Ben seni doğurdum!
Sen sadece bir fırtınasın! diye bağırdı Mehmet, sesi çatı koridorunda yankılandı. Benim boynuma takılısın, paramı harcıyorsun, bir tabağı bile yıkayamıyorsun!
Meral, kanat gibi çökerek kanepede oturdu, gözyaşlarını avuç içiyle silti. Rujları yanaklarından akıp gitti, yüzü bir maske gibi soldu.
Ben de yoruluyorum! Kadının ev işleri ne kadar zor biliyor musun?
Hangi ev işleri? Burada ev işleri nerede? diye bağırdı Mehmet, kirli tabağı yere attı. Kırıklar parke üzerinde bir yağmur gibi dağıldı. Her yer çöp, her yer dağınık! Ben fabrikada lanet gibi çalışıyorum, eve geliyorum, evde bir çamur çukuru!
On dört yaşındaki Elif, küçük odasının duvarına yaslanmış, nefesini tutuyordu. Bu tartışmalar neredeyse her akşam tekrarlanıyordu ama ona alışması imkânsızdı.
Beni hiç sevmiyorsun! Açıyı çıkarıyorsun! diye yükseldi annenin sesi çığa dönüştü. Asla sevmedim! Merhametle evlendim!
Tabii ki senin tembelliğinle sevmedim! Diğer eşler çalışıyor, çocuk yetiştiriyor, sen? Sabah akşam televizyon izliyorsun!
Elif kulaklarını elleriyle kapattı ama sözler hâlâ delip giriyordu, zihnine kirli izler bırakıyordu. O akşamları nefretle anıyordu. Annesinin umutsuz çığlıklarını, babasının öfkesini, kendini hiçbir şey değiştirememeyi.
Daha fazla dayanamayacağım! diye haykırdı Mehmet, ağır bir şey yere çarptı. Yeter artık! İkinizin de süt sağan bir inek olmaktan bıktım!
Elif, babasının yatak odasından çıktığını duydu. Bir dolap gıcırtısı Sonra uzun bir sessizlik, sadece annesinin inlemeleri. Elif kapıyı hafifçe araladı ve koridora göz attı.
Mehmet, yatak odasından eski bir spor çantasını sürükleyerek çıkıyordu, çanta içi dolu doluydu. Yüzü kızardı, yanaklarındaki damarlar şişmişti. Elifin yanından geçerken ona bir bakış bile atmadı.
Nereye gidiyorsun? diye bağırdı Selda, kanepeden fırlayarak yeni bir makyaj iziyle yüzüne bulaştırdı. Mehmet, dur!
Benden bıktım. Gidiyorum!
Bunu yapamazsın! Çocuğumuz var!
Elif seninle yaşayacak. Şimdi kendinle başa çık! Belki bir gün sen de işe başlarsın!
Mehmet kapıyı çınlatıp kapattı. Selda, koridorda yere yığıldı, çaresizliğin içinde çığlık attı. Elif ona koştu, yanına oturdu.
Anne, anne, sakin ol
Bizi terk etti! diye bağırdı Selda, kızının omzuna tutunarak göğsüne çarptı. Bizi nasıl terk eder? Eşi ve kızı nasıl bırakır?
Elif, annesinin karışık saçlarını okşadı, gözlerinden akan gözyaşlarını tutmaya çalıştı. Baba gitti, sadece bir anda alıp götüldü, onları bu boğu bozuk dairenin içinde yalnız bıraktı. Elif annesini sıkıca sarıldı, o an babasının bir canavar gibi göründüğünü düşündü.
Yıllar Elifin hayal edebileceğinden daha hızlı geçti. On beş, on altı, on yedi, on sekiz Her yıl, çocukluk bilgisizliğinin perde arkasını daha net gördü.
Anne hiç çalışmadı. Sabahı geç uyuyup çay demledi, televizyonun karşısına oturdu ve akşam saatlerine kadar orada kaldı. Elif okuldan gelince ev dağınık, bulaşıklar dağ gibi, mobilyalar tozlu, çamaşırlar yıkanmamıştı.
Anne, neden bulaşıkları yıkamıyorsun?
Yorgunum, başım ağrıyor.
Gün boyu evde oturuyorsun!
Bana daha çok söyleyecek bir şey var mı? diye Selda dudaklarını büzdü, çocuğa benzer bir huysuzlukla. Ben senin annenim!
