalledeki insanları tanımak için ziyaret etti; Fatma yoktu, Gülbahara kimseyi bulacağını, babasını hatırlattı. Grigoriy sık sık gelerek Gülbahara dost oldu. Bir gün telefonla Seni uzun zamandır arayan bir şey var; baban İbrahim seni arıyor, seni bulmak istiyor, dedi. İbrahim, kızının bulunmasına sevindi, ona güzel bir daire aldı, banka hesabı açtı, prestijli bir işe yerleştirdi ve daha sık ziyaret etmeyi vaat etti.
Gülbahar, bir gün Fatmaya bir şeyler getirmek istedi; Fatma yüksek ateşle yatar, güçsüzdü. Bir şeyler oluyor, Gülbahar! dedi. Aman doktorları çağırdım, yakında gelecek. Gülbahar İnan bana, yine de bir şey yapacağız, dedi. Fatma, Orta yaşlı bakıcıyım, bir çocuğum var, Veysel. Beş yaşında. Onun evini bırakmak istiyorum, bir miras gibi bırakıyorum. dedi. O çocuk kim? diye sordu Gülbahar. Fatma: O tek başına pencerede iki yıldır annesini bekliyor; annesi kırmızı elbiseyle geri geleceğini söylüyor.
Ambulans Fatmayı hastaneye götürdü; uzun bir tedavi gördü, ardından bir sanatoryuma gönderildi. Gülbahar tüm masrafları karşıladı. Fatma döndüğünde pencere boştu; Veysel bir aileye evlat edinilmişti. Yetimhane çocukları, Veyselin annesinin geri döndüğünü söylüyordu. Bir sabah Veysel pencerede beklerken, kırmızı elbiseli bir kadın silueti belirdi; çocuğun kalbi çarparken Anne! diye bağırdı. Kadın el salladı, Anne! diye bağırdı Veysel, sevincinden gözleri doldu.
Ben de o an gözyaşları içinde, ince bedenini kucaklayarak, bir daha asla çocuğun acı çekmemesi için elimden geleni yapacağıma söz verdim. Zaman geçti, Gülbahar ve Grigoriy büyük bir evde Veyseli büyütüyor, okuluna hazırlıyor, bir kardeş bekliyorlardı. Fatma da onlara ev sahipliği yapıyor, minnettar kalplerle bir arada yaşıyorlardı. Bu huzurlu aile, birbirlerine her gün sevgiyle dokunan bir sevgiyle varlığını sürdürüyor.
Bugün bir kez daha anladım ki, kayıplar ve acılar bir insanı kırmaz; onları nasıl kucaklayıp, yeni bir yol çizersek, hayat yeniden doğar. Her ne kadar kader bizi zorlayıcı bir yolculuğa sürüklese de, merhamet ve sabırla inşa edilen bir aile en büyük öğretmendir. Bu deneyim bana şunu öğretti: Karanlıkta bir ışık yakmak, yalnızca kendi kalbimizi değil, çevremizdekilerin de yaralarını iyileştirir.




