Doğum günün kutlu olsun!!! Baba!
Yetmiş yaşına geldi; üç çocuğunu tek başına büyütmüş bir adam. Eşi otuz yıl önce vefat etmişti, o da bir daha evlenmemişti. Yeniden evlenmek isterken şans yanına gelmedi; yolları çetin, bir türlü bir eş bulamadı. Başka bahaneler de söylenebilir, ama boşuna. Çok şeyle uğraşacak vakti yoktu.
İki oğlu Ahmet ve Mehmet gençliğinde kavga ve kavgasız bir hayat sürdüler; okullarını sık sık değiştirdiler. Nihayet iyi bir fizik öğretmeni, Prof. Dr. Yılmaz, onların içinde parlayan bir yetenek gördü. Bu keşiften sonra kavga, tartışma ve sorunlar bir anda dindi.
Kızları Gökçe ise sosyal ilişkilerde zorluk çekiyordu. Okul psikoloğu onu bir psikiyatriste götürmeyi önerdi. Fakat o akşam okuluna yeni gelen edebiyat öğretmeni Ayşe, bir yazarlık atölyesi açtı. Gökçe kalemi eline alıp sabah akşam demeden yazmaya koyuldu; öyküleri önce okul gazetesinde, sonra şehirdeki edebiyat kulüplerinde yayımlandı.
Kısacası, Ahmet ve Mehmet bursla Boğaziçi Üniversitesi Fizik-Matematik Fakültesine, Gökçe ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesine kabul edildi. Baba, yalnız kaldı. Çevresi bir anda sessizliğe büründü; sesler bir kurt uluması gibi çalınan rüzgâr gibi.
Balık tutmaya, bahçe işlerine, domuz yetiştirmeye başladı. Evlerinin hemen yanındaki Sakarya Nehri kenarında büyük bir tarla vardı; burada iyi bir gelir elde etti. Fabrika mühendisinin maaşıyla kıyaslandığında, kendi kazancı oldukça iyiydi. Çocuklarına birer araba almayı, ucuz ama kullanılabilir birer araç temin etmeyi, harçlık ve kıyafet desteği vermeyi düşündü. Ancak bu, zamanını daha da azaltıyordu; bütün gün çiftliği ve ticaretiyle meşgulken, bir yandan da huzur buluyordu.
On yıl daha geçti, doğum günü yaklaşıyordu. Tek başına kutlamayı planladı. Ahmet ve Mehmet, savunma bakanlığı için gizli bir projede çalıştıkları için hafta sonları geri dönemiyorlardı. Gökçe ise yazarlar ve gazeteciler sempozyumlarına koşturuyordu. Onları rahatsız etmeye niyetli değildi.
Ben tek başıma kutlarım, diye düşündü. Geceyi çiftlikte bir fıçı viskiyle, eşimi anarak geçiririm.
Sabahın erken saatlerinde, domuzların bakımını yaparken, evin önündeki yıldızların hâlâ parladığı çimenli alana çıktı. Orada, garip bir şekil, uzun ve ince bir nesne, bir branda içinde duruyordu.
Bu da ne? diye bağırdı, şaşkınlıkla.
Aniden, birden ışıklar yanıp söndü! Projektörler alev gibi alana ışık tuttu. Ahmet ve Mehmet, eşleri ve torunları, diğer akrabalar ortaya çıktı. Gökçe, gözlük takmış uzun boylu bir adamla birlikte gelmişti. Herkes ellerinde balon tutuyor, bir pipetle ses çıkarıyor, bazıları da yüksek sesle bağıran hava sıkıştırıcılarla çığlık atıyordu.
Doğum günün kutlu olsun!!! Baba! diye haykırdılar, kollarını ona doğru uzatarak.
Gizli nesneye bakmayı unuttu; bir anda evinin kapısını kapatan karısı gibi bir şeyin içinde kalmıştı. İçeriye koşan eşleri, masaya oturup yemek hazırlamaya başladı.
Dur baba, dur, dedi Gökçe, Sana bir şey bağlayayım mı?
Tamam, diye kabul etti. Gökçe, başının arkasına sıkı bir bez sardı ve onu çevirerek götürdü.
Ne planladınız? diye sordu.
Sana bir hediye, dedi Ahmet.
Ucuz bir şey mi? diye endişeliydi baba.
Merak etme baba, sadece bir sembol. dedi Mehmet.
Gökçe, bandı çıkardı. Yüksek sesli müzik çaldı, davulun ritmi çaldı. Çocuklar üç taraftan sıraya girip, branda üzerini çektiler.
Altın ışıkta, projektörlerden yansıyan Anadol A1 arabası ortaya çıktı! Baba neredeyse bayıldı; yere düşmek üzereydi ama birileri onu tutup bir sandalyeye oturttu.
Aman Tanrım! diye bağırdı.
Sakin ol baba, diye su sıkarak Gökçeye fısıldadı. Sen bütün hayat bu arabayı hayal etmiştin.
Ama bu çok pahalı, dedi baba.
Para yok, ama sevgi var, dedi Ahmet.
Gökçe, Haydi otur, fotoğraf çekelim, dedi. Kapıyı açıp içine oturdu, fakat bir karton kutu duruyordu.
Bu ne? diye sordu.
Aç, bak, diye yanıtladı Gökçe.
Kutuyu açtığında, altından iki göz ona baktı. Küçük, tüylü bir yavru çıkıverdi.
Gerçek bir tay! diye bağırdı baba, Bizim eski kedimiz Bomba gibi bir şeydi, hatırlıyor musun?
Hatırlıyoruz baba, diye bağırdı Ahmet ve Mehmet.
Baba arabaya oturmadı; ikinci kata, odasına gitti. Orada eski eşi Eminenin fotoğrafını çıkardı, gözyaşları yanağına süzüldü.
Görüyor musun, Emine? diye sordu fotoğrafa, Başardım. Onları unutmuyorlar.
Çocuklar bir an bile yalnız bırakmadı; masa altındaki yemek masası hazırdı, kadehler yükseldi. Gökçe kulağına fısıldadı ki, hamileydi, dördüncü ayındaydı ve nişanlısı onunla kalacak. O da burada kalacak, yeni kitabını istediği yerde yazabilecek. Niğdeden gelmiş genç adam, yakında New Yorktaki ailesini ziyaret edecek, iki hafta içinde şehir kilisesinde evlenecekler.
Sana bir sakıncalı şey var mı baba? diye sordu Gökçe.
Bu bir rüya gibi, diye yanıtladı baba, başını öptü.
Akşam boyunca sohbet, içki, anı ve kahkahalarla geçti. Baba akşam, eşinin mezarına gidip uzun uzun konuştu, hayatına yeni bir anlam katıldı.
Ertesi sabah erken kalktı; domuzları besledi, bahçeyi kontrol etti, balık tutmaya gitti. Alt katta Gökçe ve nişanlısı uyuyordu. Çocuklar evden ayrıldı, sessizlik hâkim oldu. Mırmır, minik bir kedicik, babasının peşinden koştu, domuz yemi kutusuna düştü, balık tutma teknesindeki ağlara takıldı; sonra yemyi yemeye çalıştı. Baba gülerek, Gençliğim geri döndü, dedi ve kediyi sevdi.
Mırmır, onun eline tırmanıp minik dişleriyle tutundu.
Ah, seni yaramaz, diye kahkaha attı baba.
Bu hikâye bir ders; hâlâ anne babalarına gidebilecek olanlara: yarını beklemeyin, şimdi yolunuzu alın!