Elif sessiz kalmayı öğrendi. Okuldan gelince hemen ev işleriyle meşgul oldu: akşam yemeği hazırladı, süpürdü, çamaşır yıkadı. Hafta sonları metroda el ilanı dağıttı, üç yüz lira alıyordu bir vardiya için. Sonra bir kafede garsonluk buldu, akşamları ve hafta sonları çalıştı.
Para yiyecek, fatura ve zorunlu harcamalar için gitti. Anne ise bir başka paketi eline alıp tutarken, tutacağı miktar yeterli gelmezse kaşlarını çattı.
Daha çok para kazanmalısın, Elif. Yeterli paramız yok.
Anne, hâlâ okula gidiyorum. Haftada on beş saat çalışıyorum.
Ne? Ben senin yaşındayken evlenmiştim.
Elif diliyle kanama kadar acı çekti. Evet, evlenmişti. Bir adamla, kendini geçim sağlarken bir koltukta uzanıyordu.
Okuldan sonra Elif uzaktan eğitimle bir üniversiteye kaydoldu; yüz yüze eğitim maddi açıdan çok zor olurdu. Daha çok çalışmak zorunda kaldı. Restorana daha iyi bahşişli bir yerde çalıştı. Bacakları yorgunluktan titriyor, sırtı ağrıyordu ama yürümeye devam etti. Ne yapabilirdi?
Akşam ne pişireceksin? dedi Selda, bir dizinin başından ayrılmadan. Makarnandan bıktım.
Anne, yarım saat içinde işe gideceğim.
Yeter, ben bütün gün burada tek başıma oturuyorum. Biraz güzel bir yemek yap beni mutlu et.
Elif sabah altıda çorba kaynattı, tencereyi ocağa bıraktı. Anne öğleye yaklaştığında çorbayı ısıtıp yine televizyonda oturdu, tabağını yıkamadan.
Bir gün işyerinde restoran yöneticisi Olcay ile konuştu.
Bak, annen temizlikçi olmak ister mi? diye sordu Olcay. Bizde bir yer açıldı, iyi maaş, esnek saat.
Elif sevinçten havaya zıpladı.
Ciddi misin? Harika olur!
Telefon numarasını ver, ararım.
Eve döndüğünde Elif bu fırsatı sakince anlattı. Selda suratını buruşturup, kızının getirdiği haberi çürük bir ekmek gibi gördü.
Temizlikçi mi? Ciddi misin?
Anne, normal bir iş. İyi maaş, esnek saat.
Ben temizlik yapmam!
Ama geçimimizi sağlamıyoruz! Biraz sen de yardımcı olsan…
Evde yoruluyorum! Selda sesi tizleşti. Yatakta bile kalkamıyorum! Kanım yüksek!
Kanın yükselir çünkü hareket etmiyorsun!
Bana nasıl konuşuyorsun? Seni ben doğurdum, ama sen!
Elif yumruklarını sıktı, tırnakları avuçlarına gömüldü. Seni doğurdum artık her şeyin bahanası mıydı?
Olcay sonunda Seldayı ikna etti, en azından bir gün işe götürdü. Selda işe gitmiş, yüzünde ekşi bir ifade, görevlerden şikayet ederek döndü.
Orası bir kabus! Her yer çamur! Hepsini temizlememi istiyorlar!
Anne, temizlikçisin, bu işin anlamı bu.
Zor! Sırtım ağrıyor, ayaklarım şişiyor.
Sekizinci gün Selda işe gitmedi, alarmı kapattı ve öğleye kadar uyudu. Olcay özür diledi, Seldayı işten çıkardınız dedi.
Lera, üzgünüm. Sanırım denedim ama…
Sorun değil, denediğin için teşekkür ederim.
İkinci kez Elif, annesine bir sebze satıcısı dükkanında satıcı olma şansı buldu. Müdürün tanıdığı bir kişi, yedek eleman arıyordu. Selda kabul etti, ama üç gün içinde soğuk, müşteriler kötü, maaş düşük diye şikayet edip ayrıldı.
Anne, birinci maaşını bile alamadın!
Yapamıyorum! Yapamıyorum! Anlamıyorsun ne kadar zor! Kanım gerçekten yüksek!
Elif bir anda öfkeyle balkona çıktı, yirmi dakika boyunca soğuk havayı içine çekti.
Anlamıyor musun? Günlük on iki saat çalışıyor, okula gidiyor, evin bütün sorumluluğunu taşıyor. Anlamıyor mu?
Evdeki tartışmalar durmadı. Selda daha çok para, daha iyi yemek, yeni kıyafet istiyordu. Elif fiziksel olarak daha fazla kazanamayacağını anlatmaya çalıştı.
O zaman başka bir iş bul!
Anne, okulum var! Beş saat uyuyorum!
Ben de gençliğimde uykusuzdum.
Sen evlenip oturduğun yerden kalkamıyorsun!
Nasıl cesaret edersin?
Selda tabakları, fincanları, uzaktan kumandayı eline alarak Elife atıyordu. Elif kaçıyor, içindeki boş duyarsızlık büyüyordu. Yirmi yaşındaydı, sadece yirmi. Fakat bir yük binicisi gibi eziliyordu.
Bir akşam, ağır bir vardiyadan döndüğünde, Selda mutfakta boş market poşetleri arasında bir pasta buldu.
Pasta mı aldın? diye baktı Elif, büyük kremalı pastaya.
Evet, tatlı istedim.
Bin beş yüz lira mı? Anne, bu parayla bir hafta geçirebilirdik!
Para benim! Sen bana verdin!
Ben yiyecek için kullandım! Et, bulgur!
Bağırma! Selda çenesini kaldırdı. Ben senin şikayetlerinden bıktım! Daha çok çalış, yetmezse bana sor!
Elif bir an dondurdu, kulakları çınladı.
Yeter, dişlerini sıkıp sözcükleri çıkardı.
Ne? Selda sert bir bakışla ona baktı.
Sana bir kuruş daha vermeyeceğim. Benim param, tren bileti, üniversite için…
Kendin için! Bencil! Seni büyüttüm, fedakarlık ettim, sen?
Sen fedakarlık etmedin! Elif bağırdı. Sen sadece uzanıyordun! Baba çalışıyordu! O gittiğinde uzanıyordun! Ve hâlâ uzanmaya devam ediyorsun, ben çalışıyorum!
Elif odasına koştu, kapıyı çarparak kapattı. Titreyen elleriyle telefonu açtı, diğer şehirlerdeki iş ilanlarını taradı. Sayılara, adreslere, şartlara baktı ve bir anda anladı: Kaçabilir. Sadece kaçıp gidebilir.
İki hafta bir sis gibi geçti. Elif belgeleri topladı, kiralık ev aradı, komşu bir bölgenin çağrı merkezinde uzaktan çalışma buldu. Anne, bir dizi izlerken ve hayat şikayetleriyle meşgulken hiçbir şey fark etmedi.
Son gece, Elif neredeyse uyuyamadı. Çantasına en gerekli şeyleri koydu: kıyafet, belgeler, laptop. Mutfak masasına bir not bıraktı: Babamın neden gittiğini anladım. Senin yüzünden. Şimdi sıra bende.
Anne hâlâ uyuyordu, Elif sessizce dairenin kapısını kapattı ve otobüs terminaline yöneldi. Kendini bir yandan hain, diğer yandan özgür bir mahkum gibi hissetti.
İlk arama üç saat sonra çaldı.
Neredesin? diye titrek bir sesle Selda sordu. Nereye kayboldun?
Gittim, anne.
Nasıl gittin? Nereye?
Başka bir şehire. Yeni bir hayat kurmak istiyorum.
Hakların yok! diye bağırdı Selda, Elif telefonunu kulağından çekti. Ben senin annenim! Bana bakmak zorundasın!
Hayır, zorunlu değil.
Hemen geri dön! Beni terk edemezsin!
Geri dönebilir miyim?
Sen baban gibi, bencil!
Elif telefonu kapattı, numarayı engelledi, kulaklıkları takıp yüksek bir müzik açtı; içindeki sesleri boğmak için.
Yeni şehir yağmur ve soğuk rüzgarla karşıladı. Öğrenci yurdunda küçük bir oda: bir yatak, bir masa, bir dolap. Ama bu onun alanıydı.
Elif yatağa uzandı. Geçmişte, dört yaşındayken kaçan baba, ve onu bir süt sağan inek gibi gören anne…
Onları affedebilecek miydi? Babasını, onu terk eden, eşine bakmadığı için affedemezdi. Annesini ise yıllarca çocuğunu geçim kaynağı gibi kullandığı için affedemezdi.
Ailesi artık yoktu; ama bir şey vardı: Kendi istediği gibi yaşama hakkı. Kendine harcadığı her kuruş için suçlu hissetmeme hakkı.
Elif ıslak yanaklarını sildi, laptopunu açtı. Yarın yeni bir hayat başlıyordu. Zor, korkutucu ve belirsiz ama özgür bir hayat.




